Odamdaki gardırobun karşısına geçmiş, hiç düşünmeden refleksle en güvenli sığınağıma uzanmıştım: siyah kumaş pantolon ve siyah bisiklet yaka tişörtüm.
Tabii ki parmaklarım askıya değdiği an kapı sertçe açıldı.
"Asla olmaz."
Margaret teyzemin gür sesi odanın sessizliğini bir bıçak gibi yardı. Başımı çevirdiğimde onu kapı pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş halde buldum. Gözleri yüzüme bile uğramadan, elimde tuttuğum kömür karası pantolona çakıldı. Uzun uzun, ayıplayan bakışlarla süzdükten sonra derin bir iç çekti.
"Yine mi Nora? Şu pantolonu senden daha sık görür oldum."
İstemsizce dudaklarım kıvrıldı. "Teyze, sadece Amy ile kahve içeceğim, hepsi bu."
"Biliyorum," dedi içeri adımlayıp omzuyla kapıyı arkasından örterek. "Tam da bu yüzden buradayım zaten."
Tek kaşımı kaldırdım. "Nasıl yani?"
"Şöyle yani..." Dolabın kapaklarını ardına kadar açıp askıları gaddarca yana kaydırdı. "Amy tek başına bu kasabanın moral kaynağı, neşe deposu. Sen de onun yanında cenaze levazımatçısı gibi dolaşamazsın."
"Ben o dediğinden değilim teyze"
Margaret teyze bana yandan ters bir bakış attı. "Değilsin tatlım. Ama öyle görünmek için inanılmaz bir çaba sarf ediyorsun."
Elimdeki pantolona çaresizce bakıp yerine astım. "Gerçekten buna gerek yok."
"Bu cümleyi son üç yılda kaç bin kere duydum biliyor musun?"
"Bilmiyorum."
"Ben de bilmiyorum, bir yerden sonra saymayı bıraktım." Askıları hızla taramaya başladı; bir elbiseyi çıkarıyor, kafasını iki yana sallayıp yerine tıkıyor, diğerini görmezden geliyordu. Dudaklarının arasından memnuniyetsiz mırıltılar dökülüyordu.
Sonra aniden durdu.
Yüzüne yayılan o muzip, muzaffer gülümsemeyi gördüğümde başıma gelecekleri anladım.
"İşte bu..."
Askıdan açık sarıyla fıstık yeşili arasında salınan, üzerinde minik kır çiçekleri serpiştirilmiş ince askılı bir elbiseyi çekip çıkardı. İpek karışımlı kumaş, göğüs kısmındaki zarif büzgüsü ve eteğinin sol yanına ustalıkla gizlenmiş yırtmacıyla adeta ışıldıyordu.
"Bunu geçen ay almıştım," diye hatırlattı gözlerini kısarak.
"Hatırlıyorum."
"Hayır Nora, hatırlamıyorsun. Çünkü sen kabinde denemeden mağazadan kaçmıştın."
Omuzlarımı silktim. "Hâlâ denemek istemiyorum."
Margaret teyze elbiseyi yatağın üzerine bir sergi parçası gibi özenle yaydı, avuçlarıyla kumaşın üzerindeki görünmez kırışıklıkları düzeltti. "Nedenmiş o?"
"Biraz fazla açık ve dikkat çekici değil mi?" dedim, mideme oturan o tanıdık gerginlikle.
"Tatlım," dedi teyzem yatağın kenarına oturarak. "Fark edilmek dünyanın sonu değil. Hem üzerine şu krem rengi kısa hırkayı alırsın, hava serinlerse üşümezsin."
Hemen ardından dolabın alt çekmecesini çekip çıkardığı kutuyu açtı. ,
İçinden zeytin yeşili, parlak deriden, incecik topuklu zarif ayakkabılar çıktı. Yanına da aynı tonlarda tokalı, küçük bir omuz çantası iliştirdi.
İki adım geri çekilip gururla ellerini beline koydu. "Şuna bak. Ne kadar sade ve şık bir kombin."
Bir süre öylece elbiseye baktım. Amy'yi bekletmek istemiyordum, saat ilerliyordu ve saatin akrebi içimdeki huzursuzluğu tetikliyordu.
"Pekâlâ," dedim derin bir teslimiyetle gözlerimi devirerek. "Sadece Amy'yi bekletmemek için."
"Sonunda!"
Elbiseyi üzerime geçirip aynanın karşısına geçtiğimde, karşımdaki siluet gerçekten bendim ama sanki başka bir hayatın içinden fırlamış bir versiyonum gibiydi.
Yumuşak kumaş bacaklarıma dökülüyor, krem hırka omuzlarımı sarıyordu. İnce topuklular duruşumu dikleştirmiş, adımlarıma tuhaf bir zarafet katmıştı.
Teyzem arkama geçip fırçayla saçlarımı taradı, dalgalı uçlarını omuzlarıma doğru serbest bıraktı.
Aynadaki yansımamıza bakarken gözleri doldu. "İşte bu... Tıpkı annenin gençliğine benzedin."
Boğazım düğümlendi. Aynadan gözlerine bakıp gülümsedim: "Teşekkür ederim teyze. Hayatımda duyduğum en güzel iltifat bu."
"Hadi bakalım, daha fazla oyalanma da fırla!"
---------------
Kafenin cam kenarındaki masasında Amy çoktan yerini almıştı.
Elleri önündeki karton bardağa kenetlenmiş, gözleri sokağın akışına dalıp gitmişti. Koyu saçlarını ensesinde gelişigüzel toplamıştı; alnına düşen birkaç inatçı teli düzeltme zahmetine bile girmemişti.
Onun bu umursamaz doğallığını her zaman çok sevmiştim.
Kapıyı ittiğimde pirinç çanın tiz sesi kafede yankılandı.
İçeri süzülen akşam serinliği saçlarımı havalandırdı.
Amy başını çevirdi, gözleri beni buldu ve bir anlığına nefesini tuttu. Ardından sol kaşı hayretle yukarı tırmandı.
"Sen..." dedi kelimeleri toparlamakta güçlük çekerek. Beni tepeden tırnağa yavaşça süzdü. "...Nora mısın gerçekten?"
Kendimi tutamayıp güldüm. Saçlarımı abartılı bir edayla omzumdan geriye attım. "Nüfus cüzdanımda öyle yazıyordu en son."
Sandalyesinden fırlayıp etrafımda küçük bir zafer turu attı. "Nora Cole çiçekli elbise giymiş! Kasaba tarihine altın harflerle yazılsın bu an!"
"Teyzem odamı bastı, gardırobumu rehin aldı; bu gördüğün onun eseri."
Amy kahvesinden bir yudum alıp masaya bıraktı, bu kez alaysız, tamamen içten bir sıcaklıkla yüzüme baktı. "Şaka bir yana... Gerçekten inanılmaz güzel olmuşsun. Yüzüne kan gelmiş resmen. Ama Margaret teyzenin parmağı olduğu kilometrelerce öteden belli."
"Kesinlikle," dedim gülerek karşımdaki sandalyeye otururken. "Kendi halime kalsaydım yine o siyah zırhımla karşında oturuyordum. Ama itiraf edeyim, sandığım kadar kötü hissettirmedi."
"Eeee okul nasıldı bugün?" diye sordu Amy, peçeteyle bardağının altını kurularken. '' Clara ve Emma arasındaki soğuk savaş sürüyor mu hala?''
"Okul berbattı" dedim iç çekerek. Çantamı yanıma bıraktım. "Clara ve Emma'nın arası hala aynı. İkisi de birbirinin yüzüne bakmıyor. Jason ise iki gündür kayıp, ortalıkta yok."
Amy dudaklarını büzdü. "Şu meşhur yeni çocuk yine başrolde yani."
"İlk günden beri. Varlığı da yokluğu da sorun yaratıyor."
''Senin canını sıkan ne peki Nora?'' Amy bunu sorarken son derece ciddiydi.
Buraya gelene kadar içimde zar zor topladığım cesaret, Amy'yi karşımda gördüğüm an tamamen uçup gitmişti.
Ona nasıl anlatabilirdim ki?
Daha kendim bile neler döndüğünü anlayamamıştım.
Oysa içimdeki her şeyi dökmek; ona ormanda gördüklerimi, kulaklarımdan bir türlü silinmeyen o çaresiz çığlıkları tek tek anlatmak istiyordum.
Dudaklarımı birkaç kez aralasam da kelimeler boğazımda takılı kaldı; bir türlü konuşamadım.
Kimseyi, en çok da Amy'yi içine düştüğüm bu karanlık karmaşanın içine çekmeye hakkım yoktu.
Zamanı gelince, diye söz verdim kendi kendime sessizce. Bütün bunları kafamda oturttuğumda, doğru zaman geldiğinde ona her şeyi anlatacaktım.
Yutkunarak geri çekildim ve "Bilmiyorum," dedim kaçamak bir tavırla. "Sadece onda... insanın tüylerini diken diken eden tekinsiz bir şeyler var."
Amy fincanını bıraktı, anlayışla gülümsedi. "Bence altıncı hissin fazla kuvvetli senin. Clara ile Emma arasında sıkışıp kaldın, ikisinin de yükünü tek başına sırtlanmaya çalışıyorsun. Gerginliğin bundan."
"Belki de," dedim; ama içimdeki yangın bu açıklamaya zerre kadar inanmıyordu.
Konuyu dağıtmak için derslerden, Tysen'ın maçtaki saçmalıklarından bahsettim.
Tam Amy yeniden elbisemin rengini övmeye başlamıştı ki masanın üzerindeki telefonum kesik bir titreşimle sarsıldı.
Ekrana baktım. Emma:
"Yemek başladı. Keşke gelseydin Nora... Jason biraz tuhaf davranıyor."
Kalbim göğüs kafesimi zorlayarak küt küt atmaya başladı.
Amy endişeyle kaşlarını çattı. "Bir sorun mu var?"
"Yok... Emma mesaj atmış sadece," dedim ekranı panikle kapatarak.
Amy havayı dağıtmak için garsona seslendi. "Bize birer kahve daha lütfen! Yanına da tatlı alıyoruz Nora, hiç itiraz istemem. Frambuazlı cheesecake söylüyorum."
Birkaç dakika sonra elinde gümüş tepsiyle Antony masamıza yanaştı. Yüzünde alışılmışın dışında, geniş bir gülümseme vardı. "Hanımlar, şefin özel bademli kurabiyelerinden getirdim. Müessesemizin bu akşama özel ikramı."
Tabakları bırakırken gözleri Amy'ye tek bir salise bile değmedi; bakışları doğrudan benim üzerime çivilenmişti. "Afiyet olsun Nora. Umarım akşamın daha da tatlanır."
"Teşekkürler Antony," dedim zoraki bir tebessümle. Çocuk bir an duraksadı, uzunca bir süre yüzümü inceledikten sonra hafifçe başını eğip uzaklaştı.
Antony tezgâhın arkasına geçer geçmez Amy çatalını masaya vurdu. "Yarın bu çocuk kesin senin peşine düşer!"
"Saçmalama Amy, nezaket gösterdi sadece."
"Nora, bu kasabada bir erkek gözlerini kırpmadan iki dakika boyunca sana kilitleniyorsa, o nezaket değil, basbayağı ilanıaşktır!" Amy kahkahayla çatalını önündeki cheesecake'e batırdı ama hemen ardından duraksadı.
Yüzündeki neşe bir anda silinmişti. Bakışlarını fincanındaki kahve lekelerine dikerek sesini alçalttı: "Bu arada... Anneannem o şeyleri görmeye devam ediyor, Nora. Ama asıl korkuncu ne biliyor musun? Sanırım ben de delirmeye başladım. Biraz uzaklaşmam, kafamı toplamam şart..."
"Umarım anneannen bir an önce toparlar," dedim destek olmaya çalışarak. "Sırf onun için bütün düzeninizi bozup oraya taşındınız. Sen elinden gelen her şeyi yaptın."
"Doğru, haklısın..." diye mırıldandı. "Ama içimden bir ses sürekli bir şeylerin yanlış olduğunu söylüyor."
İşte asıl mesele buydu. İç ses. Bizi yanlış mı yönlendiriyordu, yoksa doğruları mı söylüyordu? Kendi zihnimin içindeki o emredici, karanlık sesten sonra, bu konuyu kesinlikle düşünmek istemiyordum.
"İnan bana," dedim yorgun bir nefes vererek, "o sesi dinleyip dinlememen gerektiği konusunda hiçbir fikrim yok."
İkimiz de içine düştüğümüz bu çaresizliğe, biraz da sinir bozukluğuyla güldük.
Fakat o cılız kıkırtı daha dudaklarımızdan silinmeden etrafımızdaki atmosfer bıçak gibi kesildi.
Kafenin o sıcak, kahve kokulu havası saniyeler içinde buz kesti.
Sanki devasa bir derin dondurucunun kapağı açılmış gibi dondurucu bir soğuk odayı doldurdu. Kollarım diken diken oldu.
Ve o ses... Günlerdir duymadığım o karanlık ses, kafatasımın tam ortasında gürledi:
"Emma'nın yanına git."
Tuttuğum çatal tabağa düşüp tiz bir çınlamayla yankılandı.
"Nora? Neyin var? Kireç gibi oldun!" Amy panikle elimi tuttu; parmakları buz gibiydi ya da o an bana öyle gelmişti. "Su getireyim mi? Dışarı çıkalım mı?"
"Yok... yok bir şeyim," dedim. Kelimeler boğazımdan zar zor çıkıyordu.
İçimdeki o baskı yine dayanılmaz bir boyuta ulaşmış, görünmez bir el boğazımı sıkmaya başlamıştı. "Benim... gitmem gerek."
"Daha tatlıya dokunmadık bile!"
"Elina'ya uğramam lazımdı zaten," dedim, bu yalanı sanki saatlerdir planlıyormuşum gibi hızlıca toparlamaya çalışarak. "Ona bir kitap bırakacaktım, geç olmadan vereyim."
Amy'nin yüzündeki şüphe çok netti. "Tamam... Ama buna zerre kadar inanmadığımı bil. Birşey olursa anında beni arayacaksın, söz ver!"
"Söz," dedim titreyen bacaklarımla ayağa kalkarken. Kasaya yönelip hızla bir cheesecake'i paket yaptırdım.
Normal görünmeye çalışarak karton kutuyu göğsüme bastırdım ve kendimi kafenin kapısından dışarı attım.
Dışarıda hava çoktan kararmış, ince ince yağmur başlamıştı. Rüzgâr sokak aralarında sertçe uğulduyordu.
Attığım her adımda o fısıltı zihnimin içinde yankılanmaya devam ediyordu:
"Emma'nın yanına git."
Korkudan nefes alamıyordum ama bedenim hissettiği korkuya rağmen inanılmaz bir kuvvetle sadece o sesi dinlemeye yemin etmiş gibiydi.
Taksi sokağın başında durduğunda yağmur çoktan sağanağa dönmüştü. Şoför dikiz aynasından bana baktı. "Burası mı küçük hanım?"
Konuşacak halim yoktu; sadece başımı sallayıp parayı uzattım.
Taksiye bindiğimden beri Emma'yı üç kez aramıştım ama aramalarım ısrarla cevapsız kalmıştı.
O telefonun bir türlü açılmaması, içimdeki o boğucu paniği her saniye daha da büyütüyordu.
Taksiden inip kapıyı çarptığım an şiddetli rüzgâr ve yağmur yüzüme vurdu.
Kafeden çıkarken üzerimde olan ince elbise suyu hemen emmiş, buz gibi tenime yapışmıştı.
Saçlarım sırılsıklam olmuş, yüzüme ve boynuma dolanıyordu.
Elbisemin yakası suyun ağırlığıyla aşağı kaymıştı; titreyen parmaklarımla yukarı çekmeye çalıştım ama ıslak kumaş ellerimden kayıp duruyordu.
Şimdi sırası değil Nora, diye geçirdim içimden. Nasıl göründüğünün bir önemi yok. Sadece kapıyı çal.
Kayganlaşan ahşap basamakları hızla çıktım.
Zile bastım.
Ses yok.
Bir daha bastım; içeriden çıt çıkmıyordu.
İçimdeki panik artarken üçüncü kez zile basıp "Emma!" diye bağıracaktım ki...
Kapı birdenbire, hiçbir gıcırtı çıkarmadan içeri doğru açıldı.
Daha ne olduğunu anlayamadan, kapıdan çıkan kişiyle çok sert çarpıştık.
Çarpmanın şiddetiyle dengemi tamamen kaybettim.
Islak zeminde geriye doğru savrulup yere düşmeyi beklerken, güçlü ve buz gibi iki el beni havada yakaladı.
Nefesim kesildi. Başımı kaldırdığım an onunla göz göze geldim.
Koridorun loş ışığı, yüzündeki keskin hatları daha da belirginleştiriyordu. Omuzlarına dökülen simsiyah saçları ıslak ve dağınıktı. Belirgin elmacık kemikleri ve sert bir çene yapısı vardı.
Ama asıl beni o birkaç saniyeye hapseden şey; gözleriydi. İnsanın içine işleyen, dikkatli buz mavisi gözler.
Çarpıştığımız o saniye birbirimize o kadar yakındık ki, kokusu anında burnuma doldu: ferah, metalik bir koku.
"Özür dilerim..." dedim güçlükle. Ciğerlerimdeki hava tamamen boşalmıştı; kalbim kaburgalarımı kıracakmış gibi çarpıyordu.
Islak elbisemin yakasını çekiştirmek istedim ama parmakları hâlâ kollarımı sıkıca tutuyordu.
Düşüncelerimi toparlamaya çalışarak geriye doğru bir adım attım. Bunu fark edince ellerini yavaşça çekti.
İki adım daha geriledim. Aceleyle, yağmurdan ağırlaşan elbisemin yakasını toparlamaya çalıştım.
"Emma nerede?" diye sordum çenemin titremesini gizlemeye çalışarak.
Buz mavisi gözlerini bir an bile kırpmadı. Yüzünde sinir bozucu bir sakinlik vardı.
Gözleri yavaşça, arsız ve cüretkâr bir şekilde saç diplerimden boynuma, oradan da ıslak kumaşın kaymasıyla belirginleşen dekolteme doğru kaydı.
O bakışın ağırlığı tenimi alev gibi yaktı; yanaklarımın utançtan ve öfkeden tutuştuğunu hissediyordum.
Bu rahat tavrı içimdeki korkuyu anında öfkeye çevirdi. Sesimi olabildiğince sertleştirerek sordum:
"Sen kimsin? Emma nerede dedim!"
Tam o anda koridorun sonundaki salondan aceleci ayak sesleri duyuldu. Saniyeler sonra Emma köşeden fırladı.
"Nora!" dedi. Sesinden ne kadar korktuğu ve şaşırdığı açıkça anlaşılıyordu.
Koşarak yanıma geldi, yüzüme yapışan ıslak saçları titreyen elleriyle geriye itti. "İnanamıyorum, sırılsıklam olmuşsun! Titriyorsun resmen, içeri geç hemen!"
Emma'nın koluna yapıştım. Gözlerimi kapıdaki o yabancıdan ayırmadan dişlerimin arasından fısıldadım:
"Emma... Bu kim?"
Emma'nın bakışları yanımdaki adama kaydı. Yutkundu; yüzü kireç gibi oldu.
"Bu..." diye fısıldadı. "Kael. Jason'ın kardeşi."
----------------
Kael sadece baktı. Kapıda çarpıştığımız ilk andan beri tek yaptığı buydu.
Acaba dilsiz mi, diye düşünmeden edemedim.
Soğuk, insanı baştan aşağı tartan, fazlasıyla dikkatli bir bakıştı bu.
Beni ilk kez gören sıradan bir yabancı gibi değil de varlığımdan çoktan haberdarmış, hatta kapısında tam da bu halde belirmemi bekliyormuş gibi bakıyordu.
O buz mavisi gözlerin ağırlığını üzerimde hissettikçe boğazımdaki düğüm yeniden büyüdü; içimde mantıkla açıklayamadığım bir alarm çalıyordu.
Emma aramızdaki o ağır gerginliği fark etmiş olacak ki, soğuktan titreyen elimi hızla avucunun içine aldı.
"Hadi," dedi aceleci, kısık bir sesle. "Önce seni bir toparlayalım, sırılsıklam olmuşsun."
Eşiği geçip antreye adım attığımda, sırtımdaki bakışları görmesem de hissediyordum.
Tam o sırada koridorun sonundan gelen Jason'ı gördüm.
Bakışları önce tedirginlikle duran Emma'ya, ardından sırılsıklam olmuş bana ve son olarak kapının pervazına yaslanmış kardeşine kaydı. İki kardeşin bakışları sadece kısacık bir an kesişti ama bu kadarı bile koridordaki havayı anında buz gibi yapmaya yetti.
Emma koluma girip beni ahşap merdivenlere doğru çekiştirdiğinde, evin sıcaklığı üşüyen tenime iğne gibi batıyordu.
Şömineden gelen odun kokusuna, hafif bir lavanta ve mutfaktan sızan sıcak fırın kokusu karışmıştı.
"Gel, hemen yukarı çıkalım," dedi basamakları aceleyle çıkarken. "Bu ıslak elbiselerle bir dakika daha kalırsan kesin hasta olacaksın."
Tırabzana tutunarak peşinden çıkarken, ayakkabılarımdan damlayan yağmur suları merdiven halısının üzerinde koyu lekeler bırakıyordu. Üst kata ulaştığımızda, Emma koridorun sonundaki misafir odasının kapısını hızla araladı.
"Hemen burada kurulan," dedi, dolaptan kalın, krem rengi bir havlu çıkarıp elime tutuştururken. "Önce saçlarını iyice sar, sonra da üstünü değiştirirsin."
Emma yatağın kenarına ilişti; havlunun boştaki ucunu tutup saçlarımı kurulamama yardım etmeye başladı. Yüzündeki dalgın ifadeden, aklının hâlâ bu fırtınanın ortasında kapısına nasıl dayandığımda olduğu çok belliydi.
"Sen bu akşam Amy ile buluşmayacak mıydın?" diye sordu, sesindeki merakı saklamadan. "Hem neden bu havada yola çıktın ki? En azından yağmurun dinmesini bekleseydin."
Saçlarımı havlunun arasına sıkıştırıp başımı hafifçe önüme eğdim. Sesimin gereğinden fazla savunmacı çıktığını ben bile fark etmiştim:
"Kafeden çıktığımda havada tek bir damla bile yoktu. Sonra bir anda bastırdı işte... Ama sanırım haklıydın, Emma. Jason'ı biraz daha yakından tanımam gerekiyor. Sadece içimin rahat etmesi için geldim."
Emma havluyla saçlarımı ovalamaya devam etti. Dudaklarında yarım bir gülümseme belirdi ama bakışları dalgındı.
"Biz de sen gelmeden önce salonda, yemekteydik," dedi yavaşça. "Oldukça tuhaf bir akşamdı."
"Tuhaf derken?" diye sordum, başımı kaldırıp havlunun altından doğrudan gözlerinin içine bakarak.
"Jason yine fazlasıyla sessizdi," dedi Emma. Sesinde ince bir hayal kırıklığı vardı. "Sanki bedeni oradaydı ama zihni bambaşka bir yerdeydi. Bazen anlattıklarımı duyup duymadığından bile emin olamadım. Yüzünde kaskatı, buz gibi bir ifade vardı."
Derin bir nefes alıp omuz silkti. Ardından ses tonu canlandı, gözlerinde bastıramadığı bir ilgi belirdi. "Ama Kael... O bambaşkaydı. Jason'ın kardeşi olduğunu öğrendiğimde, onun da Jason gibi sessiz ve içine kapanık biri olmasını beklemiştim açıkçası."
İçimdeki o tanıdık huzursuzluk dalgası yeniden göğsüme vururken kaşlarımı çattım. "Nasıl yani başka? Ne yaptı ki?"
Emma başını hafifçe yana eğdi; aklındakileri toparlamaya çalışır gibi bir an duraksadı.
"Sürekli konuştu. Yani... bütün gece sohbeti o yönetti. Biz sadece dinledik. Yaşadıkları eski şehirlerden, çocukluklarından bahsetti. Hatta Jason'la küçükken geçirdikleri bir kazayı anlattı. O kadar soğukkanlı, öylesine düz bir sesle anlatıyordu ki, sanki kendi geçmişinden değil de bir başkasının hayatından bahsediyor gibiydi. Ama asıl garip olan bu değildi, Nora. Anlattığı şeylerin arasında sanki koca koca boşluklar vardı. Bazı detayları bilerek atlıyor, üzerini örtüyor gibiydi. Hani eski bir fotoğraf albümünde bazı sayfalar koparılmış olur ya... Aynen öyle."
Havluyu farkında olmadan parmaklarımın arasında sımsıkı sıkmıştım. "Jason hiçbir şey söylemedi mi peki?"
"Tek kelime bile etmedi," dedi Emma. Bu kez sesi belirgin bir şekilde soğumuştu. "Sadece arkasına yaslanıp onu dinledi."
Havluyu kucağıma bırakıp Emma'ya doğru eğildim. "Emma... Madem kardeşi buradaydı, neden daha önce hiç karşımıza çıkmadı? Jason ondan niye tek kelime bile bahsetmedi?"
Emma duraksadı. Yüzündeki ifadeden, bu sorunun cevabını onun da bilmediği çok belliydi.
"Yeni gelmiş," dedi tereddütlü bir sesle. "Daha doğrusu ben de demin kapıda öğrendim. Ama Kael'in öyle bir tavrı var ki... Sanki bu kasabaya az önce adım atmış bir yabancı gibi durmuyor. Fazlasıyla rahat. Hatta fazla kendinden emin."
Yataktan kalkıp şifonyerin üzerindeki aynaya doğru yürüdüm.
Aynadaki yansımam sırılsıklam saçları, bembeyaz olmuş teni ve yorgunluktan altı çökmüş gözleriyle bana bakıyordu.
Kafamın içi darmadağındı.
Jason neden kardeşinin varlığını bir sır gibi saklamıştı?
Ve en önemlisi, zihnimde yankılanıp beni bu sağanağın ortasında zorla bu kapıya sürükleyen o emredici ses...
Bu evin içinde tam olarak neyle yüzleşmemi bekliyordu?
Emma dolaptan çıkardığı koyu yeşil, kalın bir kazağı ve siyah taytı yatağın üzerine bıraktı. "Şunları giy hemen. Kıyafetlerin kuruyana kadar idare eder."
Sırılsıklam olmuş o ince elbiseyi üzerimden sıyırıp kuru kıyafetleri giydim.
Kazağın sıcaklığı bedenime yayıldıkça titremem de yavaş yavaş geçti. Islak saçlarımı omuzlarımdan geriye atıp derin bir nefes aldım.
Emma kapının kolunu tutmuş, yüzündeki gerginliği saklamaya çalışan zoraki bir gülümsemeyle bana bakıyordu. "Hazır mısın?"
Çenemi dikleştirdim. Kafamın içi darmadağın olsa da sesimi olabildiğince düz tuttum:
"Hadi inelim," dedim. "Şu kardeşleri biraz da ben yakından göreyim."
—-----------------------
Ahşap merdivenlerden inerken adımlarımı yavaşlatıp kazağın bol kollarını parmak uçlarıma kadar çekiştirdim.
Kumaş bedenimi ısıtıyordu ama içimdeki o garip titremeyi durdurmaya yetmiyordu.
Jason tekli deri koltukta oturuyordu; sırtı kaskatıydı, sanki her an yerinden fırlayacakmış gibi tetikte bekliyordu.
Şöminenin taşına omzunu yaslamış olan Kael ise elindeki bardağı parmaklarının arasında yavaşça çeviriyor, abisinin aksine odadaki bu ağır gerginlikten fazlasıyla keyif alıyormuş gibi rahat duruyordu.
Önce koltuğa doğru dönüp hafifçe gülümsedim. "Selam, Jason."
Jason başını nazikçe eğerek karşılık verdi. Koyu yeşil gözlerinde mesafeli ama dikkatli bir ifade vardı. "Selam Nora. Biraz daha toparlanmış görünüyorsun."
''Daha iyiyim'' gülümsemeye çalıştım.
Bakışlarımı şöminenin yanındaki Kael'e çevirdim. Birkaç adım atıp elimi uzattım. "Seninle tam olarak tanışamadık... Ben Nora."
Kael elindeki bardağı çevirmeyi bıraktı ama uzattığım eli tutmadı.
O buz mavisi gözlerini doğrudan yüzüme diktiğinde, dudaklarının kenarında alaycı bir kıvrım belirdi.
"Biliyorum."
Tek kelimelik cevabı salondaki sessizliği daha da ağırlaştırdı. Havada asılı kalan elime rağmen kaşlarım çatıldı.
Gözlerimin içine o kadar rahat ve küstahça bakıyordu ki, inat edip ben de bakışlarımı ondan kaçırmadım.
Yüzümdeki o sessiz öfkeyi fark edince başını hafifçe yana eğdi; ıslak siyah saç tutamları alnına döküldü.
"Emma bahsetti az önce," dedi. Sesinin altındaki o iğneleyici tonu fark etmemek imkânsızdı. "Ama seni biraz yanlış anlatmış sanırım. Bu fırtınada dışarıya şemsiye bile almadan fırlayacak biri olduğunu düşünmemiştim."
Gözlerimi ondan kaçırmadan hafifçe omuz silktim. "Yağmur aniden bastırdı... Zaten bu akşam buraya gelmek gibi bir niyetim de yoktu."
Tam o an duraksadım.
Kısa bir tereddüt yaşasam da Jason'ın o kaskatı, kontrollü halini bozma isteğim daha ağır basmıştı.
Bakışlarımı Jason'a çevirip kelimelerin üzerine basa basa devam ettim:
"...ama içimden bir ses gelmem gerektiğini söyledi. Ben de geldim."
Cümlem bittiği an Jason'ın bütün bedeni kaskatı kesildi.
Koltuğun deri kolçağını kavrayan parmakları öyle bir güçle sıkıldı ki eklem yerleri bembeyaz oldu; deriden tok bir gıcırtı duyuldu.
Yüzündeki o sakin ifade aniden bozulmuş, yerini bariz bir gerginliğe bırakmıştı.
Bu tepkisi gözümden kaçmadı.
Ne saklıyorlarsa eninde sonunda bulacaktım.
Kael ise aramızdaki bu ağır gerginlikten inanılmaz bir zevk alıyor gibiydi. Dudaklarındaki o alaycı kıvrım yavaşça genişledi. Elindeki bardağı usulca dudaklarına götürüp mırıldandı:
"Bazen de o iç sesleri dinlememek gerekir Nora. İnsanı hiç beklemediği karanlık kuyulara sürükleyebilirler."
Bu sözler salona düştüğü an omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti indi. Bütün kaslarımın kilitlendiğini, parmaklarımın kazağın uzun kollarının içinde istemsizce yumruk olduğunu hissettim.
Nefesimi tutarak dikkatle Kael'e baktım. Yüzündeki en ufak bir değişimi, o rahat tavrının arkasında ne sakladığını yakalamak istercesine gözlerimi doğrudan o buz mavisi gözlerine diktim.
Aklıma kutlama gecesi korulukta yaşananlar düştü.
Kael o geceyi biliyor olabilir miydi? Yoksa sadece karşımdaki insanı huzursuz etmekten zevk alan tekinsiz bir yabancı mıydı?
Boğazımdaki kuruluğu gizlemek için güçlükle yutkundum. Bakışlarımı bir milim bile kaçırmadan, içimdeki paniği ustalıkla örten buz gibi bir soğukkanlılıkla konuştum:
"Sanki o karanlık kuyuları fazlasıyla iyi tanıyormuşsun gibi konuşuyorsun."
Kael'in dudaklarındaki o alaycı kıvrım yavaşça silindi. Yüzündeki o rahat ifade anında dağılıp yerini okuması imkânsız, kaskatı bir ciddiyete bıraktı. Parmaklarının arasında çevirdiği kristal bardağı şöminenin taşına bıraktı; camın mermere çarparken çıkardığı tok ses, salondaki ağır sessizliği kesti.
Bana doğru bir adım atmak için ağırlığını öne verdiği an, hemen arkamdan deri koltuğun gıcırtısı duyuldu. Jason aniden ayağa kalkmıştı.
"Kael." Jason'ın sesi boğuk, soğuk ve net bir uyarı taşıyordu.
"Ne oluyor kardeşim? Sadece oturmak için hareketlendim."
Kael bir anda o umursamaz haline geri dönmüştü. Bardağını alıp şöminenin hemen yanındaki koltuğa yavaşça oturdu.
"Sen yine de o sesleri çok dinleme Nora," derken rahat bir tavırla ceketinin kollarını düzeltiyordu.
Kafamın içi darmadağınıktı. Kardeş oldukları doğru olabilirdi ama aralarında çözülmemiş, çok büyük bir sorun olduğu açıkça ortadaydı.
Buna rağmen geri adım atmadım. "Ben öyle düşünmüyorum," dedim net bir sesle. "İyi ki dinlemişim. Yoksa belki başka bir zaman sadece Jason'la tanışacaktım; şimdiyse ikinizle birden tanışmış oldum."
Kael elindeki bardağı havaya doğru hafifçe kaldırarak başını eğdi. Yüzündeki o alaycı gülümseme, yerini tehlikeli bir sakinliğe bıraktı.
"O zaman tekrar memnun oldum, Nora Cole,"
Aramızdaki bu boğucu gerilim, koridordan salona taşan Emma'nın sesiyle bıçak gibi kesildi.
"Hadi gel Nora! Getirdiğin şu tatlıyı keselim."
Kael'in üzerime kilitlenmiş bakışlarından kendimi zorla koparıp kısa bir nefes aldım.
"Geliyorum," dedim sesimi düz tutmaya çalışarak.
Arkamı döndüm. Şu an bana resmen bir sığınak gibi görünen mutfağa doğru yürüdüm.
İçeri girer girmez sırtımı tezgâhın soğuk mermerine yaslayıp ciğerlerimdeki havayı titrek bir nefesle dışarı verdim.
Salondaki o ağır, elektrikli havadan bir anlığına da olsa uzaklaşmak iyi gelmişti.
Tezgâhın üzerinde, kafeden çıkarken aceleyle paket yaptırdığım karton kutu duruyordu.
Emma kutunun kapağını açıp metal spatulayı eline alırken başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde bastıramadığı o tanıdık merak açıkça parlıyordu.
"Eee..." dedi fısıltıyla, sesine sinsi bir heyecan katarak. "İki kardeşi de gördün nihayet. İlk izlenimin ne?"
Üst dolaba uzanıp dört küçük tatlı tabağı indirdim. Porselenleri tezgâha dizerken kafamın içindeki o dağınık düşünceleri toparlamaya çalışıyordum.
"İkisini de tam olarak tanımıyoruz tabii ama," dedim tabakları kutunun yanına doğru iterken. "Aralarında çözemedikleri çok büyük bir sorun olduğu belli. Asıl anlamadığım kısım şu: Madem birbirlerine bu kadar tahammül edemiyorlar, Kael neden abisinin flört ettiği kızın evine, yani buraya geliyor?"
Çekmeceden tatlı çatallarını çıkarıp tabakların kenarına bırakırken, zihnimin bir köşesine kazınan o rahatsız edici detayı daha fazla kendime saklayamadım.
"Bir de Kael'in o tekinsiz aurası var tabii," dedim sesimi ancak ikimizin duyabileceği bir fısıltıya indirerek. "Adamın varlığı bile başlı başına bir tehlike. Ama eminim bu kasabadaki kızlar bunu bir uyarıdan çok davetiye olarak algılayacaktır. Bir insanın hem bu kadar tehlikeli hem de bu kadar... ''
''kusursuz görünmesi resmen sinir bozucu...."
Emma elindeki spatulayı tam kestiği dilimin üzerinde durdurdu. Başını kaldırıp gözlerini kıstığında, dudaklarında fazlasıyla imalı bir gülümseme belirdi.
"Bunu söylerken sesindeki o tuhaf çekingenliği fark etmedim sanma," dedi, kelimelerin üzerine basa basa. "Yoksa... Kael Draven senin o meşhur gardını indirmeyi başardı mı?"
Çatalları mermere gereğinden biraz daha sert bırakıp ona ters bir bakış fırlattım.
"Sadece kör olmadığımı söylüyorum, Emma. Yangın alarmı bas bas bağırırken alevlerin ne kadar parlak olduğunu fark etmek gibi bir şey bu. Görüntüsünün çekici olması, seni yakıp kül etmeyeceği anlamına gelmez. Normalde böyle tiplerin gölgesinden bile uzak dururum. Hâlâ bu evin içindeysem, bu tamamen senin hatırına."
Emma teslim olurcasına ellerini hafifçe havaya kaldırıp gülümsedi. "Pekâlâ, sen öyle diyorsan..."
Kestiği dilimleri dikkatle porselen tabaklara aktarırken tezgâha doğru biraz daha eğildi. Sesindeki o şakacı ton yerini meraklı bir ciddiyete bırakmıştı.
"Yine de insanları tartma konusunda hepimizden iyisin, Nora. İçeri geçtiğimizde Kael'e bir de bu gözle baksana. Bakalım o umursamaz tavırlarının altında aslında ne saklıyor?"
Huzursuzca omuz silktim. "İnan bana, radarlarımı ondan tamamen uzak tutmam hepimiz için en iyisi."
"Hadi ama, sadece gözlemle diyorum," dedi Emma dirseğiyle beni hafifçe dürterek. "Sadece şu meşhur sezgilerine biraz izin ver, o kadar."
Gözlerimi devirip teslim olurcasına bir iç çektim. "Pekâlâ. Sadece gözlemleyeceğim."
Tepsiyi kavrayıp mutfaktan çıktık. Salona geri döndüğümüz an, o ağır, nefes almayı bile zorlaştıran gergin hava anında yeniden omuzlarıma çöktü.
Emma orta sehpaya yaklaşıp tabakları dağıtmaya başladı. Jason mesafeli bir teşekkürle tabağı önüne çekerken, Kael yalnızca kayıtsızca başını eğmekle yetindi. Önüne bırakılan porselen tabağı parmaklarının tersiyle sehpanın ucuna doğru itti; çatalı eline almaya tenezzül bile etmedi.
Sandalyemi çekip oturdum. Çatalımın ucuyla cheesecake'ten ufak bir parça aldım ama boğazımdaki o gerginlik yüzünden kekin tadını bile alamıyordum.
Kısa süre sonra Emma ile Jason kendi aralarında alçak sesli bir sohbete daldılar; kasabanın o sıkıcı, uyuşuk gündelik akışından konuşuyorlardı. Sesleri birkaç dakika içinde benim için fonda kaynayan önemsiz bir uğultuya dönüştü.
Ortamdaki varlığımı tamamen silmiş gibi çıt çıkarmadan oturuyordum.
Çünkü bütün dikkatimi o loş köşede tek başına oturan Kael'e vermiştim.
Kael koltuğa gömülmüş, bir kolunu deri kolçağa kayıtsızca bırakmıştı.
Önündeki tabağa hâlâ elini sürmemişti; uzun, solgun parmakları bardağın ince gövdesinde yavaş ve hesaplı bir ritimle geziniyordu.
Onu inceledikçe içgüdülerimi alarma geçiren o asıl tuhaflık daha da netleşiyordu: Sıradan bir insana ait o istemsiz, küçük hareketlerin hiçbiri onda yoktu.
Ne parmaklarını ritmik olarak bir yere vuruyor, ne bacağını sallıyor, ne de bakışlarını amaçsızca etrafta gezdiriyordu.
Şöminenin alevleri keskin yüz hatlarını gölgelendirirken, tek bir kası bile seğirmiyor, nefes aldığı bile belli olmuyordu.
Sadece orada öylece, kıpırtısız durarak bile odadaki bütün havayı kendi etrafında büküyor gibiydi.
O rahat tavrının arkasında ne sakladığını çözmek istercesine gözlerimi ondan bir saniye bile ayırmadım.
Ve tam o anda, sanki ona diktiğim bakışların ağırlığını hissetmişçesine başını ağır ağır kaldırdı.
Gözleri doğrudan benimkileri buldu.
Beni çoktan fark etmişti; hatta onu izlediğimi bildiği halde tepki vermek için bilerek beklemiş gibiydi.
Gözlerini bir an bile kırpmadı. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de kaçamak bir tavır vardı; yalnızca beni açıkça suçüstü yakalamış olmanın getirdiği o soğuk, küstah rahatlık okunuyordu. Dudaklarının bir kenarı alaycı bir şekilde yukarı kıvrıldı.
Bu ifadeyi gördüğüm an göğsüme ani bir panik saplandı.
Gözlerimi hemen kaçırmak istedim ama o anki telaşla nefesimi hızla içime çekince ağzımdaki lokmayı tamamen unuttum.
Ufak bir frambuaz parçası dosdoğru nefes boruma kaçtı ve nefesim bir anda kesildi.
Öksürüğün şiddetiyle göğsüm sıkıştı; masanın kenarına tutunup başımı öne eğmek zorunda kaldım.
Ciğerlerime gram hava girmiyordu, boğazımdaki o yakıcı tıkanıklık yüzünden gözlerim anında dolmuştu.
Emma sandalyesini hızla geriye itip konsola uzandı. Sürahiden bardağa su doldururken masaya sıçrattı ama aldırmadan telaşla yanıma dönüp bardağı elime tutuşturdu. Bir yandan da sırtımı sıvazlıyordu.
"Al, şunu iç hemen. Yavaş yavaş, sakin ol."
Suyu küçük yudumlarla içtim.
Soğuk su boğazımdaki tıkanıklığı temizleyince nihayet ciğerlerime kesik, titrek bir nefes çekebildim.
Sırtımı sandalyeye yaslayıp derin bir soluk aldım.
Peçeteyle gözümün ucundaki ıslaklığı silerken, utançtan yüzüme hücum eden kanın sıcaklığını yanaklarımda hissediyordum.
Jason masanın üzerinden bana doğru hafifçe eğilmişti. "Daha iyi misin?"
"İyiyim," dedim güçlükle; sesim hâlâ boğuktu. Boğazımı temizleyip hafifçe doğruldum. "Dalgınlığıma geldi, soluk boruma kaçtı sadece."
Gözlerimi ister istemez Kael'e çevirdim.
Olduğu yerde milim kımıldamamıştı. Kollarını göğsünde bağlamış, dudaklarının kenarındaki o sinir bozucu kıvrımla beni izlemeye devam ediyordu.
Yüzünde ne sıradan bir nezaket ne de en ufak bir endişe vardı; sadece az önce düştüğüm o rezil durumu baştan sona keyifle izlemiş olmanın getirdiği ukala bir rahatlık vardı.
Tabağımdaki yarım dilimi kenara itip çatalımı masaya bıraktım. Bu küçük rezilliği savuşturmanın tek yolu, konuyu değiştirip kontrolü ele almaktı.
"Kasabaya alışabildiniz mi bari?" diye sordum, sesimi olabildiğince düz ve sıradan tutmaya çalışarak. "Burası yeni gelenlere başta fazla sakin gelebilir."
Jason bardağını masaya bırakıp hafifçe başını salladı. "Sakinliği iyi geldi aslında. Şehrin gürültüsünden sonra buradaki yavaşlık tam da ihtiyacımız olan şeydi."
"Daha doğrusu, Jason'ın inzivaya ihtiyacı vardı," diyerek araya girdi Kael. Koltuğunda hafifçe öne eğilmiş, bardağını parmaklarının ucunda dengede tutuyordu.
Bakışlarını doğrudan Emma'ya çevirdiğinde, sesine sahte bir samimiyet yerleşti. "Kardeşimi etkilemek hiç kolay bir iş değildir Emma. En son kalbi fena kırılmıştı; yıllarca resmen kabuğuna çekildi. Karşısına senin çıkman onun için büyük bir şans."
Salondaki hava bir anda ağırlaştı.
Jason'ın yüzündeki sakin ifade tek bir saniyede silindi. Kardeşine diktiği yeşil gözlerindeki sertlik, bu kez saklamaya bile gerek duymadığı kadar gerçek ve ürkütücüydü.
"Emma herkesten farklı, Kael," dedi. Sesi yüksek çıkmamıştı ama bu söylediği tartışmaya kapalı, buz gibi bir uyarı gibiydi. "Konuyu kapat."
İki kardeşin bakışları birbirine kilitlendiğinde, masaya dondurucu bir sessizlik çöktü. Ne Jason geri adım atıyordu ne de Kael yüzündeki o küstah gülümsemeyi bozuyordu. Aralarındaki o konuşulmayan düşmanlık salonun her köşesine yayılmıştı.
Emma bu boğucu gerginliğe daha fazla dayanamayarak tedirgin bir şekilde boğazını temizledi. Masadaki o ağır havayı dağıtmak ister gibi aceleyle ellerini birbirine çırptı.
"Şey... Tabakları kaldırmama yardım eder misiniz?"
"Tabii," dedim, masadaki o kaskatı ortamdan kaçmak için bir saniye bile beklemeden hızla ayağa kalkarak.
Tabakları ve bardakları toplayıp mutfağa geçtiğimizde, salondaki o ağır gerginlik de bizimle birlikte içeri girdi.
Jason elindeki porselenleri tezgâha bırakırken mutfakta bir saniye bile oyalanmadı.
Kaskatı kesilmiş çenesi ve kardeşine attığı o buz gibi, uyarı dolu bakışın ardından hızla arkasını dönüp salona geri döndü.
Kael ise bizimle mutfakta kalmıştı ve çıkmaya hiç niyeti yok gibiydi.
Elindeki boş bardağı lavabonun kenarına bırakıp kollarını göğsünde bağladı.
Sırtını tezgâha yaslayıp ayak bileklerini rahatça üst üste atarken, yüzünde az önce kendi yarattığı bu krizden gizli bir keyif alan o ukala ifade vardı.
Emma musluğu açtı.
Suyun sesi mutfağı doldursa da tabakları sudan geçiren ellerinin titrediği çok net belli oluyordu.
Birkaç saniye sonra daha fazla dayanamadı; suyu kapatıp başını yavaşça Kael'e doğru çevirdi.
"İçeride bahsettiğin o kadın..." dedi tereddütle. "Kimdi?"
Kael başını hafifçe yana eğdi; siyah saç tutamları alnına döküldü. Yüzünde sinir bozucu derecede umursamaz bir ifade vardı.
"Eski sevgilisi," dedi, sesinde tek bir duygu kırıntısı bile yoktu. "Jason'ı gerçekten çok hırpaladı. Sonra da... trajik bir kazada kaybettik onu. Jason çok uzun süre kendini toparlayamadı. Bu yüzden kardeşimin bu kasabada yeni birine kapıldığını duyunca kulaklarıma inanamadım ve kalkıp buraya geldim."
Buz mavisi gözlerini Emma'nın kireç gibi olmuş yüzüne dikerek öne doğru yarım adım attı. Bakışlarında soğuk, rahatsız edici bir dikkat vardı.
"Ama şimdi burada, tam karşımda dururken, Jason'ın neden sende teselli aradığını çok daha iyi anlıyorum. Garip bir biçimde... Bana fazlasıyla Alice'i anımsatıyorsun."
Emma'nın yüzündeki bütün kanın çekildiğini gördüğüm an içimde kontrolsüz bir öfke patladı. Bu yaptığı düpedüz acımasızlıktı; abisinin ilişkisini bilerek sabote etmeye çalışıyordu.
Aramızdaki mesafeyi iki sert adımla kapatıp tam önüne dikildim.
"Ne demek istiyorsun sen?"
Cevap vermesini bile beklemeden, tezgâhın üzerinde duran su bardaklarını hızla ellerinden çekip aldım. Hareketim o kadar sertti ki camlar birbirine çarpıp tiz bir ses çıkardı.
Kael bir milim bile geri adım atmadı; sadece ellerini teslim olur gibi hafifçe havaya kaldırdı. Dudaklarının kenarı yukarı kıvrılırken beni baştan aşağı süzdü. "Ooo... Sakin ol bakalım, Nora."
Emma o mutfakta daha fazla duramadı. Dolan gözlerini bizden saklamak için başını eğip hızla yanımdan sıyrıldı ve salona kaçtı.
O gidince mutfakta yalnızca ikimiz kalmıştık. Musluktan damlayan suyun ritmik sesi, aramızdaki sessizliği daha da ağırlaştırıyordu.
Kael yaslandığı tezgâhtan hiç kıpırdamadan beni izlemeye devam etti; duruşunda ne en ufak bir pişmanlık ne de suçluluk vardı. "Fazla mı saçmaladım dersin?" diye sordu, sesindeki o ukala tonu zerre kadar gizlemeye çalışmadan.
Bulaşık makinesinin kapağını ayağımla sertçe iterken ona ters bir bakış fırlattım. "Açık konuşmamı ister misin?"
Yüzündeki o rahatsız edici gülümseme biraz daha genişledi. "İstediğin kadar. Ne kadar açık, o kadar iyi."
Çenemi dikleştirip gözlerimi doğrudan gözlerine diktim. Her kelimenin üzerine basa basa, dümdüz bir sesle konuştum:
"İçimdeki ses senin hep böyle patavatsız, nerede susup nerede konuşacağını bilmeyen biri olduğunu söylüyor. O yüzden kendini fazla özel falan sanma; çözülmesi o kadar da zor biri değilsin."
Kael'in yüzündeki o alaycı ifade bir anlığına dondu. Gözleri kısıldı; bakışlarındaki o rahatlık anında silinip yerini kaskatı, tehlikeli bir dikkate bıraktı.
Benim ise sinirden parmak uçlarım karıncalanıyordu.
Tezgâhtaki son bardağı alıp makinenin üst sepetine yerleştirmeye çalıştım ama öfkeyle yaptığım bu aceleci hareket yüzünden ıslak cam avucumun içinden kayıverdi.
Bardak parmaklarımın arasından süzüldü; fayansa çarpıp tuzla buz olması an meselesiydi.
O saniye ne olduğunu idrak bile edemedim.
Kael aramızdaki mesafeyi yürümemiş de sanki bir anda yanımda bitmiş gibiydi.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısacık sürede eğildi ve bardağı, insan reflekslerinin çok ötesinde bir hızla, zemine sadece iki parmak kala havada yakaladı.
Olduğum yerde kilitlenip kaldım; nefesim boğazımda düğümlendi.
Kael bardağı tutmak için öyle bir açıyla eğilmişti ki, aramızda milim boşluk kalmamıştı.
Göğsü neredeyse omzuma değiyordu. Ondan yayılan o dondurucu soğukluk bir anda yüzüme çarptı.
O buz mavisi gözleri o kadar yakındı ki, içimdeki o tekinsiz alarm zilleri yeniden sağır edici bir şekilde çalmaya başladı.
Bakışlarını benden bir saniye bile kaçırmadan, doğrudan zihnime işleyen buz gibi bir fısıltıyla konuştu:
"Bence beni hiç tanımıyorsun, Nora. Ve sana ufak bir tavsiye... Yerinde olsam beni çözmeye kalkışmazdım."
Sesi o kadar alçak ve netti ki, sözleri bir tavsiyeden çok açık bir tehdit gibiydi.
Az önce salonda umursamazca konuşan o küstah adam gitmiş, yerine insanın kanını donduran tekinsiz bir yabancı gelmişti.
Ama tam o anda, aramızdaki o tehlikeli hava başladığı gibi ansızın dağıldı.
Gözlerindeki o karanlık ifade tek bir saniyede silindi ve Kael bana doğru hafifçe göz kırptı.
Resmen beni buz gibi bir sesle tehdit edip üstüne bir de göz kırpmıştı.
Yüzüne anında o bilindik, alaycı maskesi yerleşti; çenesindeki o ürkütücü gerginlik yerini sinir bozucu bir rahatlığa bıraktı.
Az önce beni tezgâha çivileyen o ezici ağırlığı saniyeler içinde üzerinden atarak, aramızdaki mesafeyi hiç acele etmeden açtı ve yavaşça doğruldu.
Havada yakaladığı cam bardağı ufak, tok bir sesle tezgâhın mermerine bıraktı.
Geriye doğru bir adım atarken, dudaklarındaki o cüretkâr tebessüm yeniden yüzüne yerleşmişti.
"Evet... Bardağı da kurtardığıma göre, ben içeri geçeyim."
Arkasını dönüp salona doğru ağır adımlarla yürüdü.
Mutfak kapısından çıkışını yumruklarımı sıkarak, arkasından öfkeyle izledim.
Koridora sapıp gözden kaybolduğunda mutfakta tek başıma kalmıştım. İçimde tuttuğumu bile fark etmediğim o kesik nefesi titreyerek dışarı verdim.
Dizlerimdeki gücün bir anda çekildiğini hissederek iki elimle tezgâhın mermerine sıkıca tutundum.
Bakışlarım onun az önce havada yakalayıp tezgâha bıraktığı o ıslak "Adama bak ya..." Sinirden kendi kendime gülüyordum resmen.
Fakat göğsümü daraltan şey yalnızca öfke değildi. Zihnimi kemiren o mantık dışı detay, idrak ettikçe kanımı donduruyordu.
Kael az önce tezgâhın ta diğer ucundaydı. Aramızda en az dört adımlık bir mesafe vardı. Bir insanın o kadar mesafeyi bir saniyede kapatıp, düşen bir bardağı zemine çarpmadan havada yakalayabilmesi fiziksel olarak imkânsızdı.
Yok artık, diye düşündüm titreyen parmaklarımı kazağımın kumaşına sımsıkı geçirerek.
Kafayı yiyorum herhalde.
Bardağı makineye yerleştirirken muhtemelen ona arkam dönüktü; o da zaten bana doğru adımlamıştı ve ben sinirden, dalgınlıktan fark etmemiştim.
Başka mantıklı bir açıklaması olamazdı.
Kendimi bu akılcı bahaneye inandırmak için ciğerlerime derin bir nefes çektim ama sırtıma yapışan o buz gibi ürperti bir türlü tenimi terk etmedi.