Kurt ulumaları ikinci kez yükseldiğinde nefesim hâlâ dudaklarındaydı. Cassian'ın sözleri kafamda yankılanıyordu: *"Kapı zaten açıktı."* Onun için bu bir tuzak değildi. Bana kaçma şansı veriyordu. Ama ben kaçmak istemiyordum. İşte asıl korkutan buydu.
"Anlamıyorsun," dedim, sesim titriyordu. "Konsey geliyorsa, neden beni göndermiyorsun? Babamın borcu ödendi. Sözleşme bir paravansa—"
"Çünkü seni gönderirsem ölürsün." Cassian'ın parmakları çenemi kavradı, gözlerini gözlerime kilitledi. "Konsey senin kanını istiyor. Kızıl Lanet uyandığında damarlarında taşıdığın her damla, onlar için yüzyıllık bir ziyafet. Baban bunu biliyordu. Beni sana koruma altına alman için tutan oydu."
Beynim durdu. "Babam... sizi tuttu?"
"Ölmeden önce." Cassian'ın sesi alçaldı, bir fısıltıya dönüştü. "Büyükannenin lanetini biliyordu. Kızının uyanmasından korkuyordu. Ben de ona söz verdim—"
"Ne sözü?"
"Seni kendimden bile koruyacağıma dair." Elini çenemden çekti ama gözlerini ayırmadı. "Bu yüzden kapıyı açık bıraktım. Konsey geldiğinde benimle kalırsan, savaş alanında olursun. Gidersen—"
"Hayır." Sözüm ağzımdan kendiliğinden çıktı. "Ben büyükannemin lanetini taşıyorsam, bu benim savaşım. Kaçmak için buraya gelmedim."
Cassian'ın bakışı değişti. İçinde bir şey kırıldı ya da yerine oturdu, emin olamadım. Parmakları bileğime dolandığında nabzımın deli gibi attığını hissetti. "Konsey şafakta geliyor, Elara. Babanın bana bıraktığı son mektup, Kızıl Lanet'in uyanışını tetikleyen şeyin ne olduğunu söylüyor."
"Nedir?"
"Korku değil." Bir adım daha yaklaştı, bedeni bedenime değdi. "Aşk."
Ne demek istediğini sormama fırsat kalmadı. Dudakları dudaklarıma kapandı, bu kez öncekinden farklıydı—çaresizdi, savunmasızdı, bir asırlık yalnızlığın öfkesini taşıyordu. Ellerim boynuna kilitlendi, parmaklarım siyah yelelerine gömüldü. Onu bana çektim çünkü artık uzak durmanın bir anlamı olmadığını anlamıştım.
Kanımın kokusu bile değişiyordu. Tatlı, keskin, davetkâr. Ama Cassian geri çekilmedi. Bir eli belimde, diğeri ensemde, beni kendine hapsetti.
"Elara," dedi, dudakları dudaklarıma değerek. "Eğer kalırsan, savaşacağız. Ama kazanırsak—"
"Kazandığımızda ne olacak?"
"O zaman sana babamın gerçekte kim olduğunu ve neden ölmesi gerektiğini anlatacağım."
"Babamın mı?"
"Hayır." Gözlerinde eski bir acı parladı. "Benim babamın."
Bu söz, dudaklarımızdan daha derin bir yere dokundu. Dışarıda, çam ormanında kurtlar yeniden uludu. Bu kez daha yakındılar.
Çok daha yakın.
Ama Cassian'ın elleri belimden aşağı inmedi. Aksine, beni kendine doğru çekti; alnını alnıma yasladı, nefesi sıcak ve düzensizdi. Parmakları ensemdeki ince tüyleri okşarken, "Şafak gelmeden önce," diye fısıldadı, "sana bir şey göstermem gerekiyor."
Beni elinden tuttuğu gibi taş koridorlardan geçirdi. Şatonun içi soğuktu ama onun avucunun sıcaklığı bileğimden koluma, oradan göğsüme yayılıyordu. Adımlarımız yankılanıyor, dışarıdaki kurtların uluması her geçen saniye daha da yaklaşıyordu. Ama o anda, onun peşinden gitmekten başka hiçbir şey düşünemiyordum.
Kütüphanenin kapısını açtı. İçerisi loştu; birkaç gaz lambası yanıyor, raflardaki tozlu ciltlerin arasından tarçın ve eski kâğıt kokusu yükseliyordu. Beni içeri çekti ve kapıyı arkamızdan kapattı. Kilit sesi, kurt ulumalarını bir anlığına susturdu.
"Burada," dedi, beni kitaplarla dolu bir masaya doğru yönlendirirken. "Babamın günlüğü burada. Kızıl Lanet hakkında bildiği her şeyi yazmış."
Masaya yaklaştım, deri kaplı bir cilt açık duruyordu. Sayfalar sararmış, mürekkebi yer yer solmuştu. Ama o an, Cassian arkamda duruyordu; bedeninin sıcaklığı sırtıma değiyor, nefesi boynumu okşuyordu. Gözlerim yazıya odaklanamıyordu.
"Elara," dedi, sesi kulağıma fısıltıyla karışırken. "Konsey seni bulduğunda, ilk yapacakları şey seni benden ayırmak olacak. Bunu yapmalarına izin verme."
Başımı çevirdim, yüzü yüzüme o kadar yakındı ki, gözlerindeki altın benekleri görebiliyordum. "İzin vermeyeceğim," dedim, sesim beklediğimden daha kararlı çıktı.
Bir eli masaya dayandı, diğer eliyle belimi kavradı. Beni yavaşça kendine döndürdü; kalçalarım masanın kenarına yaslandı. "Bunu söylediğin için," diye fısıldadı, "artık geri dönüş yok."
Dudakları yeniden dudaklarıma değdi. Bu kez öpüşü daha yavaştı, daha derin, daha keşfedicîydi. Sanki her şeyi ezberlemek ister gibiydi. Ellerim göğsüne gitti; ince kumaşın altında kalbinin attığını hissettim. Nabzı benimki kadar hızlıydı.
Beni masaya doğru kaldırdı; bacaklarım iki yanına açıldı, etek kumaşım yukarı sıyrıldı. Parmakları çıplak tenime değdiğinde bedenim bir ürpertiyle kasıldı. Dudakları boynuma kaydı, dilinin sıcaklığı tenimi yalarken nefesim kesildi.
"Cassian—"
"Shh," dedi, dudakları köprücük kemiğimin üzerindeyken. "Sadece hisset."
Parmakları iç çamaşırımın kenarına dokundu ama orada durdu. Gözlerini kaldırıp bana baktı; içinde bir soru, bir izin arayışı vardı. "Bunu istiyor musun?"
Cevap vermek yerine, onu kendime çekip dudaklarına sert bir öpücük kondurdum. Bu, onun için yeterliydi.
Eli yavaşça iç çamaşırımın kumaşını sıyırdı; parmakları en hassas noktama değdiğinde inleyerek geriye yaslandım, başımı masaya düşen bir kitapla destekledim. Parmakları daireler çiziyor, dokunuşları beni hem rahatlatıyor hem de çıldırtıyordu. Gözlerim kapandı; karanlıkta sadece onun nefesi, teninin kokusu ve parmaklarının ritmi vardı.
Dudakları kulağımın altına eğildi, "Bana aitsin," diye fısıldadı. "Her zaman da benimdin."
Her dairesel dokunuşta, her itilişte, içimdeki gerilim yükseliyor, nefes alışverişim hızlanıyordu. Ellerim onun omuzlarını kavradı, tırnaklarım kumaşına gömüldü...
