İçeriğe geç

Valentina Roza

Bölüm 9 · 5 dk okuma

Valentina Roza

Bölüm 9

Zehirli Sarmaşıklar

Hoşgeldiniz!

****



"Sometimes

you're better off alone.."



****

Bölüm 8: Zehirli sarmaşıklar

Sabah uyanmış ve erkenden hazırlanıp kimseye gözükmeden kasabaya inmiştim.

Kasabanın büyük çarşısı o kadar kalabalık ve gürültülüydü ki.. Pazarlık yapmaya çalışırken sesi yüksek çıkanlar, dedikodu yapan leydilerin gülüşme sesleri, küçük çocukların etraf kalabalık iken koşarak oyun oynama sesleri, ürünlerini satabilmek için yüksek sesle kendi ürünlerini övgüye boğanlar..

Bu krallıktan nefret ettiğim, Kralın ailesini ve kendisini yok etmek istediğim doğru. Ancak halk o kadar kendi haline bırakılmıştı ki herhangi bir şeyden haberleri olmadan kendi başlarının çaresine bakıyorlardı ve doğrusu bu konuda çok yeteneklilerdi.

Akşam olana kadar etrafta dolanıp her yere göz atmış, herkesi gözlemlemiştim. Bazı tezgahlarda durmuş bir şeyler yiyerek devam etmiştim turuma.

Dar bir sokağa girmiş Güneş batmadan karanlık ormana gitmeye çalışıyordum. Girdiğim sokakta ilerledikçe bir kadının sesini duyuyordum. Kaşlarımı çatarak yerde sürüklenen uzun kabarık eteğimi avuç içlerime sıkıştırıp yerde sürünerek ses yapmasını engellemiştim. Adımlarımı sessizce atarak bir duvarın arkasına geçip kadına baktığımda bir duvara sinmiş onun etrafını saran adamlara korkuyla bakıyordu.

Ben mi belayı çekiyordum? Bela mı beni çekiyordu?! Adamların sayısı beş olmalıydı yani gördüğüm kadarıyla. Durumu anlamak için onları dinlemeye koyulmuştum.

"Lord Cris, ne demek istiyorsunuz?"

"Numara yapmayı bırak! Sen Scorpius krallığın dan gelen bir hainsin! Prens Ethan'ın kimliğini ifşa etmeden biz seni ifşa ettik. Kraliçe Fiona bu kadar beceriksiz birini gönderdiğine göre yaşlanmış olmalı." duyduklarımla kaşlarım olabildiğince çatılmıştı.

Her şey tesadüf olabilir miydi? Ben gerçekten bela mı çekiyordum? Yoksa bu benden şüphelenen birinin planı falan mıydı?

Onları dinlerken bizden başka birinin olup olmadığını kontrol etmeye çalışıyordum.

"Ben hain değilim! Eğer bana inanmıyorsanız size kanıtlayabilirim!" dediğinde adamlar ona daha çok yaklaşmış ne diyeceğini bekliyordu.

Kadın yüzündeki ani gülümseme ile hançerini çıkarıp karşısındaki adamın kalbine sapladığında kullandığı tekniklerden sanki benim ordumdanmış gibi davranmaya çalışıyordu ama yaptığı küçük hatalardan bile onun benim muhafızlarımdan olmadığı belliydi. O zaman kimdi bu kadın? Adama sapladığı hançeri çıkarıp şaşkınlıkla bakan diğer bir adama saplamaya çalışınca kalan dört adam onun üstüne yürümüş iken kadın hepsine karşılık vermeye çalışıyordu.

Onun fazlasıyla idare etmesine rağmen az önce bıçak saplamaya çalıştığı adam diğerlerine komut vermişti. İki kişi onu kollarından tutup duvara yasladığında kalan iki adam ona vurmaya başlamıştı.

Önümde iki seçenek vardı.

Bu adamları bile alt edemeyen kadını öldürmelerini izlemek.

Veya o adamaları öldürüp onun yaşamasına izin vermek vardı.

İkinci seçenek daha mantıklıydı. Eğer kadın ölürse adamlar bunu herkese yayar ve iki krallığın yaptığı anlaşmaya uymadığı duyulurdu. Bu kraliçe Fionanın sözlerine güvenilmez biri olduğunu bile gösterirdi ki bunun olması demek bir çok krallığın bize olan güvenini sarsardı.

Siyah eteğimin içinden dışardan gözükmeyecek bir şekilde kumaş yırtıp suratıma bağlarken kumaşın yırtılma sesi ile birinin buraya bakmaya çalıştığını görmüştüm.

Duvara daha çok sinerek kumaş parçasını burnumun üzerinden bağlamıştım. Sadece gözlerim ve anlım görünüyordu.

Buraya doğru yaklaşan sadece bir adam vardı. Sanırım diğerleri kadını dövmeye fazlasıyla odaklanmıştı.

Adam duvara kadar yaklaşmış duvarın arkasındaki beni görünce şaşkınlıkla bağıracak iken bir elimle ağzını kapatıp diğer elimle kolundan çekip yanıma gelmesini sağlamıştım. O kaçmaya çalışırken ayağı ile ayağıma basmış kafasını geriye doğru atarak bana arkadan kafa atmaya çalışması ile kafamı çekmiştim. Bu sayede bana değil duvara kafa atmış olmuştu. Kafası kanamaya başlarken elbisenin kemerinde sakladığım kırmızı zümrüt ile bezenmiş olan hançeri boğazını kesmek için kullanmıştım. Boğazını tamamiyle

kestiğim de fışkıran kan bana ters olduğu için karşımızdaki duvara sıçramıştı.

Sakin bir şekilde onun ölmüş bedenini yere bırakıp kadını ölesiye döven adama doğru ilerlemeye başladım bana baktığında üzerinde kan olan hançeri arkama saklamıştım. Ters bir şeyler olduğunu anlayan adam kılıcını kılıfından çıkarıp bana doğru geldiğinde kadını tutan adamlar kadını alıp kaçmaya yelteniyordu.

Arkama sakladığım hançeri bana doğru koşan adamdan uzaklaşarak kadını tutan adamlardan birinin sol omuzuna atıp hançerin onun omzuna girmesini sağlamıştım. Bu onları biraz yavaşlatırdı.

Kılıcını bana sallayan adamın kılıcına ayakkabımın topuğu ile tekme attığımda kılıç benden uzaklaşmıştı. Tekrar bana yaklaşıp kılıç ile vurmaya çalıştığında eğilip kendi etrafımda dönerek ayağımı uzatmıştım.

"Sen, s-sen kimsin?!" Adamın sesinin kısık çıkması ona attığım tekme sayesindeydi.

Adam yere düşerken elindeki kılıcı alıp onun da boğazını kesmiştim. Kılıç kan olup her yere fışkıran kan sayesinde kanın rengine bürünmüştü. İlerde bize şaşkınlıkla bakan iki adam kadını bırakıp kaçacak iken üzerlerine koşup omzuna hançer sapladığıma tekme atmış sonrasında hiçbir yarası olmayan tek adamın kalbine kılıcı geçirmiştim. Kalbinden geçmiş olan kılıcı tutan elim kalp atışlarını hissederken kılıcı çekmiş onun dizlerinin üzerine düşüşünü izlemiştim.

Kadın yüzüne yediği yumruklar yüzünden etrafını göremiyordu sanırım. Bunu fırsat bilip onu başka bir yere ittim ve kaçmaya fırsat bulamayan adamın omzundaki hançerimi çıkarıp kalbine saplayıp çıkardım.

Hepsi ölmüştü. Basit olmuştu çünkü ordudan değillerdi. Sadece bir grup acemilerdi.

Kadın onu ittiğim duvarın yanına oturmuş şişmiş ve kanayan yüzünü elleri ile kapatmıştı. Yanına gidip eteğinin ucu ile hançerimi temizledim ve kılıfına taktıktan sonra tekrardan kemerime sakladım.

Elimdeki Kılıcı da tuttuğum yeri temizleyip kanlı kılıcı sahibinin cesedine verdim.

Ceset soğumaya başlamışken kılıcını avucuna bırakıp boğazını kendi kesmiş izlenimi vermek için kolunu da ona göre ayarlamıştım.

Diğer cesetlerin kılıçlarını da kanlara bulayıp ellerine bırakmıştım. Son olarak tüm cesetleri birbirlerine yakın yerlere taşımış yorgunlukla terimi silmiştim.

Buraya gelen biri aralarında kavga çıkıp birbirlerini öldürdüklerine inanabilirdi.

Kadının gözleri aldığı darbeler yüzünden şişmiş ve görüş açısını daraltmıştı. Yanına gidip koluna girerek benimle beraber yürümesine yardımcı olmuştum.

Uzun ve onun güçlük çekmesi yüzünden yorucu geçen yürüyüşün sonunda karanlık ormana varmıştık.

"Şimdi sana sorular soracağım ve bana doğru cevaplar vereceksin." dediğimde kolunu bırakmıştım. Onu bıraktığım için yere düştüğünde umursamazca konuşmaya devam etmiştim.

"Seni kraliçe Fiona mı yolladı?"

"Ha-hayır!"

"Ben krallığıma ihanet etmem!" dediğinde gözlerimi devirdim.

"Güzel. Peki neden öyleymiş gibi tekniklerini kullanmaya çalıştın?"

"Öyle yapmamı istediler." ne?

"Kimler?"

"Prens Ethan."

"Neden?"

"Bazı şüpheleri vardı. Bu yüzden." diyerek gülümsedi. Bu kadar kolay konuşması normal değildi. Aynı gülmesi gibi.

Kollarından kaldırıp onunla beraber karanlık ormana girdiğimde çığlık atıyordu.

Koluma saplanan bir ok ile ağrı bedenime girerken daha hızlı hareket edip onu Karanlık ormanın derinliklerine getirmiştim.

Zehirli sarmaşıklar etrafımızı sararken bu lanetin gerçek olup olmadığına dair bir şüphe yoktu artık içimde.

Lanet gerçekti ve biz iki kişi canlı olarak girmiş olduğumuz bu ormandan ölü olarak çıkıp çıkmayacağımızı bilmiyorduk.

Zehirli sarmaşıklar bedenlerimizi sarıyor biz nefessiz kalana kadar sıkıyordu..

Nefes alamamaya başladığımı hissedebiliyordum..

Bu bölüm yeni yazılmadı vardı ancak taslakta çok uzun süre bekledi çünkü benim sorunlarım bitmezken düzenlenmemiş bir bölümü atmak istemedim.
Bölüm sonu

1 yorum