İz Bırakan Mühür
Kapının kilit sesi hâlâ kulaklarımdaydı. Kütüphane aniden çok daha soğumuş, raflardaki kitapların sırtları bana doğru eğilen sessiz tanıklar gibi olmuştu. Avucumdaki sıcaklık, onun parmaklarının bıraktığı o tuhaf his, yavaş yavaş kayboluyordu. Ama zihnimdeki soru büyüyordu.
*Kan güvencesi.*
Babanın o zarfta ne yazdığını tam görememiştim ama birkaç kelime gözüme çarpmıştı. "Kızımın kanı..." ve altında, imzasının hemen yanında, kırmızı bir mumla mühürlenmiş bir damga. Vane arması değildi bu. Daha eski, daha tanıdık bir işaretti. Babamın çalışma odasında gördüğüm, dedesinden kalma bir yüzüğün izine benziyordu.
Kütüphanenin karanlığında bir adım attım. Sonra bir adım daha. Masanın üzerinde, Lord Cassian'ın az önce oturduğu koltuğun yanında, küçük bir kitap duruyordu. Onun bıraktığı bir şey olmalıydı. Kontrol etme dürtüsüne karşı koyamadım. Kalın, kahverengi deri kaplıydı ve kapağında yaldızla işlenmiş bir Vane mührü vardı. Ama açtığımda içindeki sayfalar bomboştu. Yalnızca ilk sayfanın ortasında, kurumuş bir gülün yaprağı gibi duran, inceltilmiş bir parşömen parçası vardı.
Parşömeni dikkatle çıkardım. Üzerindeki yazı, babamın el yazısıydı.
*"Bu sözleşmenin güvencesi, kızım Elara'nın damarlarında taşıdığı kandır. Bu kan, borç tamamen ödenene dek Lord Cassian Vane'in himayesinde kalacaktır."*
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Kanımın güvence olması ne demekti? Babam beni neden böyle bir maddeye imza atmıştı? Barbarca bir tazminat mıydı, yoksa başka bir şey mi?
Parşömeni titreyen ellerle katladım, cebime koydum. Kütüphaneden çıkmam gerektiğini biliyordum. Ama Lord Cassian'ın gittiği yöne doğru ilerlemek yerine, şatonun batı koridorunda, daha önce hiç girmediğim bir bölüme saptım. Marta'nın "misafirlerin kullanmadığı" dediği, tozlu ve halıları yıpranmış bir koridora.
Kapıların çoğu kilitliydi. Ama biri, en sonda olanı, aralıktı. İçeriden loş, titrek bir ışık sızıyordu ve bir ses duyuluyordu: fısıltı gibi, ritmik bir konuşma.
Kapıyı usulca araladım. İçeride, sırtı bana dönük, ayakta duran Lord Cassian vardı. Önünde, duvara asılı büyük, yağlı boya bir tablo vardı. Tabloda, bir kadın ve bir erkek çocuk vardı. Kadının gözleri, tıpkı Lord Cassian'ınkiler gibi, altın sarısı lekelerle doluydu. Adam tabloya bakarken, elindeki bir kâğıdı sıkıca tutuyordu. Başını hafifçe eğdi ve alçak, acı dolu bir sesle, neredeyse kendi kendine konuşur gibi söylendi:
"Senin kanınla mühürledim, baba. Ama bu sefer onu koruyacağım."
Tablodaki kadının gözleriyle Lord Cassian'ın gözleri arasında bir bağ olduğunu anladım. Bu, onun annesiydi. Ve bahsettiği "onun" kim olduğunu bilmek için kâğıdı görmem gerekiyordu. Kapıyı biraz daha araladım. Tahta, hafif bir gıcırtı çıkardı.
Lord Cassian aniden döndü. Gözleri karanlıkta parladı, beş saniyede bir şimşek çakması gibi. Kâğıdı cebine soktu. Yüzünde öfke değil, şaşırtıcı derecede sakin bir ifade vardı.
"Kapıyı kilitlediğini söylemiştim." Sesi düşüktü, yorgundu.
"Kilitledim," dedim, sesimin titrememesi için çabalayarak. "Ama unuttuğum bir söz vardı. Artık gitmiyorum."
Bir adım geri çekildim, ama o bana doğru bir adım attı. Aramızdaki mesafe kapandı. Gözlerinin içindeki altın lekelerin daha parlak yandığını gördüm. "Ne sözü?"
"Babamın imzaladığı zarfta kanımdan bahsediliyor. Beni neden burada tuttuğunu söyle bana. Gerçek sebebi."
Lord Cassian'ın çenesi kasıldı. Bir an, cevap verecekmiş gibi oldu. Ama sonra başını iki yana salladı. "Bunu bilmek için henüz çok erken, Elara."
"Peki ne zaman?" diye üsteledim. "Ne zaman öğreneceğim?"
Gözleri kâğıdın bulunduğu cebine kaydı, sonra tekrar bana döndü. Altın lekeler neredeyse kaybolmuş, geriye sadece koyu, insanı içine çeken bir karanlık kalmıştı.
"Bana güvenmeyi öğrendiğin zaman."
Kapıyı aralayıp koridora çıktım. Ama cebimdeki parşömen, sanki ateşten farıymış gibi bacaklarıma gömülüyordu. Onunla konuşmaya devam etmeden önce, bir adım daha attım ve yüzüne bakarak, "O zaman söyle bana," dedim, sesim normale dönmüştü. "Bu tablodaki kadın senin annen mi?"
Lord Cassian'ın yüzü, ilk kez, gerçek bir duyguyla kırıştı: acı. Ama anında bastırdı. Evet anlamında başını salladı ve ekledi, "Ve seni ondan daha uzun yaşatacağım. Söz veriyorum."
Bu cümle, bir tehditten çok bir yemin gibiydi. Ama içindeki koruma, beni daha da derin bir kuyuya çekiyordu. Çünkü bir vampire güvenmek, kanını ona teslim etmek demekti.