Bir dalga gibi yükseldi ve beni altüst etti. Başımı geriye attım, dudaklarımdan boğuk bir inleme koptu. Tüm bedenim sarsıldı, içimdeki ritim onun parmaklarıyla senkronize olurken kasılmalarım uzun süre dinmedi. O, beni izledi; gözlerinde zafer değil, derin bir tatmin vardı.
"Şafak sökene kadar," dedi, "seni bırakmayacağım."
Dolgunluğuyla bedenim gerildi, ardından onu içine çeken o tatlı dirençle yumuşadı. Gözlerim bir an karanlık tavana kaydı, sonra dudakları çenemi yakaladı ve beni öpmeye başladı; içimdeki ritimle senkronize bir açlıkla.
Elleri belime sarıldı, beni masanın kenarına doğru çekerken her itişinde kalçalarım ona daha fazla açılıyordu. Bacaklarımı beline doladım; topuklarım sırtına bastırdıkça o da daha hızlı, daha sert saplanıyordu. Kütüphanenin sessizliğinde sadece tenlerimizin çarpışması, kesik kesik nefeslerimiz ve ara sıra dökülen kitapların hışırtısı vardı.
Bir eli göğsüme çıktı, bluzumun kumaşı üzerinden göğüs ucumu buldu. Başparmağıyla okşarken, dudakları boynumdan aşağı indi. Islak bir iz bırakarak, kumaşı dişleriyle çekiştirdi, göğsümü açıkta bıraktı. Dilinin sıcaklığı ucu sardığında inledim; parmaklarım saçlarına gömüldü, onu daha da kendime çektim.
"Elara," diye inledi adımı, her hecede daha fazla kaybolurken. "Sen... benim lanetimsin."
İçimdeki gerilim yeniden yükseliyordu. Bu kez daha yıkıcı, daha derin, daha tehlikeliydi. Kanımın kokusu—o tatlı, keskin, davetkâr koku—kütüphanenin tozlu havasına karışıyordu. Ama Cassian durmadı. Beni daha da sıkı kavradı, kalçasını kalçama vurdukça sesimiz birbirine karışıyor, ritim ilkel bir dansa dönüşüyordu.
"Benimle kal," dedi, dudakları kulağımın hemen altında. "Konsey gelsin. Kurtlar gelsin. Sen yine de benimle kal."
Sözleri, içimdeki bir duvarı yıktı. Kasılmalarım onu da tetikledi; bedenimiz aynı anda sarsıldı. İçimi sıcaklığıyla doldururken, adını fısıldadım—ya da bağırdım, emin değilim. Her şey bir anlığına durdu; sadece kalp atışlarımız, birbirine dolanmış nefeslerimiz ve dışarıda yeniden yükselen kurt ulumaları vardı.
Ama bu kez ulumalar daha farklıydı.
Daha yakındı.
Ve artık kapının dışındaydılar.
Cassian başını kaldırdı; alnı terden parlıyordu, gözlerinde altın bir alev titriyordu. Elini yavaşça içimden çekti, ama bedeni hâlâ bedenime yaslıydı.
"Şafak sökmeden önce," dedi, sesi hâlâ nefes nefese, "hazır olmalıyız."
"Hazır mıyım?" diye sordum, göğsüm hâlâ inip kalkıyordu. "Bana ne olduğunu bile tam bilmiyorum."
Cassian geri çekildi, pantolonunu düzeltti, bana elini uzattı. Saçlarımı düzelttim, eteğimi indirdim; bacaklarım hâlâ titriyordu. Onun verdiği hazdan değil sadece—korkudan, öfkeden, uyanan bir şeyin bilincinden.
"Kızıl Lanet," dedi, "aşkla uyanır. Ve sen, Elara, bu gece kendini bana verdin."
Bir an durdum. "Yani sen... bunu bilerek mi yaptın?"
Gözlerinde bir pişmanlık yoktu. Ama bir yalan da yoktu. "Hayır," dedi. "Bunu sen istediğin için yaptım. Ama sonucunu da biliyordum. Artık uyandın."
Tam o anda kütüphanenin penceresine bir şey çarptı. İkimiz de başımızı çevirdik. Camda, ay ışığında parlayan sarı gözler vardı.
Kurtlar gelmişti.
Ve onlarla birlikte, şafağın kanlı ilk ışığı da ufukta belirmeye başlamıştı. Kurt ulumaları bir kez daha yükseldiğinde, Cassian'ın parmakları sırtımdan çekildi ve yüzü sertleşti. Avludaki taşlara tırnakların sürtünme sesi geliyordu artık — çok yakındılar.
"Babama ne oldu?" dedim. Sesim, beklediğimden daha sağlam çıktı.
Cassian bana baktı. Gözlerinde, daha önce hiç görmediğim bir şey vardı. Sadece karanlık değil; içine gömülmüş, yıllardır orada bekleyen bir acı.
"Ben on dokuz yaşındaydım," dedi. "Babama, konseyin kuzey kolundan bir haberci geldi. Elinde, mühürlenmiş bir parşömen vardı. Babam haberi okudu, sonra parşömeni şömineye attı. Bana döndü ve 'Sakın konseye güvenme' dedi. O gece uyumadım. Sabaha karşı kapısının önüne gittiğimde... kan kokusu alıyordum."
Sesi kesildi. Kurtların uluması bu kez şatonun avlusunun hemen altından, sur diplerinden geldi.
"Onu yatakta buldum. Göğsünde, tam kalbinin üzerinde bir yara vardı. Ama kanayan bir yara değildi. Kuru, siyah bir delik — sanki içindeki her şey bir gecede çekilip alınmıştı. Elinde, konsey mührüyle kapatılmış bir mektup sıkılıydı."
"Ne yazıyordu?" diye fısıldadım.
Cassian'ın çenesi kasıldı. "Üç kelime: 'Gelini hazırla.'"
İçimden bir soğukluk geçti. "Gelini... benim büyükannemden mi bahsediyorlardı?"
"Büyükannen, konseyin elinden kaçtı. Ama bedelini babam ödedi. Mektup, onun ölümünden sonra bile hâlâ geçerli — çünkü lanet onun kanıyla değil, sözleşmeyle bağlı. Benim kanımla."
"Sözleşme seninle babam arasında değil miydi?"
"İki sözleşme var," dedi. Sesi alçaldı, neredeyse bir fısıltıya dönüştü. "Biri senin babanla. Diğeri — babamın konseye karşı imzaladığı, senden önceki laneti taşıyan kişiyi koruma sözü. Büyükannen öldüğünde sözleşme bana geçti. Ama konsey, sözleşmenin yalnızca ilk varise kadar geçerli olduğunu düşünüyor. Senin varlığından haberleri yok."
Avludan gelen sesler arttı. Zincir şakırtıları, derin nefesler, bir kapının ağır ağır itilmesi.
"Şimdi geliyorlar," dedi Cassian. "Ve seni buldukları anda..."
Cümlesini bitirmedi. Ama anlamıştım. Babası, sözleşmeyi koruyarak ölmüştü. Cassian da aynı yolu izleyecekti.
"Seni bırakmayacağım," dedim. Sözler ağzımdan, düşünmeden çıktı. "Babanın ölümü boşuna olmayacak."
Cassian'ın gözleri bir an parladı — ama yalnızca bir an. Sonra elini yüzümden çekti ve kapıya döndü. "O zaman konseyle yüzleşmeden önce, bilmen gereken bir şey daha var." Kapıyı araladığında, koridordaki meşalelerin turuncu ışığı yüzüne düştü. "Baban, seni bana getirirken, yalnızca korunmanı istemiyordu. Senin lanetini uyandırmanı istiyordu. Çünkü uyanmış bir Kızıl Lanet, konseyin elinde değil, senin kontrolünde olduğunda — seni hiçbir güç tutamaz."
Kapıyı ardına kadar açtı. Ve ben, o anda, kurtların ulumalarıyla birlikte şatonun ana kapısının da gıcırdayarak açıldığını duydum.