Karanlık tamamen çökmüştü.
Ne anı okyanusu vardı artık ne gökyüzündeki ışıklar.
Sadece sessizlik.
Ve o sessizliğin içinde Kael’in sesi.
“Koş.”
Eylül düşünmedi.
Koştu.
Ayaklarının altındaki zemin değişiyordu, sanki dünya sabit değil de nefes alıp veren bir şeydi. Her adımda arkasındaki boşluk biraz daha büyüyordu.
Kael hemen yanında değildi ama sesi sanki kafasının içindeydi.
“Sağa değil.”
“Sol taraf daha stabil.”
“Stabil ne demek ya?” diye bağırdı Eylül.
“Şu an açıklama zamanı değil!”
Bir ışık çatlağı açıldı.
Kael Eylül’ü kolundan çekti.
Bir anda ikisi de farklı bir yere düştü.
Ama bu kez Diğer Taraf değildi.
Burası daha farklıydı.
Beyaz.
Steril.
Gerçekti.
Eylül nefes nefese etrafa baktı.
Beyaz duvarlar.
Metal kapılar.
Koridor boyunca kırmızı ışıklar.
Bir hastane mi?
Hayır.
Daha kötü.
Bir tesis.
Kael hızlıca etrafa baktı.
“Buraya girmemeliydik.”
“Biz neredeyiz?”
Kael cevap vermedi.
Kapıların birinden mekanik bir ses geldi.
“UYUM PROTOKOLÜ AKTİF.”
Eylül dondu.
Bu kelimeyi biliyordu.
Uyku Protokolü.
Kapı açıldı.
İçeriden siyah üniformalı insanlar çıktı.
Ama asker gibi değillerdi.
Daha soğuklardı.
Daha sessiz.
Gözlerinde hiçbir duygu yoktu.
“Kael.”
Öndeki adam konuştu.
Sesi tanıdıktı.
Kael durdu.
Eylül ona baktı.
“Tanıyor musun?”
Kael’in yüzü sertleşti.
“Evet.”
Adam yavaşça yaklaştı.
“Epeydir görüşmüyoruz.”
Kael tükürür gibi konuştu.
“Seninle hiçbir zaman görüşmedik.”
Adam gülümsedi.
Ama bu bir gülümseme değildi.
Daha çok sistem hatası gibiydi.
“Yanılıyorsun.”
Sonra Eylül’e baktı.
“Yeni uyanan özne.”
Eylül bir adım geri çekildi.
“Özne mi?”
Kael araya girdi.
“Onu bırak.”
Adam başını yana eğdi.
“Bırakmak mı?”
“Sen zaten bırakmış sayılırsın Kael.”
O an koridordaki ışıklar titredi.
Eylül fısıldadı.
“Kael… bu kim?”
Kael gözlerini adamdan ayırmadan cevap verdi.
“Devletin içindeki en tehlikeli şey.”
“İnsan gibi görünen sistem.”
Adam bir dosya açtı.
Ekranda Eylül’ün adı vardı.
Fotoğrafı.
Rüya kayıtları.
Beyin dalgaları.
Her şey.
Eylül’ün nefesi kesildi.
“Beni izliyorsunuz?”
Adam sakince cevap verdi.
“Hayır.”
“Biz seni üretiyoruz.”
Sessizlik.
Kael’in yüzü ilk kez değişti.
Öfke değildi.
Daha derin bir şeydi.
İğrenme.
“Yalan söylüyorsun.”
Adam omuz silkti.
“Gerçekle yalan arasındaki farkı hâlâ koruduğunuzu sanıyorsunuz.”
Sonra bir cihaza bastı.
Koridorun ışıkları kırmızıya döndü.
“Uyandırma başarısız oldu.”
“İkinci aşama başlatılıyor.”
Kael Eylül’ün kolunu tuttu.
“Şimdi dinle.”
“Bu bina rüyaları kontrol eden sistemin fiziksel merkezi.”
Eylül gözlerini büyüttü.
“Yani… bu gerçek dünya mı?”
Kael başını salladı.
“Gerçek dediğin şey burada üretiliyor.”
Eylül’ün içi boşaldı.
“Ben neydim o zaman?”
Kael bir saniye sustu.
Sonra çok düşük sesle söyledi.
“Bir hata.”
O an koridorun ucundaki kapılar aynı anda açıldı.
Ve içeriden yüzlerce ekran parladı.
Ekranlarda uyuyan insanlar vardı.
Bazıları çocuktu.
Bazıları yaşlı.
Hepsi aynı şekilde bağlıydı.
Eylül geri çekildi.
“Bu… bu insanlar…”
Adam araya girdi.
“Rüyalar artık doğal değil.”
“Kontrollü.”
“Yönetilebilir.”
Kael bir adım öne çıktı.
“Onlara zarar veriyorsunuz.”
Adam başını salladı.
“Hayır.”
“Onları koruyoruz.”
O anda Kael güldü.
Ama bu eğlenceli bir gülüş değildi.
“İhanet hep böyle başlar zaten.”
Bir alarm çaldı.
Sistem devreye girdi.
Tüm koridor kilitlendi.
Adam Eylül’e döndü.
“Sen bizim için önemli bir değişkensin.”
“Kael seni buradan çıkarırsa sistem çöker.”
Eylül Kael’e baktı.
“Ne demek istiyor?”
Kael gözlerini kaçırdı.
İlk kez.
“Demek ki…”
Eylül yavaşça fark etti.
“Sen buraya beni kurtarmaya gelmedin sadece.”
Kael cevap vermedi.
Adam son kez konuştu.
“Onu seçmek zorundasın Kael.”
“Eğer onu seçersen…”
“Her şey yanar.”
Kael Eylül’e baktı.
Uzun süre.
Sanki ilk kez gerçekten görüyormuş gibi.
Sonra çok sessiz konuştu.
“Kaçmalıyız.”
Ama bu bir emir değildi.
Bir kararın başlangıcıydı.
Ve o anda Eylül şunu anladı:
Kael’in sakladığı şey sadece bilgi değildi.
Bir ihanetin kendisiydi.