İçeriğe geç

Vampirin Gelini

Bölüm 2 · 3 dk okuma

Vampirin Gelini

Bölüm 2

Yasaklı Raflar

Yağmur, gece boyunca şatonun taş duvarlarını dövdü. Ben ise yorganın altında, gözlerim tavanda, her damlayı sayarak sabahı ettim. *’Bir yıl sonra özgür olacağım.’* Ne demekti bu? Bir borçluya özgürlük vaat edilir miydi? Ve neden bana bakmaktan bile kaçınmıştı?

Güneş, sisin ardından süzülerek odama dolduğunda hâlâ bir cevap bulamamıştım. Yataktan kalktım, yüzümü yıkadım. Aynada gördüğüm yüz, babamın borcunun ağırlığını taşıyan bir yabancıya aitti.

Kahvaltı için ana salona indiğimde kahya kadın, Marta, beni kapıda karşıladı. Sert hatlı yüzünde bugün farklı bir ifade vardı; tereddüt.

"Hanımefendi, Lord Vane sizi kütüphaneye davet ediyor."

Kalbim tekledi. Dün akşam tek kelime etmeden beni yalnız bırakan adam, şimdi beni görmek mi istiyordu? Marta'nın peşinden, şatonun doğu kanadına doğru yürüdüm. Koridorlar uzundu, duvarlar eski tablolarla kaplıydı. Her birinde, bana benzeyen bir çift göz vardı sanki; karanlık ve izleyen.

Kütüphanenin kapısı ağır meşedendi. Marta kapıyı aralayıp kenara çekildi, başıyla içeri girmemi işaret etti. Derin bir nefes aldım ve eşiği geçtim.

Kitap kokusu ve toz, nemli bir hava ile karışmıştı. Devasa raflar tavana kadar uzanıyor, binlerce cilt kitap loş ışıkta parlıyordu. Lord Cassian, odanın sonunda, yüksek bir pencerenin önünde duruyordu. Sırtı bana dönüktü, elleri arkasında kenetlenmişti. Siyah saçlarına sabah ışığı vuruyor, omuzlarından aşağı süzülüyordu. Dün geceki yemek salonunun kasvetli aydınlığında göremediğim bir detay: dimdik duruşu, etrafına yaydığı hükmedici enerji.

"Lord Vane," dedim, sesim kütüphanenin derinliğinde yankılandı.

Dönmedi. Sesi, pencere camına vuran yağmur damlaları gibi soğuk ve pürüzsüzdü. "Babanızın borcunun ayrıntılarını konuşmamız gerekiyor."

"Ben borcun ne olduğunu bile bilmiyorum," dedim, adımlarımı ona doğru atarken. "Babam bana sadece buraya gelmem gerektiğini söyledi."

"Babanız," dedi, sesinde tuhaf bir vurguyla, "sizden çok şey sakladı."

Nihayet döndü. Gözleri, dün gecekinden farklıydı. Hâlâ karanlıktılar ama içlerinde bir kıvılcım vardı; beni inceliyordu. Bakışları yüzümde gezindi, sonra omzuma, oradan da ellerime kaydı. Sanki bir şey arıyordu.

"Ne sakladı?" diye sordum, yaklaşmaya devam ederek.

Aramızdaki mesafe birkaç adıma indiğinde durdu. O anda, şatonun duvarlarına sinmiş o keskin koku burnuma doldu; sandal ağacı ve eski kağıt. Ama altında, çok daha derin bir şey vardı. Sıcak, baharatlı, baş döndürücü bir koku.

"Babanızın borcu," dedi, sesi neredeyse bir fısıltıya düştü, "bu şatonun temelleri kadar eskidir. Ve ödenmesi gereken tek şey zamanınız değil."

Kaşlarımı çattım. "O zaman ne?"

Bir an için gözlerinde bir şey parladı. Acı mıydı, öfke mi, yoksa başka bir şey mi, çözemedim. Sonra gözlerini kaçırdı, pencereye çevirdi. Profili keskin ve güzeldi; mermerden oyulmuş gibi.

"Bu sorunun cevabını şimdi bilmeniz gerekmiyor," dedi. Sesi, dün geceki kayıtsızlığına geri dönmüştü. "Sadece şunu bilin: burada olduğunuz sürece güvendesiniz. Benden size hiçbir zarar gelmeyecek."

"Güvende miyim?" diye üsteledim. "Neden tehlikede olayım ki?"

Sus pus oldu. Uzun bir an. Sonra, kapının dışından Marta'nın sesi yankılandı: "Lordum, atlar hazır."

Lord Cassian hızla harekete geçti, bana doğru bir adım attı. O kadar yakındı ki, yüzünün hatlarını net biçimde seçebiliyordum. Çenesindeki gerilim, dudaklarının ince çizgisi... Ve gözleri. Bu mesafede, gözlerinin kahvesinin içinde altın sarısı lekeler olduğunu gördüm. Tıpkı bir yırtıcınınki gibi.

"Bir kuralımız var," dedi, sesi alçak ve sert. "Bu kütüphanedeki raflara dokunmayacaksınız. Özellikle de şu duvardakilere."

Eliyle sol taraftaki, deri kaplı eski kitapların olduğu rafı işaret etti.

"Arşivciyim," dedim, dikleşerek. "Kitaplara dokunmamak benim için işkence gibi olur."

Dudaklarının kenarı, fark edilmez bir şekilde kıpırdadı. Neredeyse bir gülümseme. Ama sönüp gitti hemen.

"O zaman burada size işkence edilecek demektir."

Döndü ve kapıya yürüdü. Peşinden gitmedim. Söylediği sözler, soğuk bir bıçak gibi beynime kazınmıştı. *Babanız size çok şey sakladı.* Ne saklamıştı? Ve neden yasaklı raflar vardı? Elara Karan'ın merakı, korkusundan ağır basıyordu.

Kapı kapanmak üzereyken, sesini duydum. Arkasına bile bakmadan söyledi:

"Akşam yemeğine beklemeyin. Şehre iniyorum."

Kapı kapandı. Kütüphanede yalnız kalmıştım. Gözlerim, yasaklı rafa takıldı. Deri kaplı kitaplar, sırtlarındaki altın harflerle parlıyordu. Bir tanesi diğerlerinden daha kalındı, sırtında kabartma bir arma vardı. Vane ailesinin arması. Elim gitti, kitaba dokunmamak için kendimi zor tuttum. Parmaklarım havada asılı kaldı. Marta'nın sesi kulağımda yankılandı, *"Lord Vane şehre iniyor."*

Şatonun boş kalacağı saatler boyunca, o kitabın cazibesine karşı koyabilecek miydim?

Bölüm sonu

2 yorum