İçeriğe geç

VÂRİSLER

Bölüm 1 · 4 dk okuma

VÂRİSLER

Bölüm 1

1. Bölüm

Gökyüzü, o gece bir celladın pelerini kadar ağır ve kızıldı. Yıldızlar sanki yaşanacak dehşetten korkup bulutların arkasına saklanmış, yerini uğursuz kırmızı bir parıltıyla bırakmıştı. Kanlı Ay, tam tepede, bir yara gibi tütüyordu, kalplere hem korku hem huzur veren kırmızı kollarını yeryüzüne uzatıyordu. Lanetli bir kehanetin fısıltıları rüzgar ile birlikte büyücülük dünyasının en ücra köşelerine kadar ulaşırken, dünya iki kız çocuğunun çığlıkları ile sarsıldı. Aynı an, aynı saniye, iki farklı ev, iki farklı kader. Maria Starfire dünyaya toprak gözlerini açtığında, babası Marcus'un damarlarında akan o dizginlenemez karanlık, o kontrolsüz toprak ve o azgın alevler, küçük kızın elleri aracılığı ile kaderini mühürledi. Maria, babasının çocukluğundan beri üzerinde bir lanet gibi taşıdığı, diğer bütün büyücülerin imrenerek baktığı o asaya ihtiyaç duymayan vahşi gücünü miras almıştı. Ancak o an, hiç kimse bu gücün bir lütuf mu yoksa bir ölüm fermanı mı olduğunu bilemiyordu. Maria'nın doğumuyla eş zamanlı olarak, aynı anda, aynı saniyede, fersahlarca uzakta bir başka bebeğin nefesi Maria'nın nefesine karıştı, Andromeda, aydınlığın en saf haliyle toprak gözlerini dünyaya açtı. Damarlarında o huzurlu ışık, o dingin su ve o rahatlatıcı rüzgarı hissede biliyordu. Kanlı ay, bu iki ruhu birbirine görünmez ama kopması imkansız bir zincir ile bağlamıştı. Maria karanlığın içindeki o tek şifa ışığını, Andy ise ışığın içindeki tek yara açma lekesini ruhunda taşıyordu.

***

Zaman, Maria için akıp giden bir nehirden ziyade, günden güne içinde boğulduğu durgun ve kirli bir keder denizi gibiydi. Kanlı Ay'ın o kırmızı pususundan geriye, hatırlayamadığı yıllar ve sol göğsünde hiç dolmayan bir boşluk kalmıştı. On yedi yaşına bastığında, Maria artık bir çocuk değil, sessizliği kamuflaj, bakışları ise kendi dili olarak kullanan genç bir kadındı. Okulun devasa taş kapıları önünde durduğunda, rüzgar kızıl saçlarını yüzüne bir kırbaç misali çarpıyordu. Arkasında birbirinin koluna girmiş olan ikiz kardeşi Lisa ve abisi Louis'in fısıltılarını duyabiliyordu. Onlar için Maria, babalarının o 'katil' mirasını taşıyan, günü geldiğinde Marcus'un kaldığı yerden devam edecek olan ve içten içe nefret ettikleri o yabancıydı. Maria ise sadece o kocaman taş kapıya bakıyordu. Babası Marcus'un henüz on sekiz yaşında tırnakları ile kazıyarak inşa ettiği bu kale, bu okul, bunca uğraştan sonra şimdi onun son sığınağı olacaktı. "neden buradayız? " diye homurdandı Louis, sesindeki tiksintiyi gizleme gereği bile duymadan. "Onun yüzünden diğer bütün okullardan kovulduk. Şimdi de mezun olmak için o katilin kirlettiği bu yere mi sığınıyoruz? " Maria cevap vermedi. Dudakları mühürlüydü. Cebindeki o tek hatırayı, babasının baykuş madalyonunu sıktı. Madalyonun metali avucunu yakmaya başlamıştı. Öte yandan okulda sanki taşlar nefes alıyor, kale kalbi hasretle dolu bir baba gibi Maria'nın kendisine doğru bir adım atmasını bekliyordu. Maria derin bir nefes aldı abisini ve ikizini geride bırakarak kaleye girdi, her adımında zemin adeta altından kayıyordu. Büyük ahşap bir kapı çıktı önlerine, sarmaşık işlemeleri eskimiş ama hala göze geliyordu. Maria kapıyı itti ve kocaman bir salona girdi, burada binlerce öğrenci vardı sınıflar farlı köşelerde uzun masalarda oturuyordu. İçerideki uğultu bir anda bıçakla kesilmiş gibi dindi. Binlerce öğrencinin bakışları, kapıda duran bu birbirine çok benzeyen ama bir o kadar da yabancı duran üçlü'ye kilitlendi. Ama Maria kimseye bakmıyordu. O, salonun tam ortasında, elinde parlayan bir kristal küre tutan, yüzünde donuklaşmış ama hala var olan bir gülümseme ile kendisine bakan o kıza kilitlenmişti. Andromeda. Andy'nin sıcak gülümsemesi karşısındaki kızı görünce donuklaştı. Sanki görünmez bir tel iki kızın da sol göğsüne dokunmuştu, iki kız da doğdukları andan beri hissettikleri o acı boşluğun yok oluşunu hissettiklerinde zaman durdu. Maria karşısında kendisine tıpa tıp benzeyen birini görmenin şoku hiç yokmuş gibi mimiksiz bir ifade ile o kıza bakarken, Andy'nin yüzündeki o donuk gülümseme yerini tam anlamıyla şoka bıraktı. Onla birbirine bakarken, salonun üzerindeki cam tavan titredi, ve çok uzaklardan bir kurt uluması duyuldu. Maria'nın cebindeki madalyon Andy'nin elindeki kristal küre ile aynı ritimde parlamaya başladı, ne yazık, bunu fark eden tek kişi Maria oldu. Aynı yüz, aynı kızıl saçlar, aynı porselen ten. Ama Maria'nın gözleri fırtınalı bir dağın tepesindeki bir mezarın üzerine atılmış bir avuç toprağı andırıyordu, Kasırgalı ve karanlık. Andy'ninkiler ise güzel bir yaz sabahında güneşe bakmak için açmış bir ay çiçeğinin köklerini saldığı o toprağa benziyordu, Dingin ve ışık dolu. "Sen..." diye fısıldadı Andy, sesi o kalabalık solunu delip geçti. "Sen kimsin? " Maria hayatı boyunca hissettiği o yarım kalmışlık duygusunun nedenini o an anladı. Karşısındaki kız, onun çalınmış aydınlığıydı. Andy ise Maria'nın gözlerine baktığında hiç bilmediği bir acının soğukluğunu hissetti, Yalnızlık. O anda, koridorun gölgeleri arasından bir ses. Genç, yakışıklı ve her hareketiyle güven telkin eden bir çocuk, haline bakılırsa her şeyi çok araştırdığı belli, çocuk öne çıktı. Tommy. "Görünüşe göre," dedi Tommy, yüzünde hem gerçek hem de sahte görünen bir nezaket ile, "kehanetin diğer yarısı nihayet evine döndü. Hoş geldin Maria Starfire. Biz de tam seni bekliyorduk." Maria, Tommy'nin gözlerindeki merakı ve heyecanı çok net görüyordu ama bütün bu duyguların altında bir anlık, sadece bir anlık bir hesapçılık fark etti, babasının yıllar önce zihnine kazıdığı o cümleyi hatırladı. "Işığın olduğu her yerde, bir gölge pusuda bekler."

Bölüm sonu

1 yorum

  • Selamm karsilikli hiakyelerimize bakalimmi bir de istersen takiplesede bilirizz

    1Yanıt