İçeriğe geç

Valentina Roza

Bölüm 5 · 5 dk okuma

Valentina Roza

Bölüm 5

Sahte Hayat

Yeniden haftanın sonuna geldik! O zaman sizi bölümle baş başa bırakıyorum!

****



"There's not many people

I'd honestly say

I don't mind losing to

But there's nothing

Like doing nothing"

****

Bölüm 4: Sahte hayat

"Yardımınla bize ihanet eden krallığı ortadan kaldıracağız." dediğinde kaşlarımı çattım..

"Bundan sonra General Roza değil, Ariesli tüccar Mariasın. Üstelik yakında prens Leon'un eşi olacaksın." dediğinde itiraz dolu ve öfke ile bakan gözlerimle karşı çıkmaya çalıştım.

"Majestele-" koyulaşan gözleri ile bana bakıp sözlerine sert sesi ile devam etti.

"Bu hatayı sen yaptın ve bu hatayı bir çıkara dönüştürdüm o yüzden lafımı bölüp saygısızlık yapma!" dediğinde sinirimi yutmaya çalışarak onu dinlemeye başladım.

"Ona iyi davranıp herkesin güvenini kazandıktan, saygıdeğer bir rütbe aldıktan sonra hem prensten hem de kraldan kurtulacaksın. Belirlediğimiz bir günde ise oraya göndereceğim ordu hanedandan kim varsa kurtulup krallığı ele geçirecek ve yıllar sonra intikamımız alınmış olacak." dediğinde elimi çeneme yaslayıp düşündüm.

"Peki ya sandığımızın aksine, prens Leon Maria'dan hoşlanmıyor sadece prenses Almira ile evlenmemek için Mariayı kullanıyorsa?" dediğimde omzuma dokundu.

"Senden hoşlanacaktır, o adam seni görünce kesinllikle evlenecektir. Üstelik prens Ethan da var, bir şekilde orada prenses olman gerek!" dediğinde kaşlarımı çattım.

"Nasıl bu kadar eminsiniz her şeyin iyi olacağından?" dediğimde gülümsedi ve elini çeneme koyup çenemi kaldırdı.

"Çünkü seni ben doğurdum, Roza. Hata yapman gibi bir olasılık yok. Birazdan zırhını ve kılıcını bırakıp odana kilit vur. Halktan bir kadın gibi giyinip yüzünü kapat, bir at arabası seni Aries'e götürecek. Prens Ethanın ordusundan gönderdiği şövalyeler seni arayıp bulduklarında plana başlamış olacağız. Sakın bir hata yapma yoksa -" dediğinde kaşlarımı çatarak ayağa kalktım.

"Kardeşin Carrol'u korumayı bırakırım." dediğinde kaşlarımı çattım.

"Bir daha sakın beni onunla tehdit etme.." dediğimde sinirlenmemden zevk alarak her zamanki penceresinin yanına yaklaştı.

Carrol, onun kızı değildi.. Carrol benim babamla aynı hastalığa sahip sarayın bahçesinde bulduğum küçük bir bebekti ve naif biriydi. Annem daha o küçük yaşımda beni ilk kez tehdit etmişti.

"O kıza bakıp iyileştirebilirim ama bir şartım var." dediğinde hayatımın iplerini onun eline vereceğimden habersizce teklifini dinleyip kabul etmiştim.

"Eğer prenses olduğunu herkesten saklayıp içindeki-" sözlerinin gerisini hatırlayamamamla kaşlarımı daha çok çattım.

Hep bu cümleye kadar hatırlıyor sonrasında ise ne dediğini hatırlamıyordum evet çok saçmaydı ama ne zaman hatırlamaya çalışsam başıma giren bir basınç ile yorgun düşüyordum.

Çıkmak için kapıya yöneldiğimde arkamdan seslendi.

"Orda kara orman diye bahsedilen bir yer var eğer her güneşin batışında orda olursan sana göndereceğim mektupları oradaki kuş sayesinde alabilirsin." dediğinde sinirle zırhı kafama geçirip kapıyı tıklattım ve şövalyeler açınca dışarı çıktım.

Carrol olmasaydı bunu kabul etmezdim ama onun acı çekme ihtimali bile beni çok kötü hissettiriyordu.

Odama girip üzerime kahve tonlarında uzun bir elbise geçirip belime kalın bir kemer taktım ve yüzümü örtecek şekilde kahverengi şalı yüzüme sardım ve açıkta kalan saçlarım belime ulaşırken sardığım şal saçlarımın bir kısmı ile yüzümün yarısını kapatmış sadece siyah gözlerimin açıkta kalmasını sağlamıştı.

Küçük bir hançeri alıp belimdeki büyük ve göğsüme yetişen kalın kemerin içine sıkıştırdım. Uçuş uçuş elbisenin beyaz kısımlarında yani büyük kol kısmından içeri de bir bıçak sakladım ve ucu sivri olan gümüş bir tokayı şal sabit kalsın diye başıma yerleştirdim.

Dizlerime kadar uzanan kahverengi botlarımı da giydim ve dolabın içerisine zırhımı bıraktım sonrasında kılıcımın kılıfını öpüp zırhın yanına bıraktım.

Odanın kapılarına büyük kilidi vurdum sonrasında hızlıca odamın yanındaki odaya ilerledim. Öksürükler eşliğinde kapıyı açan Carrol ile hızlıca içeriye girip kapıyı kilitledim ve yatağının yanındaki masaya ilerledim. Beze sarılı ilaçla bir bardak su götürüp içmesini sağladıktan sonra yatağa uzanmasına yardım ettim.

"İlaçlarını aksatıyor musun?" dediğimde zoraki gülümsemesi ile konuştu.

"Hayır, merak etme iyiyim." dediğinde beyazlamış teni, morarmış göz altları aynı şeyi söylemiyordu. Carrol, diğer krallıklarda anlatılan prenseslere benziyordu. Zayıf, sarı saçlı, mavi gözlü ve iyilik yapmayı seven kalbi bazen kendimden iğrenmeme sebep oluyordu.

Onun masumluğu ve iyi kalbi karşısında kan döken, insanların canına kıyan ben, siyah saçları ve gözleri ile karanlığı anımsatıyordum. Biz çok zıt olan iki kardeştik. Onun benim için Ellen'dan farkı yoktu. Kardeş olmamız için onun Kraliçe Fiona'nın öz kızı olmasına da gerek yoktu. O her şeyden habersiz masum biriydi sadece..

Yanağını ve saçlarını okşayıp konuştum.

"Uzun bir süre burada olamayabilirim. Gizli bir emir verildi ve ben dönene kadar kendine iyi bakmanı istiyorum." dediğimde endişeli gözleri ile yardımımla doğruldu ve sıkıca zayıf kollarını bana sardı.

"Abla, buraya tek bir yaran olmadan ve çok vakit geçmeden dön olur mu?" dediğinde derin bir nefes alarak sırtını sıvazladım.

"Endişelenme Carrol, basit bir görev. Bu mektubu Ellen'a ver." diyerek ona beyaz ve mühür ile kapatılmış zarfı uzattım. Mektupta acele ile ona Carrola bakması ve benim bir süreliğine gitmem gerektiğini yazıp vedalaşmıştım.

Carrol ile vedalaşıp odadan çıktım ve hızlı adımlarla kimse görmeden sarayın arka bahçesine doğru ilerledim.

Yeşil çimenlerin bittiği yerde yani toprak yolda gördüğüm at arabasına hızla binip ilerledik. Yarın oraya ulaşmış olurduk, eğer mola vermez isek bu gece bile ulaşabilirdik.

______________________________

Beni gece saatlerinde bir ormanda bırakan at arabasından inip karmaşaya doğru ilerledim. Görevlendirdiğim kişiler burayı çok güzel bir yere çevirmişlerdi ancak insanlar kalabalık ve karmaşa içerisindeydi.

Bir kaç gün önce ateşe verilmiş yerlerde çadırlar kurulmuş ve insanlar tedavi ediliyordu. Her yerde ise Krallığımızın simgesi, bayrağı vardı.

Etrafta dolaşan ve her kadının yüzünü inceleyen askerler kesinlikle Ethan'ın gönderdikleriydi. Leon'un sanırım bu konuda yetkisi yoktu. Hızla bir ağacın arkasına saklandım ve başımdaki şalı çıkarıp üzerime bağladım. Açık kalan saçlarımın yarısını tepede ucu keskin gümüş iğne toka ile topladıktan sonra sanki hep buradaymış gibi görünmek için diğer insanların yüzündeki tozlardan kendi suratımda da oluşturdum. Yerde bulduğum yanmış odun parçasının üzerinde oluşan kömürü elime yaydım ve elimin tersi ile yanaklarıma, anlıma kömürü bulaştırdım. Kalanı da elbisenin kollarına ve eteğine bulaştırıp benden uzak bir yere fırlattım.

Sonrasında ise derin bir nefes alıp ağacın arkasından çıktım. Onlara belli etmeden onların yanındaki su kuyusuna ilerlediğimde bir adam sıkıca kolumu kavradı ve yüzümü inceledi. Şaşkın ifadesi ile portreyi açıp tekrar baktığında kolumu bırakıp kibar denilebilecek bir şekilde konuştu. Bu ani değişimi tuhaf hissettirmişti.

"Siz, tüccar Maria mısınız?" dediğinde hiç istemeyerek konuştum.

"Evet benim. Siz kimsiniz?" dediğimde arkamdaki askerlere işaret verip at arabasını işaret etti.

"Biz veliaht prens Ethan'ın sizi bulmamız için görevlendirdiği şövalyeleriz." dediğinde yalandan bir ifade ile kaşlarımı çatarak şaşkın çıkarmaya çalıştığım ses ile konuştum.

"Veliaht prens Ethan ile daha önce görüşmedim. Ben olduğuma emin misiniz?" dediğimde benden emin olup beni arabaya bindirdiler ve yeniden uzun bir yolculuğa başladık. İki gün sonra varacağımız yere ilk defa gidiyordum üstelik prens Leon yüzünden.

Onu ve ailesini öldürüp hızlıca onlardan kurtulmalıydım yoksa bu adama sabredemezdim..

Gelecek bölümde Prens Leon ile tanışacaksınız.

Lütfen oy verip bol bol yorum yapın.

Bir de tarihi kurgu seven arkadaşlarınız varsa etiketleyebilirsiniz;) desteğinize hayır demem(。•̀ᴗ-)✧

Gelecek Çarşamba günü görüşmek üzere! Kendinize iyi bakın ve bol bol güldüğünüz bir hafta sonu yaşayın!
Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.