12 Yıl Önce.
Orman, o gece devasa bir ağız gibi açılmış, ağaçlarını adeta bilerek sivrileştirdiği dişleriymiş gibi sergiliyordu, küçük Maria'yı yutmaya hazırlanıyordu. Beş yaşındaki bir çocuğun ciğerlerini yakan, minik bedeninin tir tir titremesine sebep olan o dondurucu hava, her nefeste boğazına cam kırıkları dolduruyor gibiydi. Maria'nın çıplak ayakları karların üzerinde minik kızıl izler bırakıyordu, kendi kanı, gökyüzündeki bembeyaz ay ile yarışıyordu. "Baba?" diye fısıldadı Maria. Sesi, rüzgarın uğultusunda kaybolup gitti. Arkasından gelen o metalik çınlamalar duyuluyordu, malikaneden kaçtığını gören muhafızlar hala peşindeydi, sesler çok uzaktan da gelse Maria onları çok net duyuyordu. Dizleri titredi ve Maria bir çam ağacının dibine, karların içine yığıldı, kendisine büyük gelen siyah bir cübbe vardı üzerinde, muhtemelen Marcus'a aitti bu cübbe. Bembeyaz karların üzerinde titreyen minik bir gölge gibi görünüyordu küçük kız. Tam o anda, çalıların arasından devasa bir karaltı süzüldü, Maria hayal meyal derin sert bir hırlama duydu, başını çevirdiğinde onu gördü. Gümüş tüyleri ay ışığında parlayan, gözleri birer kehribar gibi yanan o dev kurt.. Scropius. Maria korkmadı, belki korkmaya hali kalmamıştı, belki de sadece bir saat önce gördüklerinden sonra bu büyük kurt onu korkutmaya yetmiyordu. Ölümün soğuk nefesini ensesinde hisseden bir çocuk için, bu kurdun sıcak soluğu bir sığınaktı. Scropius, küçük kızın önünde durdu, kehribar gözlerinde bir an için bir umut parıltısı belirdi ancak küçük kızı kokladığında o umut ışığı anında söndü, uzun uzun kıza baktı. Onu parçalamak yerine, burnunu Maria'nın buz tutmuş yanağına hafifçe değdirdi. "Ağlama küçüğüm," dedi Scropius'un sesi, Maria'nın zihninde yankılanarak. Bir insanın sesiydi bu, ama içinde, rüzgarın, toprağın ve kadim bir acının kırıntıları vardı. "Senin karanlığın, onların aydınlığından daha saf." Maria, titreyen ellerini kurdun yumuşak tüylerine gömdü ve ona zihnindeki o en karanlık anıyı gösterdi, bunu neden yaptı? bilmiyordu. Scropius, Maria'nın zihnindeki o korkunç görüntüyü, büyücülük dünyasının en korkulan adamının aynı zamanda bu dünyanın kahramanının Maria'nın ise babası olan Marcus'un yere düşüşünü, katilin o soğuk bakışını gördü. Pençesini Maria'nın kalbinin üzerine koydu. "Bu anı seni yiyip bitirmesin diye onu saklayacağım kuzucuk," diye fısıldadı kurt. "Vakti geldiğinde, kendi gerçeğini kendi ellerinle bulacaksın. O zamana kadar... sadece sessiz kal." Maria o gece o kurdun kucağında uyuyakaldı, zihnindeki o büyük yangın yerini derin, karanlık bir boşluğa bırakmıştı. Hatırlayamadığı bir ihanetin ağırlığıyla uyanmıştı ertesi sabah.
Günümüz.
Havada asılı kalan o ağır, nemli büyü kokusu, Maria'nın genzini yakıyordu. Tommy'nin o kadifemsi sesi kulaklarında yankılanmaya devam ederken, Maria bakışlarını Andy'nin üzerinden çekip bu yabancı çocuğa dikti. Tommy, bir heykel kadar kusursuz görünüyordu, her hareketi hesaplı, her gülüşü bir kelimeydi. "Biz mi?" diye sordu Maria, sesi bir kış rüzgarı kadar keskin ve duygusuzdu. "Kim bu 'biz' ve beni neden bekliyordunuz?" Tommy, Maria'nın bu buz gibi tavrına karşılık sadece hafifçe eğildi. "Bu okulun duvarlarının kulakları vardır, Maria Starfire. Marcus'un çocuklarının bir gün evine döneceğini hepimiz biliyorduk. Sadece... Senin bu kadar 'yoğun' bir enerji ile geleceğini tahmin etmemiştik." Bu sırada yan masada oturan Alexander, elindeki gümüş kadehi yavaşça masaya bıraktı. Mavi gözleri, Maria'nın kızıl saçlarında takılı kalmıştı. Andy'ye, abisinin kızına o kadar çok benziyordu ve aynı zamanda ondan o kadar farklıydı ki, bir an nefesinin kesildiğini hissetti. Andy'nin aydınlığına alışkın olan ruhu, Maria'nın etrafındaki o görünmez siyah pusla temas edince irkildi. Evet doğru, Alexander, Andy'nin amcasıydı, bir Noir olarak karanlığı tanırdı ama Maria'nınki farklıydı. Bu güç sadece karanlık değil, aynı zamanda büyük bir acıyla yoğrulmuştu. Alexander bu acıyı öğrenmek istermişçesine Mariaçnın gözlerine baktı, ama o toraklarda gördüğü tek şey boşluktu, ve neden olduğunu kimse bilmiyor olsa da, Alexander o boşluğu çok fazla merak etmişti. Öğretmenlerin oturduğu o yüksek kürsüden yaşlı, ak düşmüş olan sakalları epeyce uzamış bir adam ayağa kalktı. Bay Barnes. Gözleri, Maria'ya bakarken hem hayranlık hem de derin bir keder barındırıyordu. "Sessizlik!" diye gürledi Barnes. Sesi salonun tavanındaki camları titretti. "Yeni gelen öğrencilerimiz için bina seçimi vakti geldi. Starfire kardeşler... öne çıkın." Lisa ve Louis, Maria'nın birkaç adım gerisinde, sanki onunla aynı havayı solumaktan utanıyormuş gibi duruyorlardı. Lisa'nın elleri titriyordu, o her zaman sevilmek, bu kalabalığa ait olmak istemişti, ama nihayetinde babasının kötü geçmişi her zaman bu isteğini gölgede bırakmıştı. Louis ise çenesini sıkmış, elini belindeki asasına götürmüştü. Kürsünün önünde, içi gümüş suyuyla dolu kadim bir kap duruyordu, üç çocuk da kapın üzerindeki yazıya baktı, üçünün yüzünde de ayrı ifadeler belirdi. Lisa kapın üzerindeki Marcus Starfire yazısını okurken yüzünü ekşitti, sanki öz babasının değil de bir katilin adını okuyordu, doğru ya, büyücülük dünyasının tamamında olduğu gibi Lisa için de bu ikisi aynı kişiydi. Louis yazıyı gördüğünde yüzünde bariz bir nefret belirdi, eline fırsat geçse babasını mezarından çıkarır tekrar öldürürdü. Maria'nın ise yazıyı okuduğu anda gözlerinde bir hayranlık parıltısı yandı kısa ve kimsenin görmediği ama gerçek bir hayranlıktı bu. Bu, babasının icat ettiği o meşhur ritüeldi. Kanın hakikati. "Önce sen Lisa," dedi Barnes. Lisa titreyen parmaklarıyla bıçağı aldı. Ufak bir kesik attı narin avucuna ve kanı suya damladı. Su bir anda köpürdü, döndü ve berrak bir gökyüzü mavisine dönüştü. Hope binası. Zihin ve ruhun yuvası. Lisa, derin bir nefes alarak mavi cübbe giyen öğrencilerin arasına karışmak için koştu, oradaki öğrencilerin alkışları arasında kaybolurken Maria'ya dönüp bakmadı bile. Ardından Louis geçti. Onun kanı suyu zümrüt yeşiline boyadı. Roy binası. Doğa ve güç. Louis de gururla yeşil cübbe giyen öğrencilerin yanına ilerledi, artık kız kardeşi Maria ile arasında koca bir salon dolusu yabancı vardı. "Ve son olarak.. Maria Starfire." Salonda ölümcül bir sessizlik oldu. Andy, oturduğu yerden öne doğru eğilmiş, sanki kendi parçasını izliyormuş gibi pür dikkat Maria'yı süzüyordu. Maria ağır adımlarla kaba yaklaştı. Bıçağı eline aldığında, parmakları metali eski bir dost gibi kavradı. O, acı ile çok uzun zamandır dosttu. Bıçağı avucunun içine derinlemesine bastırdı. Acı, Maria'nın damarlarında bir şimşek gibi çaktı ama yüzünde tek bir kas bile oynamadı. Koyu, neredeyse siyaha çalan kırmızı kanı gümüş suya damladığı an, salonun tüm ışıkları söndü, o koca salon sadece kaptaki gümüş duyun cılız ışığına muhtaç kaldı. Kaptaki gümüş su, bir girdap gibi dönmeye başladı. Su mavileşmedi, yeşile dönmedi. Kapkara, zift gibi bir renge büründü ve salonu tamamen karanlığa gömdü. Barnes birkaç dakika sonra ancak mumların hepsini tekrar yakabildi, suyun içinden yükselen o siyah buhar, Maria'nın etrafını bir koza gibi sardı. "Karanlık" diye fısıldadı Barnes, sesi hayretle. "Babasının binası." Öğrenciler arasında bir dehşet dalgası yayıldı. Fısıldaşmalar birer çığlığa dönüştü, "onun gibi!" dedi bir kız, "katilin kızı, gerçekten de bir canavar!" dedi küçük bir oğlan "ona dokunmayın, kanı bile kara!" diye bağırdı daha büyük bir oğlan. Maria kanayan elini sıktı. Kanı parmaklarının arasından süzülüp yere damlarken, toprak gözleri andy'nin yüzündeki dehşeti gördü ama daha derinde.. sanki merak vardı hatta dahada ilginci anlayış vardı. Andy, Maria'nın karanlığından ürkmüştü evet ama neden bu kadar karanlığa çekildiğini anlıyordu kendisi de bir katilin kızıydı sonuçta. Maria tam arkasını dönüp en kuytu köşedeki masaya doğru yürüyecekken, bir ses yeni oluşan sessizliği bıçak gibi kesti. "Boş versene!" dedi Liam, neşeli ve kafa tutan bir tonda. "Siyah her zaman en asil renktir." Maria duraksadı. Başını yana çevirdiğinde salonun en ücra köşesinde, herkesin uzak durduğu o masadaki iki çocuğu gördü. Liam, elindeki çatalı havada sallayarak ona gülümsüyordu siyah dalgalı saçları ve kahverengi gözleri nedense insana huzur veriyordu. Yanındaki Lucas ise Maria'ya, sanki onun ruhunun içindeki o kilitli depoyu görüyormuş gibi, derin bir anlayışla bakıyordu, sarı dalgalı saçları ve mavi gözleri ile sığınılacak bir liman gibi hissettiriyordu. Maria, kendisine nefretle bakan kardeşlerinin ve korkuyla bakan Andy'nin önlerinden geçip, o iki yabancının yanına doğru yürüdü. Evet, Andy'nin bakışlarında daha alt tonda anlayış olması önemli değildi, sonuçta korkmuştu. O an Maria'nın zihninde bir kut uluması daha yankılandı. Scropius. Ormandaki o kurdun sesi Maria'nın kulaklarına şu cümleyi fısıldadı, "Kuzular, sadece kendi türünden olanların yanında susar. Ama kurtlar, her daim susarlar ta ki konuşma sırası onlara gelene kadar, Maria. Yanlış yerdesin ama doğru insanlar ile birliktesin."