14 Yıl önce
Marcus Starfire isminin hala büyücülük dünyasının kahramanı olarak anıldığı günlerdi, Marcus üç yaşındaki ikiz kızları ve beş yaşındaki oğluna sevgi dolu bir baba olmaya çalışıyordu, ne yazık ki Marcus tepkisizliğe alışmış bir büyücüydü. Tepkilerin en büyük zaaf olduğuna inanıyordu, ve onun konumunda zaafa yada hataya yer yoktu. Lisa korkuyordu babasından, kimse onu suçlayamaz elbet sonuçta o daha üç yaşında bir çocuktu Marcus'un her zaman mimiksiz olan yüzü, tek ton olan sesi korkuturdu minik kızı, "sarı çiçeğim" derdi Marcus Lisa'ya, kendisinden korkmasın diye böyle sevimli lakaplar takmayı huy edinmişti. Louis uzak dururdu babasından, babasının karanlığı yerine annesinin şefkatine sığınırdı bu iki kardeş "aslan oğlum" derdi Marcus Louis'e, ancak bu hitap küçük çocuğun bir kulağından girer diğer kulağından sessiz sakin usulca çıkardı. Maria ise hayrandı babasına, Marcus'un bu tepkisizliği, bu soğuk tavrının altındaki gerçek sevgiyi göremiyordu belki o küçücük haliyle ama hissediyordu, ve belli ki minik Maria hissettiklerine gördüklerinden daha fazla inanıyordu, "karanlık parçam" derdi Marcus Maria'ya, hem gücünden hem karakterinden bir parça taşıyordu bu küçük kız. Hani derler ya her güzel şeyin bir sonu vardır diye, Marcus'un bu çekişmeli ama çok sevdiği hayatının kara günleri de soğuk bir aralık akşamında çaldı kapısını. Gelen en yakın arkadaşı Andrew idi, zaten soluk olan yüzü bembeyaz kesilmiş, mavi gözleri dehşet ve hüzün doluydu, o çok sevdiği sarı saçlarını taramamıştı bile, Marcus onu gördüğü anda çok kötü bir şey olduğunu anlamıştı. "Maison de l`espoir'de bir cinayet işlenmiş" dedi Andrew hüzünle, "beşinci sınıf bir kız öğrenci büyü gücünün tamamı emilerek tüketilmiş, ve.. boğazı parçalanmış." Marcus'un dünyası adeta başına yıkılmıştı, elinde tuttuğu kahve fincanını o kadar sıkmıştı ki bardak çatlamıştı, her zaman soğuk ve tepkisiz olan gözlerinde gerçek bir yıkım vardı. "Kim?" diye sordu sertçe ancak arkadaşı umutsuzca başını salladığında anladı, katil kim bilinmiyordu, yani katil hala okulda olabilirdi. "Andrew, kızın ailesine baş sağlığı dileyin, para bir evladın eksikliğini doldurmaz bilirim, ama müsaade iste cenaze masraflarını biz karşılayalım, ve güvenliği on katına çıkarın bu katil her kimse hemen yakalanmalı, hem de hemen." Ancak işler pek de Marcus'un istediği gibi gitmedi, cinayetler her geçen gün arttı, Marcus artık o kadar çaresiz kalmıştı ki öğrencilerini korumak için elleriyle inşa ettiği okulu kapattı. Cinayetler durdu mu? hayır. Okulda okuyan öğrenciler öldürülmeye devam etti, ölüm şekilleri hep aynıydı, önce büyü güçleri son damlasına kadar emiliyordu, sonla boğazları vahşice parçalanıyordu. Marcus ise nedenini bir türlü anlayamasa da gün geçtikçe daha da güçleniyordu, bu durum bütün şüpheleri Marcus'un üzerine çekiyordu. "Sonunda güç aşkı gözünü kör etti" diyenler de vardı, "en başından okulu inşa etmesinin amacı buymuş" diyenler de, ve işi daha da üst seviyeye çıkartanlar vardı, henüz suçlu olduğu kanıtlanmamışken intikam için Starfire malikanesine saldırı düzenleyenler vardı. Marcus çocuklarını korumak için malikaneden ayrıldı, kendine küçük bir ev aldı ve bütün büyücülük dünyasına haber saldı, "herkes duysun, bilsin, ailem beni evimden kovdu, artık burada yaşıyorum." Halbuki kimsenin onu kovduğu yoktu sadece ailesinin saldırıya uğrama olasılığını sıfıra indirmek istemişti, aylar böyle akıp geçti, Marcus baş şüpheliydi ancak hiç kimse bu cinayetleri onun işlediğini kanıtlayamıyordu, cinayetler ise hiç durmuyordu. Günler haftalara, haftalar aylara, aylar yıllara dönüştü. Tam iki yıl bu düzen devam etti, Marcus artık katili dışarda aramıyordu, bu katil tanıdığı biriydi, kendisini güçlendiriyordu çünkü öldüğü zaman gücünü vücudundan alabilirdi, katilin istediği tek şey Marcus'un sahip olduğu benzersiz güçlerdi. Bu yüzden bir madalyon tasarladı Marcus, baykuş şeklinde çok zarif bir madalyondu bu ve vücudunda var olan bütün gücü bu madalyona aktardı, zeki bir adamdı Marcus, bu madalyondan tam üç tane yaptı ve üçünü de çocuklarının boyuna astı, Lisa ve Louis babalarının katil olduğuna emindiler, belki de bu yüzden madalyonu istemediler, bu yüzden attılar, ama Maria kardeşlerinin attığı sahte madalyonları bile sakladı, elbet bir gün babasının masum olduğu ortaya çıkacaktı, o zaman Lisa da Louis de babalarının hediyesini attıkları için pişman olacaktı ve tam da o zaman Maria madalyonları onlara geri verecekti, ve evet gerçek madalyon Maria'nın boynundaydı. Bir gün Marcus yine her zamanki gibi çalışma odasında oturmuş Maria'ya mektup yazıyordu, yazıyordu dediysem.. resim çiziyordu, henüz beş yaşındaki Maria okumayı öğrenmeye çalışsa da pek başarılı olamamıştı, babası da onunla resimler ile haberleşiyordu. Marcus tam Baykuş'a mektubu verecekken bir şey fark etti, tam dört gündür Maria kendisine bir çizim yada herhangi bir şey yollamamıştı. Marcus mektubunu cebine koydu ve Starfire malikanesine gitti, bu o malikaneye son girişiydi. O gece o malikaneden iki ölüm haberi, bir ceset ve hem yetim hem de öksüz kalmış iki çocuk çıkarıldı, gardiyanlar ise ormana doğru koşan diğer çocuğun peşindeydi. Söylenene göre Marcus o gece cinnet geçirdi ve karısını öldürdü, ancak Angie'nin cesedi hiçbir zaman bulunamadı, belki yandı kül oldu, külleri rüzgarda savruldu, belki Marcus'un gölgeleri onu da yuttu. Marcus Starfire'ın nasıl ve neden öldüğü ise hiç araştırılmadı, öldüğü için koca büyücülük dünyası aynı anda oh çekti. Ne yazık, eskiden Marcus'un ölme ihtimali herkesi korkuturdu.
Günümüz [Maria`nın Anlatımıyla]
Gündüzleri bu okulda nefes almak, boğazına tozlu bir perde dolanmış gibi hissettiriyor. Kadim Tarih dersinde Profesör, babam Marcus'un ismini her andığında Louis'in çenesinin nasıl kasıldığını, Lisa'nın ise masanın altına sakladığı ellerinin nasıl titrediğini görüyordum. Onlar için babam bir kahraman değildi, o aptallar için babam, annelerinin hayatını mahveden, baştan aşağı kanla yıkanmış acımasız bir canavardı. Bilmiyorlardı. Babamın onları ne çok sevdiğinden ikisinin de zerre kadar haberi yoktu. Onun o gece ne kadar acı çektiğinden haberleri yoktu. O karanlığı neden göğüslediğini bir bilseydiniz o kahrolasıca nefretiniz birer utanç dağına dönüşürdü. Bir dakika, Lisa'nın yanında oturan ve titreyen ellerini tutan kişi... Tommy değil mi? Tamam bu artık benim meselem, bu çocukta bir şey var, ve bu şey her neyse ben bunu bulacağım. Ders çıkışında bahçeye indim, okuldaki ikinci günümde arka bahçenin sonunda tek başına kalmış dev bir meşe ağacı bulmuştum, o günden beri de gizli gizli oraya gider babamın notlarını orada okurdum. Ön bahçe daha çok kullanılıyor, arka bahçeye sadece öpüşmek için genç aşıklar geliyor, onlar da bu kadar ileriye gelecek vakit bulamıyorlar zaten. Yine o devasa meşe ağacının altına sığındım, ama en kötü kabuslarımdan biri gerçek olmuştu. Liam ve Lucas sonunda hızıma yetişmişler ve beni takip etmişler, birer koruma gibi sağıma ve soluma yerleştiler. Tabi canım müsaade sizin buyurun oturun baş belaları. "Bak Maria," dedi Liam, elindeki küçük bir illüzyon topunu havada döndürerek. "Eğer bana bir kez gülersen, bu topu havai fişeğe çeviririm. Eğer iki kez gülersen, Louiin yeşil cübbesini pembeye boyarım. Ne dersin." şey.. aslında Louisin cübbesini boyamak iyi fikirmiş, lütfen bunu yap baş belası. Lütfen. Lütfen. "Derim ki," dedim sesimdeki o sahte sertliği korumaya çalışarak, "eğer o topu gözümün önünden çekmezsen, onu senin burnuna yapıştırırım Liam. Okulda palyaço yokmuş." "Vay be. Tehdit seviyesi gelişmiş" dedi Liam sırıtarak. Bu çocuk ya çok cesur, yada temiz bir dayak istiyor. "Lucas, not al, bugün biraz daha sinirliyiz ama hala çok havalıyız." Evet kesinlikle dayak istiyor. Lucas her zamanki gibi sakindi. Elindeki kitabı kapattı ve bana o her şeyi anlayan bakışlardan birini fırlattı. "Bence artık sus Liam, Maria seni dövmeyi planlamaya başlamış bile." Bayıltıp ormana sürüklesem, maske taksam, ben olduğumu nerden anlayacak çok güzel döverim, ha ne kim dövme planı yapıyormuş canım ben şiddete karşıyım. "Neden bu kadar kasıyorsun Maria. Bir kez olsun 'sıkıldım, gelin biraz saçmalayalım' desen ölmezsin." Ölürüm Lucas, eğer o kalkanı bir saniyeliğine indirirsem, bir daha kaldırmak için var olan tüm gücümü kullanmak zorunda kalırım. Ayrıcak sizinle beraber saçmalarsam gerçek anlamda ölebilirim, Liam az önce bir topu havai fişeğe çevirmekten bahsediyordu be. "Sizinle saçmalamak yerine kütüphanede toz yutmayı tercih ederim," dedim ve ayağa kalktım. Arkamdan Liam'ın "ama kek getirecektim." diye seslenişini duymamış gibi yaptım. Aslında yaban mersinli ise geri dönebilirim, hayır Maria. Yürümeye devam et gurur her şeydir. Dersler bir bir akıp gitti, bitkiler ve gerçekleri, karanlık büyüler, savunma büyüleri, Latince ki bu ders eski büyü kitaplarını okumamız açısından çok önemliymiş, ve birkaç tane ders daha. Saat gece yarısını bulduğunda, şato derin bir uykuya daldığında koridordaki gölgelerin arasından süzüldüm. Ormanın derinliklerinde, ay ışığının kendisine yuva olarak seçtiği o gölde Scropius beni bekliyordu. Devasa gümüş kurt bedenindeki o adam... "Nefes alabiliyor musun?" diye sordum, elimi burnuna sürterek. "Hapishanenin o dar duvarlarından sonra temiz hava.. cennet gibi Maria." diyen sesi zihnimde yankılandı. "Ruhumu bu bedene sokmak gittikçe zorlaşıyor ama buna değer." Bir süre sessiz kaldım, yanına oturup sırtımı ağaca yasladım. "Yarın," dedim fısıltıyla. "Yarın reşit oluyorum. Büyü mahkemesine başvurdum, avukatı da ayarladım, senin davanı tekrar açacaklar ve senin şahidin ben olacağım, senin katil olmadığını kanıtlayacağız." Scropius duygulanarak o koca başını kucağıma koydu, elim onun gümüş rengi yumuşacık tüylerini okşamaya başladı. Ama tam da o an, o huzurlu anda, arkamızdaki çalılıklardan bir çıtırtı sesi geldi ve her şeyi bozdu. "İttirmeyin düşücem!" diye bağıran sesi tanıdığım için lanet olsun. Bu Liam'dı. Tam o iki baş belasına kızmak için arkamı dönmüştüm ki gördüklerim yüzünden duraksadım, evet. Ben duraksadım. Çünkü Liam, Lucas, Louis, Lisa, Andy, Alexander tanrı aşkına Tommy bile buradaydı. Hepsi birer birer döküldü ortaya. Liam ve Alexander, Scropius'un kurt formunu görünce gözleri büyüdü, reflex olarak sanırım birbirlerini öne itmeye başladılar. "Sen git! " dedi Alexander, Liam'ı öne iterek. "Senin yaşın daha genç, daha hızlı kaçarsın!" "Hadi oradan Noir!" dedi Liam, Alexander'ın koluna asılarak. "Sen asilsin! kurt seni yerken dişleri kamaşır! aristokrasi falan derken ben o sırada Lucas'ı ve Maria'yı alır kaçarım!" Liam kurttan kaçarken ikizi ile birlikte beni de mi alacaktı? Neden? "Beni karıştırma Liam," dedi Lucas, beni düşüncelerimden arındırarak asasını sakinlikle hazırlayarak. "Ben sadece kurdun anatomik yapısını inceliyorum." Şuan var ya ifadesiz yüzümün altında gülmekten ölebilirim, Scrops onları dahada korkutmak için vahşi bir kurt gibi hırlıyor, zihnimde ise kahkahalarını duyabiliyorum ikimiz de bu durumdan acayip keyif alıyoruz. Scrops lütfen birini nazikçe ısır. Liam tam Alexander'ı öne itecekken Alexander çok garip bir hamle yaparak Liam'ı öne itti. "Hadi ama Liam! çok cesursun ya se! Göster hünerlerini!" cümlesini bitirir bitirmez arkasını döndü ama koşmaya vakti olmadı Liam onu hemen önüne aldı ve arkasına saklandı. "Hoppala!" diye bağırdı Liam, Alexander'ın arkasında hafifçe sendeleyerek. "Alexander, senin asaletine ne oldu dostum! Neden beni Türklerin kurbanlık koyunu gibi fırlatıyorsun! Lucas! lütfen yardım et!" Lucas her zamanki gibi geride sakince bekliyordu, akıllı çocuk, hayır akıllı çocuklar çünkü Liam ve Alexander dışında herkes geride durmuş kaçmaya hazır pozisyondaydı. "Ben gözlemciyim Liam, Alexander'ın stratejisini inceliyorum." "Strateji mi! Adam beni kurda yem ediyor!" Diye ciyakladı Liam, ah benim haylaz baş belam, çok korktu. Bu arada Alexander ile neredeyse bütün olmuşlardı, birbirlerini öne itmekten vazgeçmiş gibiydiler ve kurdun üzerlerine atılmaması için senkronize bir şekilde komik bir dans yapıyorlardı. "Pisi pisi... yani kuçu kuçu! Güzel köpek, akıllı köpek." dedi Liam, Köpek sıfatı Scrops'u gerçekten sinirlendirmişti bir adım öne çıktım "Kesin sesinizi!karşınızda vahşi bir kurt olsaydı, çoktan o kurdun akşam yemeği olurdunuz!" diye bağırdım. Scropius hırlayarak önüme geçti ama son söylediğim cümle yüzünden kahkahalarla gülüyordu, elimi kaldırdım. "O bir canavar değil. O Scropius." Andy ve Alexander'ın yüzü kireç gibi oldu. Acaba neden? büyük olay çıkarsa vay haline Scrops. "Babam mı? Ama o... O hücrede!" ne bağırıyorsun Andy? Bu dünyada bir tek senin babanın adı mı Scropius? bir dakika ne? Babam mı dedi o? "sakın sorma, sonra anlatırım, şimdilik.. Söylediklerimi onlara söylesen olur mu?" Dedi Scrops zihnimden, sesi çok çaresiz geliyordu az önce kahkahalarla gülen adam yoktu artık, ona baktım ve başımı sallayarak onayladım ardından bana söylediği her şeyi bir bir karşımdaki meraklı takipçi grubuna aktarmaya başladım. "Hücrede ama ruhu burada," dedim. Sonra Andy'e döndüm sesim söylediğim acı gerçeğe göre çok tekdüzeydi. "Sen beş yaşındayken senin yanına gelmiş, hatırlıyor musun? Gece yarısı odandaki o koca kurdu görünce korkup ona eline ne geçerse onu fırlatmışsın." Ciddi misin Andy? gerçi beş yaşındaydın sende haklısın. üzgünüm ama taraf tutacağım! Ciddi misin Andy? "Aynı gece tanıştık onunla, O günden beri sizi korkutmamak için yanınıza gelmiyor, sizi uzaktan uzağa izliyor, bende her gece bu ormanda onunla buluşuyorum." Andy dizlerinin üzerine çöktü. Alexander ise başını öne eğdi. Tommy iyice geri çekildi, belli ki drama sahnelerini sevmiyordu, bende hiç sevmem. Louis ve Lisa birbirlerine bakarken "uyuyorum" dediğim her gecede aslında babamın elleriyle yaptığı bu karanlık orman'a gelip Scropius ile buluştuğumu fark edemeyecek kadar birbirimizden uzak olduğumuzu ilk kez anladılar, yada kendilerine ilk kez itiraf ettiler. Liam ortamdaki kasvetli havayı dağıtmak için boğazını temizledi. "Yani... Şimdi bu tüylü abiyle akraba mı sayılıyoruz. Çünkü ben Alexander ve Lucas'ı evlendirecektim de.. Sana nasıl hitap edebilirim? Abi mi diyeyim? baba mı?" Dönüp ona baktım. "Sadece sus Liam." Bunu sertçe söyledim ama.. Sanırım Liam'ın bu patavatsızlığını sevmeye başladım.