Sahne- Sarılı Azapların Ayrı Tutulur Sanması
Mekan- Zulmün Zalimden Alındığı Yer
Kişiler- Zaptedilenle Siyaha Dönenler
Zaman- Hemen Sonra Vakti
BÖLÜM: Altı
Adreanna’dan
Elimde bir et parçası, kan dolu kovayla içerimin tüm duvarlarını temizliyordum. Gücü yetmeyen tanrının elindeki zayıflığı ölçüyordu. Koruma gözlerindeki yeşilin azim içindeki aydınlığını üzerime dikmiş benden gelecek için adımlar istiyordu. Ne var ki topalı bile elinden kaçırmış fikirlerim bin bir ayak peşine düşmüştü. Ne yapacağımı bilmiyordum ama ne yapmayacağımdan emindim.
Çukuru altında kapatan arabaya doğru ilerlemeye başladığımda korumada yanımdaydı. Omuz başları arasındaki uzak mesafeyi sıkı kaslarının doldurduğunu gergin duran gömleğinden anlaşılabiliyordu. Neye gittiği bilmeden yol alırken ciğerindeki oksijeni itip sanki zamanı geldiğinde kullanacak gibi kilit vuruyordu. Annem gitmişti, beni yavaşlatabilirdi. İyi yönünden bakmak yeni adet edinmeye başladığım, kalbimin tuzlu suyla tanışmaya başladığı adet gibiydi. İyi olacağı düşüncesine teslimiyet gösterirken başımda dolanan şeytanın aptallık ettiğimi söylemesi içten içe öfkeleniyordu.
Jason’ın boğazından jiletle çıkar gibi parçalanarak çıkan sesinde adımı duymak damarlarımı genişletiyordu. Çukurun boğuklaştırdığı sesini duymak kanımı hızlandırırken içimden kör bıçakla deşip çıkardığımı düşündüğüm korkunun varlığını hissettiriyordu.
Ondan korkuyor muydum? Hâlâ mı, yoksa eksiden kalma mı?
Artık atladığım uçurumun dönüşü yokken ve düşerken nefesi bol almanın gereğini duymuyordum. Jason artık hayatına böyle devam edecekti, hemde ne pahasına olursa olsun. Onun yaşamı Büyük Adler’a sadece para için gereksede benim için, içinde neler olduğunu düşünmeden elimi çekeceğim nefes değildi.
“Çukuru açalım.” diyerek başımla arabayı gösterdiğimde koruma ne yapması gerektiğini anlamıştı. Pürüzlü teninde esmermiş hissi veren koyu kahverengi kaşlarını kaldırdı. Emin olup olmadığımı sorgularken bana yönelttiği şüphenin bin çocuğu içimde yuva yapmıştı.
Onu orada ne zaman kadar tutacak olduğum belirsizdi. Altı saat sonra ilacını vermek istediğimde bir kapak gibi çukuru kapatan araba zaten üzerinden kaldırılacaktı. Onu bir an önce oradan çıkarıp zincirlerini ve iplerini çözmeden bir yere sabitlemeliydik elbet ağzından bir lokma ya da bir yudum geçecekti. Onun içinde de ilacın günlük dozu kanına gidecekti.
Başımı sallayıp onu onayladığımda anahtarı üzerindeki arabaya binerken bende belimden silahı çıkardım. Dikkatli olmasını söylememe gerek yoktu. Dar çukurun üzerinde tekerleklerin hareket etmeden sadece düz ilerlemesi gerekliydi, yoksa çukura düşerdi. Benim gecede park ettiğimi gündüz çekmesi zor olmasa gerek.
Silahı iki elim arasında sıkıca tutarken bunun bir güç olmadığını biliyordum. Yaşamının teminatı annemin hayatıydı. Bu büyük kumarı kabul ederken zaten elimin onun canında olmayacağını biliyordum.
Ben sadistin kızı değilim onun kızı olduğumu ve damlarımdaki kanı ondan taşıdığımı gösteren ilk belirti onu öldürmem olurdu. Bir ölümün bir şey yapmayacağı hatta bununla kim bilir hangi insanları kurtaracağım beynimin önünde en parlak ve en değerli benliğimle yazılıyken karşıma dikileni yok sayamıyordum.
Şeytanın azapları meleklerin varlıklarıysa ben melek doğurmalıyım. Melek olmayacak kadar kirdeyim, belki kanda doğdum ama ben meleklerin şeytan doğurduğunu gördüğümde var edebileceğim meleğe çoktan aşık olmuştum.
Çocukken canlı ve güçlü olan öldürme isteğimi her şeyden net hatırlıyorum. Ona defalarca vurduğumu karşı koyduğumu ve adını bağırıp öldürmek istediğimi, en büyük arzumun en yüksek yere taşıdığı hissimle hep hatırlıyordum. Ama büyüyünce öyle olmadı, zaten onu yapmamı istediğini iyi anladım. Ona beni öldürmesi için sebepler vermeliydim. Silinebilir olmak içinse dediğini yapıp hayalet olmalıydım. Jason’ı öldürmek adlı sonat hiç dinlenmemeliydi.
Koruma arabayı çalıştırdığında motorun sesi vahşetin ulu sessizliğini yaralayarak kan içindeki keskin yaraların üstünü renklendirdi. Araba yavaşça ilerlediğinde geceden içine hapsettiğimiz karanlık ilk kaçan oldu. Nemine güneş değmediği için koyu renkteki toprağın üzerinde ıslaklık vardı. Araba biraz daha ilerledi ve zincirlerin sesi ile onu bize açtı.
Bileklerinden kalın halkalı ve sıkı bağlanmış zincirlerle zaptedilmiş gibi görünmüyordu. Onu tutan her zincir halkası onun adını ve gücünü bağırır gibi duruyordu. Yüzünü toprağa vermiş benim gibi silahla bekleyen güneş ışığı benden önce davranmıştı. Gözleri karanlığa alışkınlığının üzerinden geçemezken gözlerini sımsıkı yummuştu. Toprak üstüne başına bulaşmışken saçlarının arasında beliriyordu.
Toprak bir döngünün Havva Anası ve Azrail’iydi...
Toprak tanrının doğurduğunu yutarken ve ölü diye verirken kimisini şeytana, en önce kendine çekip içinden geçiriyordu. Jason kaç kişiyi şeytanın sivri tırnaklı parmaklarının arasından geçirip avucuna bırakmıştı. Şimdi kendi o parmaklar arasında esirdi. Koruma sesini usulca içine geri çeken motoru kapatıp arabadan indiğinde bir mırıldama vardı. Jason’ın kollarındaki zincirler arabanın altına kilitliydi. Araba ilerleyince yüzünü toprağa verip kollarını çeken zincirler nedeniyle karşı koyuyordu.
Gri bir dumanın içinde şeytanın bacasından çıkan mırıltı, kulaklarıma ulaşana kadar her üstünden geçtiğine rengini bulaştırmıştı. Şeytanın sobasından ismimin yandığını daha anlaşılır olarak duydum.
Jason her harfe bin işkencenin acısını ezip bin azabın kılığından geçiriyordu. Sesi her ismimi söylediğinde bir öncekine göre daha fazla çıkmaya başladı. Sonunda kulaklarımın perdesine çivi takıp yırtmak ister gibi bağırmıştı.
“Adreanna!”
Ve onun ağzında ben kaçıncı kez adımı duyduğumu bilmezken, ellerimdeki silahın titrek hareketlerimle sallandığını fark ettim. Acele acele ördüğüm cesaret duvarları daha onun sesiyle yıkılmaya başlamıştı. Kuruyup sağlamlaşmasını izin vermeyen zaman yine bana karşı savaştı. Jason yüzünü köşesinden çıkarıp öfkesinden son seslenişini de gerçekleştirdi. “Adreanna sen artık bir ölüsün!” diye bağırdı.
Tamamıyla bana dönüp artık yanımda olmayan güneş ışığının bıçaklarından acı hissetmeyerek yüzüme baktı. Yüzüne bulaşan ıslak toprak solgun kül rengi teninde koca lekeler gibiydi. Ama mavi gözleri; damarları yırtıp kanları serecek, dişlerle; bir beden parçalayacak gibi canlı ve her şeye hazırdı. Vahşilik onun yaptıklarından önce ruhunda var olmuş benliğiydi. Cinayetleri değil onun vahşeti, bakışları ve ruhuydu.
Bir sonraki kurbanı ben gibi bakarken boğazıma tıkanmış taş sertliğindeki yumruyu yutkunup âdemelmamdan aşağıya ittim. Dahada hissettim bedenimi ve daha dinç durup kendimi toparladım. Çukurda çok debelendiği her halinden belliydi. Gücünü kaybetmiş gibi durmazken dudakları kıvrıldı.
“Seni öldüreceğim.”
Fısıltısı gözbebeklerimi titretirken gözlerimi kaçırdım. Ayaklandı, bende korumaya dönüp hazır olmasını belli eden bir bakış attım. Bir ucu arabanın altına diğeri Jason’ın ellerine bağlı zincilerin başına gitti. Onlara tutunup kendini yukarı çıkardığında hemen harekete geçecekti.
Jason ayakları üzerinde durduğunda zincirlere yönelmek yerine boğazından çıkan hırıltılar ile zinciri çekip yaklaşabildiği kadar bana uzanmaya çalıştı. Fakat bana uzak kaldı, bu onu dahada çıldırmış bir hale getirdi. Çukur daha derin kazdığı için kendine sinirleniyor mu diye merak ederken vahşi bir hayvandan farksız davranıyordu. Toprağı tekmeleyip küfürler ederek bileğindekini çözmeye kalkıştığında fark ettiğim şey gücünün fazlasıyla yerinde olmasına rağmen zekasını ilaç şu anlık uyutuyordu.
Sanki içindeki farklı güç, derisini bölüp tüm vücudunu kanla bırakarak dışarı çıkmak istiyordu. İçinde kaldıkçada tüm organlarını parçalıyordu. Dayanılmaz bir acı içerisinde olduğunu fark edebiliyordum. Dehşete düşmüş koruma, kocaman gözlerinde beliren hayretle Jason’ı izlerken ona yapması gereken yeni komutu söyledim.
“Onu yukarı çek.”
Derin bir nefesi içine alan koruma eğilip gergin olan zinciri çekmeye başladı. İri cüssesindeki tüm gücü kullanmadan çekiyormuş gibi gözüksede hemen Jason’ı hareketlendirmişti.
Kollarında çekilen Jason, ne kadar direnmeye çalışsada ayakları kayıyor ve ona taraf gidiyordu, yavaşça yukarı çekiliyordu. Zincirlerin kül rengindeki teninde değdiği yer beyazlıkla delinirmiş gibi sıkı sıkıya kavramıştı. Parmak boğumları gibi bilekleride beyazlaştı. Daha fazla karşı koyamacağını anlayan Jason namlunun takibinde çukurdan çıkmak için ayaklarını kenarlarına bastırdı. Artık çıkmak için çaba gösteriyordu. Korumanın çektiği zinciri kurtarma halatı zannedermiş gibi hevesle tutunup tırmanmaya devam etti. Aklından neler geçtiğini anlamışken elimden tehtit bile olamayan silahı hızla belime soktum.
Koruma yüzünü buruşturup bileğine bir kat doladığı zincirle onu çekerken aslından Jason’a çekildiğinin farkında değildi. Jason ona çekiliyordu ve bunda gönüllü olmasının nedeni vahşiliğini doyurmak istemesiydi. Dişlerinin birbirine nasıl kenetlenip bir kurt gibi hırladığını ben buradan fark ederken koruma sadece çekmeye odaklanmıştı. Kaslarımın gerginlikten dolayı katılaşmaya başladığına adım attığım anda farkına vardım. Diğer taraftan yürümeye başladım. Jason çukurdan çıkmıştı, korumada yapmaması gerekeni yapıp zincirleri ellerinden bırakmıştı.
Onlara doğru yaklaşıp “Jason!” diye bağırdığımda sesimdeki güç ilk kez doğumun değilde büyümenin aşamasındaydı. Ben artık anlık güç doğumundan değil, varlığımdan besleniyordum. Yavaşça kafasını bana çevirip titreyen dudaklarından tekrar kin dolu fısıltılarla adımı duyurdu. Attığım her adıma karşılık o da attı. Yumruğumu şimdiden sıkıp kemiklerimi birbiri içine geçirir gibi daha sert olmaları için zorlarken canımın ince acısını öfkem kamçılıyorlardı. Büyük Adler’ın sözleri kulaklarımda geziniyordu.
Sadistin zaptetmeye çalışan sadistin kızı... Bence babasından daha tehlikeli biri olmalı.
Cehennemi ateşle yakan bir aptal mıydım? Her kimsem şeytanın boğazına çökeceğim kesindi.
Beni zayıf bularak attığı her adımın hakkını sormak istedim. Ve tabii gücümü de ona göstermek istiyordum. Bana yaklaşmak için attığı son adımından sonra yanağına yumruğumu indirdim. Cehennemin kapısında durup, kapıdaki tokmakla oynayan bir kız olmayacaktım. Eğer tüm gücüne yaşama ve ölüme karar verebilmesiyle sahip oluyorsa, istersem onu öldürecek olmamı bedenine yazmalıydım.
Yumruğumla sendelerken çocukluğumu geçirdim göğüs kafesinin ortasına. Ayaklarının altına almıştı ya hayatımı... Bende ayağımın altıyla vurdum göğsüne.
Geriye savurduğumun, geriye çöküşünü izleyecektim. Fakat ruhundaki şeytanlar onlara olan hesaplarımı tersine çevirdi. Göğsüne attığım tekme sonrası onun gibi yeri boyladım. Kısa çimenlere sırt üstü serilirken kalkmak için yana döndüm ve toprağı avuçladım. Nisanın toprağı ikimizi de istemişti. Jason’da kalkmaya çalışıyordu.
Jason damarlarının içinde sürünen yılanlar ve boğazının ortasında dövülen bir kurt varmış gibi tüm hayvanlığının sesini dudaklarının arasından hırıltıyla yükseltiyordu. Avuçlarımı toprağa yaslayıp kalkmaya yeltenmişken sürünerek bana ulaşmaya çalışıyordu. Hareketlerinin sesi bağlı olduğu ispiyoncu zincirlerle beni bilgilendirdi.
Ayak bileğimden yakalayıp kendine çekerken, tül rengi parmaklarını saplarcasına ayağıma geçirdi. Toprağa sırtımı verip ona baktığımda dişlerinin arasındaki ölümün sahte şevkatini gösterdi. Ondan kurtulmak için bacaklarımı hareket ettirip çırpınıyordum. Artık cesurum derken korkuyor muydum?
Ölümden neden korkar insanlar? Ben çok düşündüm... Ben neden korkuyorum ölümden? Tanrı gerçekten beni yanına alacak mıydı bilmiyordum. Fakat ölmek yaşanların haddine olmalıydı. Bana onu bulaştırmaları şeytanın vazifesi değildi.
Tüm suç masaldaki Kâbil’in ise, laneti o bulaştırdıysa insanlara... Jason sadece kehanetin bir göstergesiyse ve ben bir parça büyüysem... Tanrı kimi cezalandıracağı konusunda emin miydi?
Koruma bize doğru yaklaştığında elimi kaldırıp onu durdurdum. Cesur olmalıydım ve güçlü. Jason kadar güçlü. Ölüm meleğini eli boş gönderen biri ölüme karar veren birinden güçlü olabilirdi. Kafamın içine aniden giren her fikir gibi bu da hemen işlem görmeye başladı. Jason ayak bileğimi bırakıp üstüme atılırken direnmeyi bıraktım. Zincirleri ve sivri bıçak parmaklarıyla birlikte saniyeler içinde boğazıma çöktü.
Yaşamımı onun göğsüne vurmuşken beni çeken toprağa uzanmıştım. Boğazımı sıkan eller yerine bir parça çimen ve bir parça toprağa sapladım avuçlarımı. Yüzü toprağa bulanmış gözleri deli bir açlık içinde ölüm saçan mavileri ile parmaklarını daha da sıkılaştırdı boynumda.
Nefes borumu çekmeye başladığında nefessizlik bitmişti. Açılan ağzımdan derin hırıltılar geliyordu. Radyodaki ses kulağıma geliyordu. Gözlerim yuvalarında fırlayacakken yeri dövüp kaldıran yağmurun toprağı gibi bedenim havalanıyordu.
Boynumun kemikleri arasında onun parmaklarını daha da net hissediyordum. Ciğerlerim havaya kalkmaya çalışırken avuçladığım toprağıda çimenide tırnaklarımla söktüm yerlerinden. Gözlerim arkaya kaymaya başladığında Jason’ın parmakları aniden yok oldu. Yine de nefes girmedi içime...
Bedenim çırpınıyordu ama ruhumda bir kıpırtı yoktu. Tanrı artık korkmadığımı anlasın diye dik duruyordum. Ölüm meleği bedenimi götüremeyecekti. Bedenim kendi içinden darbelerle dövülürken ruhum, masaldaki Hâbil’in sonunu yaşayan soyu gibi görünüyordu. Oysa ruhummasaldaki Kâbil’in tahtındaydı.
Bedenimi nefessizlik sıkıştırırken bir hayvanın içgüdüsel yaşamı içinde tek yudum hava için ağzım açık yalvarıyordum. Ama ruhum bunları soğukkanlı anlatacak kadar sakindi. Ve o an anladım. İnsanın vahşeti ruhunda olurmuş. Bedenini ruhundan ayıracak kadar kendinden kendini çıkarıp üstün olduğuna kanaat getirdiğinde güce erişebiliyormuş. Sonra zavallı her yanını öldürmek geliyordur içinden ve herhalde sonra katletmeye başlıyorsun.
Benim ilk cinayetim kendim oluyordu. Kendimi öldürebilecek bir gücü tanrımı verdi yoksa onun bile bundan haberi yok mu bilmiyorum ama... Artık ruhumun her an giymek için tahtının kenarına astığı kaftanın sadistlik olduğunu görebiliyordum. Ölmüş müdüm ben? Kendimi öldürttüm mü acaba?
Hafifledim yavaşça bedenimin genişlediğini hissettim. Bir yudum nefes için ağzımı açmışken gözlerimin kapanmasına engel olacak o tek şeyin nefes olduğuna yüzde yüz emindim. Kipriklerim kipriklerime düştü. Ölüyordum ama ruhum çok sakindi. Belki de çoktan öldüm diye. Bunları sakince masal niyetine şeytanlara ve meleklere anlatacak kadar. Ve daldım, galiba derine...
***
Alex genç kıza yardım etmek için elini hızlı tutmaya çalışarak boğuştuğu Jason’dan kurtulmaya çalıştı. Fakat elleri bağlı olan adam zincilerini demir tokmağa çevirip silah yaparak ona vuruyordu. Böyle bir dezavantajı avantaja çeviren Jason’ın ölmesinden ya da ciddi yaralar almasından çekinmeyerek karşılık verdi. Jason bağlı olsada bunu umursamıyordu tanımdığı genç adamı öldürecekti, tırnaklarıyla yapamazsa nabzı atan eti dişleri ile koparırdı. Boğazını yırtarak bağırıp ona doğru düşünmeden koşarken Alex belindeki silahı çıkarıp anını kolladı. Ona daha fazla yaklaştığında silahın tersini kafasına geçirdi.
Metalın kemikle burun buruna gelişi ve herkesi susturan sesi ile Jason beynine yayılan dalgalı acıyı, bıçak kesiği kadar hızlı hissetti. Dalga geri çekilirken tüm hislerinide zihin denizine götürdü. Mavi gözleri odaklandığı yerden boşluğa kaydıktan sonra usulca kapandı. Bedenine hükmü yok olunca yere yığıldı. Kızının bir kaç adım ötesinde...
Alex derin bir nefes alıp etrafına bakındığında yerde baygın yatan baba kızı gördü. O an içinde bulunduğu durumu anladı. Artık bir korumadan farklı olacaktı. Bu durum neyse kesinlikle istemeyerek de olsa onun parçası olmuştu.
***
Ertesi Gün
Adreanna gözlerini açtığında gözlerinde net görüntüler yoktu. Etraftaki boz aydınlıktan sabahın ilk saatleri olduğunu düşünüyordu. Zihin zamandan sonra mekanı bilmek isterdi. Nerede olduğunu anlamak için gözlerini büyütünce bu hareket başında bir sızıyı doğurdu. Yutkunmak istediğinde biri boğazına kilit vurmuş ve dikenli tel asmıştı sanki.
Yavaşça yerinden doğrulup etrafa baktı tanıyamadığı tavan bakmaya bile fırsat bulamadığı yeni odasına aitti. Başındaki ağrı onu normal bir sabaha uyanmış gibi sakin durmasına sebep oluyordu. Bir kaç dakika sonra dün olanları hatırladı.
Ayaklanıp odasının ortasına bacaklarının güçsüzlüğü ile yalpalayarak ulaştı. Bir hortumla içine çeker gibi havayı ciğerine çekti. Ondan sonra neler olduğunu bilmiyordu ve tahminleri arasındaki kötü ihtimaller onu diriltmeye yetti.
Jason çoktan buradan götürülmüş, Büyük Adler onu yanına aldırmış ve kendi işini hallediyor olabilirdi. Küçükte olsa Jason’ın zincirlerden kurtulma ihtimalini düşündüğünde burada böyle yatıyor olmayacağına emin olduğu için hemen eliyordu.
Korku bedenine ve beynine büyük bir dinçlik verdi. Hızla kendine gelip aşağıya indi. Kalp atışının sesi kulaklarındaydı. Jason'ın serbest kalma ihtimali ne büyük korkuydu onun için. Bu ihtimalle neden ölmediğine, acaba gerçekte ölmüş olma ihtimalini bile o kısacık zamandan aklına getirdi.
Merdivenlerin sonuna geldiğinde yavaşladı. Dikkat kesilip etrafa bakmaya başladığında kalbinin sesini salondan gelen bir ses mağlup etti. Korkuyla o yöne döndüğünde adım atmakta kararsızdı. Kendine hakim olamayıp bir adım atarak kapıya yaklaştı. Eli yavaşça kulpa yükselirken kapının beklemediği bir anda açılması onu geriye doğru sıçrattı. Halıya takılan Adreanna sendeledi ve refleksi o an sadece düşmek konusunda endişeye sevk etmişti.
Elini kavrayıp çeken kişi sonrasında meselesi oldu. Onu hızıyla düşmekten kurtaran kişiye gözbebekleri büyüyerek döndü. Karşısında korumayı gördüğünde afallamıştı, kendini toparlayıp ayaklarının üzerinde durdu.
Koruma endişe içinde genç kızı yakaladığı bileğini bırakıp yaklaştı. “Başın mı döndü?” Ona cevap veremeyecek kadar şaşkındı. Burada olmasını hangi duygunun üzerine bırakacağını bilmiyordu. Zihni bu ipucu ile bir yere varamıyordu. Onun hızlı olması, düşmeden onu yakalaması küçük bir hayranlık doğurdu.
Afallamış suratını iki yana sallayıp attıktan sonra eski ciddiyetine geri döndü. “Jason nerede?”
Genç adam kafasında birbirini kovalayan düşüncelerini ve kemiren konuları sakince beyninde dondurdu. Baş parmağı ile arkasını işaret etti.
“İçeride.”
Salonda olması bu denli sessizliği yutup katledecekken çıt bile çıkmıyordu. Adreanna garipsedi, buruşturduğu yüzüne yansıdığında alnında çizgiler bırakarak salona doğru ilerledi. Kapıyı aralayıp onun ne durumda olduğuna merakla baktı.
Sandalyenin üzerinde oturtulmuş Jason’ın elleri ve ayakları halatla sıkı sıkıya bağlamıştı. Bunun yetmediğimi gösterir gibi de bir halat onunla sandalyeyi bir kılarak dolanmıştı. Başı önüne düşmüş dün yaptığı saldırının aksine güçsüz gözüküyordu.
Onun bakışlarını bölen Alex arkasından kısık sesle konuştu. “Dünden beridir ağzına hiçbir şey girmedi.” Onun için endişelendiğini fısıldayan bir tınıyı sezdiğinde geriye çekilip kapıyı kapattı.
Ondan uzun adama hafif çenesini kaldırarak bakışlarını gözlerine ulaştığında soğukluğunu üfledi. “Elbet bir şey yiyecek ve içecektir.”
Bunu derken midesindeki boşluğun karnına baskısını ve ağzındaki ekşi tadın varlığını daha net hissediyordu. Ona şüphelerle bakan Alex’i arkasında bırakıp iki gün önce yaptığı alışverişin hazırcılığla mutfağa girdi. Dolabı açıp direk ağzına atacağı hazır yiyecekleri eline depolamaya başladı. Hareketleri açlığın isteği ve düşünmesi gerekenlerin baskısıyla hızlanmıştı.
Dün Jason’a kendini öldürebilmesi için vermişti. Ve ölüm meleğinden kaçmıştı, onu Tanrının huzuruna eli boş göndermişti. Masaya oturup aldıklarını ağzına tıkıştırdı. Şimdi kendini doğuracak güçte olduğunu kanıtlamışken artık her şeyi istiyordu. Yeni bir hayatı, annesini ve onlara yaşatılanların bedelini istiyordu. Meleğin sözü lanet gibi üzerlerine yeşersin istiyordu.
Her lanet kehanetlerini serperken yeryüzüne kara çalardı, buna inanırdı. Kehaneti melek başlattıysa, lanette kusursuz bir canlı gibi yeşermeli ve hayata ait olmalıydı. Aynı tanrının gönderdiği elçilerin kullarından olması gibi... Lanet yeşermeli ve onların hayatından olmalı.
Artık bu ani görevi ve bilinmez işleyişi nedeniyle sinirlenen Alex, genç kızın ardından mutfağa girdi. Eline aldıkları arada yerken tezgaha dizen genç kıza karşı, içinde bastırmaya çalıştığı öfkesinin kafasını çıkarmadan sordu.
“İlacı tekrar ona nasıl vereceğiz?”
Adreanna dünkü konuşmalarında geçen yaban dürüstlük kelimesini ağzına bir şeyler attıktan sonra yine evcil kıldı. “Dürüst olmak ilk şartımızdı öyle değil mi? Öyleyse yine söyleyeyim bilmiyorum.” Bildiği şey babasının onun elinden bir daha bir şey yiyip içmeyeceğiydi. Alex bu cevaptan sıkılmıştı hem bir planı olmayıp hemde bu iş için herkesi karşına alan Adreanna'ya sert bir üslupla konuştu.
“Ne yapacağını bilmiyorsan pes et o zaman?”
Elindeki yiyeceği gerisin geri yerine bırakan Adreanna öfkeyi, dudaklarını sertçe birbirine bastırarak göstermekten son anda vazgeçip sahte sakinlik gösterisinde bulundu.
“Ben ne yapacağımı biliyorum. Bilmediğim şey nasıl yapacağım...”
Hayatları hakkında herhangi bir şey bilmeyen yabancının sadece koruma olarak işini yapması yeterli gelirdi. Gereksiz tutumları ve sürekli daraltan soruları Adreanna’yı sıkacağa benziyordu. Açıklama yapmak gibi değer verdiği konuşmayı annesinden başka kimseye yapmamıştı. Büyük Adler’ın işçisine yapmak istemiyordu. Sadece emir verdi ne de olsa işini yapıp parasını alacaktı.
“Onu güçsüz düşene kadar böyle tut. Yemesi veya içmesi için bir şey verme. En son dün değil, ondan önceki gün yemek yedi, yaşamak için bir şey yemek zorunda. Ben diyene kadar hiçbir şey vermeyeceksin.”
Yemekten vazgeçip iştahı kaçtığında korumanın yanından geçip mutfaktan çıktı. Alex arkasından bakıp kendinden küçük olan kızın böyle küstahça emir vermesine sinirlenerek sadece “Emredersin!” diyebildi. Bu işe bulaştıran patronuna daha çok söylenmesi gerekirdi.
***
Bir gün daha geçmişti... Cehennemde yananların külleri gökyüzüne serpilmişken insanlar ilkbaharın yerini soruyorlardı. Adreanna bahçeye açılan kapının önünde durmuş akşamın üzerinde gezinen vakti seyrediyordu. Yavaşça arkasını dönüp sandalyeye bağlı olan Jason’a baktı. Gözlerini onun üzerinden daha dikkatle sürdü. Şişmiş göz altları morlaşırken derisini pürüssüz gibi gösteriyordu. Davula gerilen derinin düzlüğü vardı o bölgede.Çenesi hafif aşağıya düşmüş, neredeyse üç gün bir şey sokmadığı ağzının ince dudakları kuruyarak parçalanmıştı. Teninin rengi öyle bir geri çekilmişti ki üstündeki bir sürü ayrıntıyı ortada bırakmıştı. Bu kadar dayanabilmesi bile güçtü.
Adreanna onun yanına geçip çömeldi. Yere düşmeye hazır gövdesinin önünde durup beyhut başına yaklaşarak kulağına fısıldadı. “Baba.”
Kısık ve tılsımlı ses Jason’ın vahşiliğini kilitleyen büyüyü kırmış gibi son kalan gücünden diriltti. Jason yavaşça gözlerini açtı. Nefesini yollasa yüzünde nemini bırakacağı kadar yakınında olan kızını yaşattığı için pişmanlık duymuyordu. Onu yaşatan olduğu için değil öldürmeyen olduğu için pişmanlık duyuyordu. Daha önce öldürmeli büyümesine izin vermemeliydi.
Küçükken bunu yapmak çok kolayken onunla uğraşmakta çok zevkliydi. İnsanların zihnini yok etmek, onların var olmuş dünya üzerinde nefeslerini bıraktığı tüm izlere son vermek güzeldi, doyurucuydu. Bir ağacı kesmek ve onunla kışı geçirmek doyurucu bir insanlıktı. Ama daha ağaç büyütmemiş toprağı baltalamak ve gelecek kışa orada tuzak kurmak daha zevkli olmuştu.
Son kalan gücü parçaladığında, bir bölümünü konuşmaya kullanıp içinden attı. “Adreanna...”
Karanlık... İsmin anlamı, Jason’ın anımsatmak istediği yaşamı. Dün Jason’a kendini öldürmesi için vermişti. Ama becerememiş şimdide sıra ona gelmişti. Jason’ı öldürmekse, onun koyduğu isimde boğulmak olacaktı.
Salondan çıkıp dinlenme sırası yeni ona geçmiş Alex’i, rahatsız etmekten çekinmedi. Onun uyuduğu oda dahil hepsine girip eline geçen kumaşları topladı. Gürültü patırtısına kalkan Alex onu uykudan aniden ayırdığı için kamaşan gözlerle seyretti.
Soru sormak niyetindeyken vazgeçip ağzını kapattı ve sırtını yatağa vererek biraz daha dinlenmeye başladı.
Adreanna salona ilk girişinde topladığı çarşaf ve havluları bırakıp çıktı ikinci girişinde ise bant ve çivileri bıraktı. Sonundaysa elinde rüzgâr çanıyla geldi. Onu izleyen Jason gözlerini yumarak onun ne yapacağını artık merak etmedi.
Adreanna siyah postallarının parkede derinlikler bırakarak pencereye gitti. İnce kemikli parmağını kulpa uzatıp açtı. Derin bir nefesi burnundan ciğerlerine çekti. Bedenini yumuşatan ılık hava tatlı bir öpücükle sardı yüzünü. Dudakları hafif yukarı doğru kıvrılırken nispet olsun diye mırıldandı.
“Dışarıda kuşlar öyle güzel ötüyor ki Jason...”
Dudakları indi, elini çekti ve yüzüne inen kin ile babasına döndü. “Sen görmemelisin ve duymamalısın.” Sertçe pencereyi kapattı. Onu babasından ayıran yöntemi değil intikamı olacaktı. Oysa bu intikam bile değildi, hayatını ona devretmekti.
Mesela güzel sesler duymamıştı. Hayatının son damlasında canları ölecek kadar acıyan ama canlarını bırakamayıp bağıran insanların seslerini duymuştu. Jason’da sessizliği duymalıydı ve kimsenin duymadıklarını.
Mesela güzel görüntüler görmemişti. Adreanna’nın hafızasında ve anılarında kanın bol renginde boğuşmalar vardı. Kızının adını karanlık koyan adama karanlığı göstermeliydi ve kimsenin görmediklerini.
Pencerelere koyu renkli çarşafları çekerken sağlam olmayan pencerelerin aralıklarına havluları koyup seslerin önünü kesti. Bantladı, çiviledi... Terlerinin vücudundaki parlaklıklarını odayı boğmaya başladığı karanlıkla birlikte yok olmaya başladı.
Işığın girebildiği yerler, karanlığa aydınlıkla çizilen çizgiler ve tozların uçuşmasıyla ispiyonlanırken bir kaçına dokunmadı. Hızlı hareketleri ile göğsü kalkıp inerken işi bittikten sonra kendini Jason’ın karşısında dikilmiş buldu.
Belinde ağırlığı ve soğuk metali ile tenini ısıran silahın varlığını kendine unutturmak için zorluyordu. Şeytan yoldaş gibi sırtını vermiş Jason’ı öldürmesi için onu aklayacak tüm sebepleri kurşundan önce veriyordu.
Jason yavaşça gözlerini yerden kaldırıp takâtsiz, birleştirilmiş sesinden yine sadistliğini kustu.
“Seni öldüreceğim şeytan.”
Hızla ona doğru eğildi, bu haliyle bile onu öldüreceğini söylemesine sinirlenmişti. “Ben seni öldürmeyeceğim şeytanların atası. Bana babanın paralarının yerini söylersen belki düşünürüm. Ama o zamana kadar seni öyle bir yaşatacağım ki... Elinin değdiği tüm insanların intikamını alacağım. Onları öyle mutlu edeceğim ki yeryüzüne inen ruhları bana minnetle diz çökecek.”
Jason halsiz bedenini harekete zorladı, omuzları silkilerek gülmeye başladı. Gülüşünü kesen öksürüğü oldu. Kuru boğazı tıkamıştı onu.
“Kendini tanrı zannetmeye mi başladın? Kiliseye gidelim bir ara.” diye ima dolu sözünü zevkle bitirdi. Aslında bu onun değil kızının cümleleriydi.
Adreanna darbe yemiş gibi gerilerken ondan çıkan cümlenin onu vuracağı bir zaman dilimine nasıl gömüldü anlamadı. Yine de Jasonı’ın aklına girmesine engel oldu. Koltuğa bıraktığı rüzgar çanını alıp inatla daha çok ses çıkmasını sağladı. Sandalyeyi kullanarak yemek masanının üstündeki boş avize zincirine taktı.
Dikkatle inerken hasretin bir anne gibi emzirdiği özlem bekleyişi sona ermişti. Jason’ı yeni hayatında yanlız bırakmak için salondan çıktı. Jason, kızının arkasından sadece mırıldandı.
“İşte benim kızım.”
***
Jason'ın kafası sağa eğilmişti. Başını tutamayacak kadar yorgun ve uyanıklığın rüya olduğunu sanacak kadarda zihni bilinçten çekilmişti. Ağzının kurumasıyla dili damağına sürtündüğünde keçe gibi hissediyordu. Son bir güçle “Su...” diye mırıldandı. Kimse duyamayacak kadar sessiz söylemesine rağmen aralanan dudaklarına hemen bir bardak dayandı.
Suyu içine çekemeyecek kadar güçsüz olması ona hayaldeymiş gibi hissettirdi. Ama bardağın eğimiyle su ağzını ıslatarak boğazından aşağı gitti. Leziz tadını alınca sesli yutkunmalarla içmeye başladı, kana kana.
Su içtikçe filizleniyor gibiydi. Daha fazlası için yudum aldığında artık su gelmedi. Ama bir ses geldi. “İlacını aldığına göre birazda yemek yemelisin. Babacığım.”
Adreanna'nın sesiydi, her zamankinden daha sakin ve ne yaptığından emin. Jason gözlerini açtığında gerçek olduğunu bile anlayamadan içtiği suyu geri çıkarmak istedi. Adı kadar emindi, su ile birlikte ilacı almıştı. Parmağını bile kıpırdatacak gücü olmadığı için Adreanna'nın yüzüne tükürdü. Yapabileceği tek şey buydu. Bu hallere nasıl düştü anlayamıyordu.
Kızı sinirle geri çekilip dişlerini sıkarak avucunu yüzünden geçirdi. Çocukken bu hareketi ona kendi yapardı. Şimdi yüzüne tükürülecek tarafa geçtiğine inanamıyordu. Sakin olmaya çabaladı.
“Yarın sana çok güzel bir hediyem var Jason biraz bekle.”


