İçeriğe geç

Uyku Protokolü

Bölüm 4 · 6 dk okuma

Uyku Protokolü

Bölüm 4

BÖLÜM 4: DİĞER TARAF

Eylül o gece uyumaktan korkuyordu.

Ama ilk kez korktuğu şey rüyalar değildi.

Korktuğu şey gerçeklerdi.

Masasının üzerindeki dosyalar, fotoğraflar ve notlar önünde duruyordu. Saat gece yarısını geçmişti.

Kael.

Varlıklar.

Uyku Protokolü.

Yasaklı bilgiler.

Bütün parçalar bir araya gelmeye çalışıyor ama tam oturmuyordu.

Bir şey eksikti.

Ve Eylül bunun ne olduğunu biliyordu.

Cevaplar.

Gerçek cevaplar.

O gece ilacını eline aldı.

Uzun süre kutuya baktı.

Sonra kapağını açtı.

Ve bütün hapları lavaboya döktü.

Su açıldı.

Haplar giderden kaybolurken Eylül’ün aklından tek bir düşünce geçti.

“Bu gece ben sizi bulacağım.”

Saat 02.17.

Eylül yatağına uzandı.

Gözlerini kapattı.

Bu kez uykuya dalmayı beklemedi.

Bilinçli kalmaya çalıştı.

Nefesini saydı.

Kalp atışlarını dinledi.

Bir.

İki.

Üç.

Dört.

Sonra…

Bir şey değişti.

Yatağın ağırlığı kayboldu.

Odanın sesi kayboldu.

Şehrin sesi kayboldu.

Dünya sessizleşti.

Ve Eylül gözlerini açtı.

Ama yatağında değildi.

Diğer Taraftaydı.

Fakat bu kez her şey farklıydı.

İlk gelişinde gördüğü karanlık yoktu.

Canavarlar yoktu.

Sis yoktu.

Önünde uzanan şey…

Bir okyanustu.

Ama su değil.

Anılardan oluşan bir okyanus.

Milyarlarca ışık damlası yüzeyde dalgalanıyordu.

Her damla bir anıydı.

Bir çocuğun ilk kahkahası.

Bir annenin son vedası.

Bir çiftin ilk buluşması.

Bir adamın yıllar önce unuttuğu bir şarkı.

İnsanlığın bütün anıları dev bir deniz gibi uzanıyordu.

Eylül nefesini tuttu.

Burası bir rüya değildi.

Burası…

Bir arşivdi.

Gökyüzüne baktı.

Ve gördüğü şey karşısında dizlerinin bağı çözüldü.

Gökyüzünde yıldız yoktu.

Gökyüzünde insanlar vardı.

Milyarlarca insan.

Şeffaf silüetler.

Hatıralar.

Düşünceler.

Hayaller.

Korkular.

Hepsi gökyüzünde süzülüyordu.

Bir insanlık takımyıldızı.

Sanki evrenin kendisi insan zihninden yapılmıştı.

“Sonunda.”

Bir ses duyuldu.

Eylül döndü.

Bu kez kaçmadı.

Karşısında duran kişi uzun boyluydu.

Yüzü net değildi.

Sürekli değişiyordu.

Bir yaşlıya dönüşüyor.

Sonra çocuğa.

Sonra genç bir kadına.

Sonra başka birine.

Sanki tek bir yüzü yoktu.

“Sen…” dedi Eylül.

“Sen o varlıklardan birisin.”

Varlık başını salladı.

Ama gülümsedi.

“Evet.”

“İnsanlar bize bu adı verdi.”

Eylül kaşlarını çattı.

“Yani siz kötü değilsiniz?”

Varlık birkaç saniye sustu.

Sonra uzaklardaki anı okyanusuna baktı.

“Kötülük.”

“İyilik.”

“Bu kelimeler insanlara ait.”

Eylül anlamamıştı.

Varlık elini uzattı.

“Gel.”

Birlikte yürümeye başladılar.

Attıkları her adımın altında yeni görüntüler beliriyordu.

Bir savaş.

Bir düğün.

Bir doğum.

Bir ölüm.

Her insanın yaşamı zeminde parlayıp sönüyordu.

“Biz ne olduğumuzu biliyor musun?” diye sordu varlık.

Eylül başını salladı.

“Hayır.”

Varlık gökyüzünü işaret etti.

“Biz koruyucuyuz.”

Eylül durdu.

Koruyucu mu?

“Bundan binlerce yıl önce insanlar buraya gelebiliyordu.”

“Her gece.”

“Her rüya.”

“Her düşünce.”

“İki dünya arasında denge vardı.”

Varlığın sesi yavaşladı.

“Sonra insanlar korktu.”

“Çünkü burası onlara bir şey gösterdi.”

“Neyi?”

Varlık Eylül’e baktı.

Ve ilk kez yüzü netleşti.

İnsan yüzü değildi.

Ama korkutucu da değildi.

Hüzünlüydü.

Çok hüzünlü.

“Gerçeği.”

Birden etraflarındaki dünya değişti.

Eylül kendini dev bir şehirde buldu.

Ama şehir boştu.

Gökyüzü çatlamıştı.

Binalar eğilmişti.

İnsanlar panik içindeydi.

“Bu ne?”

“Bir ihtimal.”

Varlık cevap verdi.

“İnsanlar gerçeği öğrendiğinde oluşabilecek ihtimallerden biri.”

Sonra görüntü değişti.

Bu kez insanlar huzurluydu.

Hastalık yoktu.

Savaş yoktu.

Açlık yoktu.

Gökyüzü berraktı.

“Bu da başka bir ihtimal.”

Eylül şaşkınlıkla etrafa baktı.

“Hangisi olacak?”

Varlık gülümsedi.

“Biz bilmiyoruz.”

“Biz geleceği görmeyiz.”

“Biz olasılıkları görürüz.”

“İnsanlar bizi canavar sanıyor.”

“Çünkü insanlar bilmedikleri her şeyden korkuyor.”

Eylül sustu.

Sonra aklına gelen soruyu sordu.

“Kael neden sizden kaçıyor?”

Varlık ilk kez ciddi görünmeye başladı.

Anı okyanusundaki ışıklar sönükleşti.

Gökyüzündeki silüetler yavaşladı.

Ve ortam aniden ağırlaştı.

“Kael bizden kaçmıyor.”

Eylül’ün kalbi duracak gibi oldu.

“Ne demek istiyorsun?”

Varlık ona baktı.

Uzun süre baktı.

Sonra sessizce konuştu.

“Kael…”

“…bizden biri.”

O anda bütün dünya titredi.

Anı okyanusu kabardı.

Gökyüzündeki milyarlarca ışık aynı anda parladı.

Ve ilk kez korku hissedildi.

Ama korku varlıklardan gelmiyordu.

Onlardan çok daha büyük bir şeyden geliyordu.

Uzakta.

Okyanusun ötesinde.

Hiçbir yıldızın ulaşmadığı karanlıkta.

Bir şey uyanıyordu.

Ve varlıkların yüzündeki ifade ilk kez korkuya benziyordu.

“Hayır…”

diye fısıldadı.

“Onlar onu buldu.”

Eylül’ün boğazı kurudu.

“Kim?”

Varlık gözlerini karanlığa çevirdi.

Ve yalnızca tek bir kelime söyledi.

“Avcılar.”

Karanlığın içindeki dev dalga yükselmeye devam ediyordu.

Anı okyanusu ilk kez huzurunu kaybetmişti.

Gökyüzündeki milyarlarca ışık yer değiştiriyor, yıldız kümeleri gibi dönen hatıralar birbirine çarpıyordu.

Eylül uzaklara baktı.

Orada bir şey vardı.

Ama gözleri ne kadar odaklanırsa odaklansın onu seçemiyordu.

Sanki evrenin kendisi o görüntüyü saklıyordu.

“Avcılar ne?” diye sordu.

Varlık cevap vermedi.

Yüzündeki ifade değişmişti.

Korkmuştu.

Gerçekten korkmuştu.

Ve Eylül ilk kez bu durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı.

Çünkü diğer tarafta korku diye bir şey yok gibiydi.

Ama şimdi vardı.

Aniden gökyüzü yarıldı.

Sessizce.

Bir ses olmadan.

Bir çatlak oluştu.

Sonra ikinci.

Sonra üçüncü.

Siyah çizgiler gökyüzünün tamamına yayıldı.

Eylül geriye doğru birkaç adım attı.

“Ne oluyor?”

“Gitmen gerekiyor.”

Varlık bu kez sert konuşmuştu.

“Eylül, hemen git.”

“Ama—”

“HEMEN!”

Tam o anda çatlaklardan biri parçalandı.

Ve içinden bir insan düştü.

Hayır.

İnsan gibi görünen biri.

Uzun siyah bir palto.

Dağılmış saçlar.

Yüzünde birkaç günlük yorgunluk.

Ama gözleri…

Gözleri diğer taraftaki hiç kimseye benzemiyordu.

Canlıydı.

Fazlasıyla canlı.

Adam yere sertçe indi.

Sonra doğruldu.

Ve doğrudan Eylül’e baktı.

Bir saniye.

İki saniye.

Üç saniye.

Kimse konuşmadı.

Ama Eylül’ün içinde tuhaf bir his oluştu.

Sanki bu yüzü daha önce görmüştü.

Belki bir rüyada.

Belki bir anıda.

Belki de hiç yaşanmamış bir gelecekte.

Bilmiyordu.

Sadece tanıdık geliyordu.

Rahatsız edici derecede tanıdık.

Adam kaşlarını çattı.

“Harika.”

Sesi beklediğinden daha normaldi.

“Bir kişi daha.”

“Eylül.”

Varlık hemen araya girdi.

“Ona yaklaşma.”

Adam gözlerini devirdi.

“Bunu söylemeyi ne kadar seviyorsunuz.”

Eylül ikisine baktı.

“Bir dakika.”

“Sen…”

Adam ona döndü.

“Evet.”

“Sen Kael’sin.”

Kael birkaç saniye sessiz kaldı.

Sonra hafifçe başını eğdi.

“Demek sonunda dosyaları buldun.”

Eylül’ün gözleri büyüdü.

“Mesajları sen mi gönderdin?”

“Bazılarını.”

“Bazılarını mı?”

Kael derin bir nefes verdi.

“Bu uzun hikâye.”

Gökyüzündeki çatlaklardan biri daha kırıldı.

Bu kez uzaklardan metal sürtünmesini andıran korkunç bir ses geldi.

Varlığın yüzü gerildi.

“Zamanımız kalmadı.”

Eylül Kael’e döndü.

“Ne oluyor?”

Kael ilk kez ciddi göründü.

Gerçekten ciddi.

“Birisi seni buldu.”

“Kim?”

Kael cevap vermedi.

Bunun yerine avucunu açtı.

Avucunun içinde küçük bir ışık parlıyordu.

Işık bir pusulaya benziyordu.

Ama kuzeyi göstermiyordu.

Başka bir şeyi gösteriyordu.

“Bakma.”

dedi Kael.

Eylül doğal olarak baktı.

Ve baktığı an pişman oldu.

Çünkü ışığın içinde bir göz gördü.

Devasa bir göz.

Bir gezegen kadar büyük.

Karanlığın içinde açılmıştı.

Ve doğrudan ona bakıyordu.

Eylül irkilerek geri çekildi.

“Bu neydi?”

Kael pusulayı kapattı.

“Onlardan biri.”

“Avcılardan mı?”

Bu kez Kael’in yüzündeki bütün renk çekildi.

“Hayır.”

Sessizlik oldu.

Sonra yavaşça ekledi:

“Avcılar bile onlardan korkar.”

Bir anda yer sarsıldı.

Anı okyanusu kabardı.

Uzaklarda dev dalgalar yükseldi.

Gökyüzündeki ışıklar söndü.

Ve ilk kez diğer taraf karanlığa gömüldü.

Tamamen.

Kael küfür etti.

“Harika.”

“Ne oldu?”

“Eylül.”

Bu kez sesi sertti.

“Şimdi beni çok dikkatli dinle.”

Eylül istemsizce sustu.

Kael gözlerinin içine baktı.

“Burada gördüğün hiçbir şey sana anlatıldığı gibi değil.”

“Evet, bunu fark ettim.”

“Hayır.”

Kael başını salladı.

“Daha yeni başladın.”

Sonra ilk kez hafifçe gülümsedi.

Yorgun bir gülümsemeydi.

Ama gerçekti.

“Eğer hayatta kalmak istiyorsan bana güvenmek zorunda değilsin.”

Eylül kaşlarını kaldırdı.

“Bu hiç güven vermedi.”

Kael omuz silkti.

“Zaten vermeye çalışmıyordum.”

Beklenmedik şekilde Eylül’ün ağzının kenarı hafifçe kıvrıldı.

Bu adam sinir bozucuydu.

Ama garip şekilde sakin görünüyordu.

Sanki dünyanın sonu yaklaşırken bile panik yapmayacak tiplerdendi.

Tam o sırada uzaklardan bir çığlık yükseldi.

Bu insan sesi değildi.

Bu varlık sesi de değildi.

Bambaşka bir şeydi.

Ve hem Kael’in hem de diğer varlığın yüzündeki ifadeyi değiştirmeye yetti.

Kael yavaşça karanlığa döndü.

“Tamam.”

dedi.

“Şimdi gerçekten kaçmamız gerekiyor.”

Ve karanlığın içinden, diğer tarafın daha önce hiç görmediği bir şey çıkmaya başladı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.