İçeriğe geç

Vampirin Gelini

Bölüm 1 · 4 dk okuma

Vampirin Gelini

Bölüm 1

Karşılaşma

Elara, babasının ölümcül kan borcunu ödemek için kendini bir yıllık sözleşmeyle Karadeniz'in sisli kayalıkları üzerindeki Vane Şatosu'na kapatır. Ancak ev sahibi Lord Cassian'dan beklediği tek şey ona dokunmaması değil, onu tamamen görmezden gelmesidir. Ne kanını ister ne bedenini ne de varlığını kabul eder. Peki ya bir sözleşme imzalanırken asıl bedel satır aralarına gizlenmişse? Elara, şatonun yasaklı odasında Cassian'ın kendisini neden gerçekten hapsettiğini öğrendiğinde, bu oyunun bir borç hesaplaşması değil, yüzyıllık bir av olduğunu anlayacaktır. Peki ya kendisi, avcının en tehlikeli avıysa?

---

## BÖLÜM: İlk Gece

Kapı arkamda kapandığında, şatonun sessizliği üzerime çöken bir kefen gibiydi.

Soğuk. Karanlık. Ve o lanet olası deniz—neredeyse her pencereden duyulan, kayalıklara çarpan dalgaların o bitmek bilmeyen hırıltısı. Babanın "sadece bir yıl" dediği bu yer, bir mezardan farksızdı.

Valizimi bıraktığım yerde, taş zeminde bıraktım. Kimse karşılamaya gelmemişti. Kapıyı açan yaşlı kahya kadın, tek kelime etmeden beni bu odaya kadar getirmiş, sonra da bir hayalet gibi kaybolmuştu. "Lord Cassian sizi akşam yemeğinde görecek." Tek söylediği buydu.

Görecek. Sanki bir eşya teslim alır gibi.

Odaya göz gezdirdim. Yüksek tavan, oymalı ahşap bir yatak, vitraylı bir pencere. Zarif ama soğuk. Bir hapishane hücresinin lüks versiyonu. Babanın imzası karşılığında sattığı kızı için biçilmiş kaftan.

Saçımı topladım, üzerimdeki seyahat elbisesini çıkardım ve bavulumdan en koyu renkli elbisemi çıkardım—siyah, yüksek yakalı, kolları bileklerime kadar inen. Bu gece Lord Cassian Vane ile tanışacaktım. Ona borcunu ödeyecek kızın yüzünü görmek istiyorsa, görecekti. Ama istediğini elde etmesinin o kadar kolay olmayacağını da bilmeliydi.

Yemek salonu, şatonun doğu kanadındaydı. Uzun, meşe bir masa. Üzerinde titrek mumlar. Duvarlarda, atalarının portreleri—hepsi aynı oksijensiz bakışlarla bana bakıyordu. Masanın en ucunda, sırtı bana dönük bir figür duruyordu.

Lord Cassian Vane.

Kalbim hızlandı. Öfkemi kaybetmemek için derin bir nefes aldım.

"Lord Vane," dedim, sesim taş duvarlarda yankılandı. "Ben Elara. Elara Karan. Sözleşmeyi imzalayan kız."

Dönmedi.

Bir an hiçbir şey olmadı. Sadece denizin uğultusu ve mumların çıtırtısı. Sonra, o kadar alçak ve soğuk bir sesle konuştu ki tüylerim diken diken oldu:

"Otur."

Tek kelime. Emir. Tartışmasız.

Masaya yürüdüm. Her adımda, aramızdaki mesafenin kapandığını hissettim. Ama o hâlâ bana bakmıyordu. Pencereye bakıyordu; dışarıdaki sise, uçuruma, hiçliğe.

Sandalyeye oturdum. Önümde tabaklar duruyordu ama kimse servis yapmamıştı. Ne yemek vardı ne içecek. Sadece ben ve bu adam.

"Benden ne istiyorsunuz?" diye sordum. Sesim, düşündüğümden daha sert çıktı. "Sözleşmeyi imzaladım. Bir yıl boyunca burada kalacağım. Ama hiçbir şey anlatılmadı bana. Ne yapmam bekleniyor?"

Cevap yok.

Onu ilk kez gerçekten inceledim. Uzun boylu, geniş omuzlu, siyah bir takım elbise içinde. Saçları gece kadar koyu, teni ay ışığı kadar soluk. Profili, antik bir madalyonun üzerine kazınmış gibiydi—kusursuz, soğuk ve ulaşılmaz.

Ama asıl ürkütücü olan, gözlerini bana hiç çevirmemesiydi. Beni duyuyor muydu? Beni fark ediyor muydu?

"Lord Vane," dedim tekrar, bu kez sesime sinir karıştı. "Size hitap ediyorum."

Parmakları pencere kenarına dokundu. O kadar hafifçe ki, neredeyse sevgiyle. Sonra, ilk kez—yavaşça—bana döndü.

Gözleri.

Gözleri, karanlığın içinden bakan iki donmuş göl gibiydi. Ne sıcaklık vardı ne merhamet ne de merak. Sadece... boşluk. Beni görüyordu ama görmüyor gibiydi. Tıpkı duvardaki portrelerin beni gördüğü gibi—bir nesne, bir dekor parçası olarak.

"Benden," dedi, sesi o kadar alçak ve düzgündü ki tüylerim ürperdi, "hiçbir şey istemiyorum."

Şaşkınlıkla baktım.

"Sözleşme bir yıl sürecek. Bu süre boyunca şatoda kalacaksınız. Odanız dışındaki kanatların çoğu size kapalı. Personel ihtiyaçlarınızı karşılayacak."

Durdu. Gözleri bir an, bir saniyeliğine, yüzümde gezindi. Sonra tekrar pencereye döndü.

"Benden ne istiyorsun, neden buradayım?" - Bu soruyu sormak istedim. Ama daha ağzımı açmadan, onun konuşması beni susturdu.

"Bir yılın sonunda, borç kapanmış olacak. Ve siz, buradan ve benden, özgür olacaksınız."

Söyleyecek kelime bulamadım. Bu muydu yani? Babamın kanını emen bu adam, beni yanına getirtmiş ve benden... hiçbir şey mi istemiyordu?

Kapı açıldı. Yaşlı kahya içeri girdi, önüme bir kase çorba koydu ve tek kelime etmeden çıktı.

"Afikâr edin," dedi Lord Cassian. Hâlâ bana bakmıyordu. "Yarın görüşürüz."

Ve sonra—o da gitti.

Kapı kapandığında yalnızdım. Masanın başında, soğuk çorbanın başında, devasa ve karanlık şatonun ortasında.

Bir süre öylece oturdum. Sonra, farkında olmadan, ellerim masanın altında kenetlendi. Tırnaklarım avucuma gömüldü.

Bir yıl. Sadece bir yıl. Sonra özgür olacaktım.

Ama o gece, odama döndüğümde ve yağmurun cama vuruşunu dinlerken, aklımda tek bir soru vardı:

Beni neden buraya getirdi? Neden bir kızı hapsediyor ve ondan hiçbir şey istemiyor?

Ve o soğuk, boş gözlerin ardında—gerçekten—ne saklıyordu?

Cevaplar, o gece gelmedi. Sadece denizin uğultusu ve şatonun derinliklerinden gelen, duyulması belki de hiç mümkün olmayan bir fısıltı vardı.

Ama ben, Elara Karan, bu soruların peşini bırakmayacağımı bilerek uyudum.

Bölüm sonu

5 yorum