╭─────────────── ⋆⋅☆⋅⋆ ─╮
♡
MERHABALARRR!!!
Ben geldimm 🎉
♡
╰─ ⋆⋅☆⋅⋆ ───────────────
Emma'yı evine güvenle bırakmış, festival alanına geri dönmek için bindiğim taksiden az önce inmiştim ama aklım hâlâ zihnimin içinde yankılanan o seste asılı kalmıştı.
Neydi bu ses? Neden duyuyordum? Kafamın içinde, her biri başka yöne koşan ve birbiriyle çarpışan yüzlerce tilki vardı.
Bir yanım, bütün bunları sadece güçlü bir önsezi, aşırı uyarılmış bir altıncı his diye geçiştirmeye can atıyordu. Fakat diğer yanım, gerçeğin çok daha karanlık olduğunu fısıldıyordu.
Sesi ilk duyduğumda, o devasa sahne ışığı Emma'nın tepesine inmek üzereydi. Beni saniyeler öncesinden uyarmış, hemen ardından yaşanan o dehşet verici kaza, bunun basit bir tesadüf olmadığını yüzüme acımasızca çarpmıştı.
Ama ikinci kez, otoparkta duyduğumda emrettiği şeyi harfiyen yapmış ve hiçbir felaketle karşılaşmamıştım. Sadece Emma'yı sapasağlam evine bırakmıştım, hepsi buydu.
Belki de mesele, onun yanında olmamdı? Belki sadece onun yanında olmam gerekiyordu...
Bu düşünceyle birlikte bir an duraksadım.
İyice deliriyordum.
Yüzüme düşen saçlarımı sertçe geriye doğru atıp, zihnime yapışan bu düşüncelerden sıyrılmak istercesine başımı iki yana salladım. Silkelenip kendime gelmeliydim.
Aklımı kaçırmamak için, öğlen yaşadığım o ölüm kalım şokunun artçı sarsıntılarını geçirdiğimi kabul etmek en sağlıklısıydı.
Beynim, yaşadığım travmaya karşı böyle tuhaf bir savunma mekanizması geliştirmişti sadece.
Kesinlikle öyleydi.
Öyle olmak zorundaydı.
Kendimi bu mantıklı teselliye inandırmaya çalışarak ciğerlerime derin bir nefes çektim ve gözlerimi yeniden ağaçların arasındaki kutlama alanına çevirdim. Kutlamaya geri dönmüştüm; çünkü Tysen'ı bu curcunanın ortasında tek başına bırakıp eve dönemezdim.
Daha doğrusu, Tysen'ı ve Amber'ı gecenin bu saatinde baş başa bırakmayı göze alamazdım.
Geçmişte ikisinin yalnız kaldığı bir gece, Amber onu bilmediğimiz bir yere götürmüş ve Tysen'dan tam iki koca gün boyunca hiçbir haber alamamıştık.
Bugünlük daha fazla aksiyona gerek yoktu.
Gidip geldiğim o kısa süre içinde festival alanı daha da hareketlenmiş gibiydi.
Gruplar hâlinde toplanmış gençler, müziğin giderek sertleşen ritmine ayak uyduruyor; havada uçuşan kahkahalar, yüksek müziğin arasında kayboluyordu.
Kalabalığın arasından ilerlemeye çalıştım. Tysen ortalıkta yoktu; muhtemelen Amber'ın peşinde, etrafındaki dünyadan bihaber dolanıp duruyordu.
Derken ilerideki bir köşede Clara'yı gördüm. Elindeki kadehle birilerinin etrafında pervane gibi dönüyor, yüzündeki sahte neşeyle kahkahalar savuruyordu.
Emma'ya yaşattığı ağır kırgınlığı bastırmanın en gürültülü yolunu yine bulmuştu.
Bakışlarım istemsizce Jason'ı aradı.
Onu bulmak hiç de zor olmadı. Sahneye yakın ama etrafındaki o çılgın kalabalıktan fersah fersah uzakta dikiliyordu.
Etrafındaki insanlar sarhoşlukla kendinden geçmiş halde eğlenirken o, bu dünyaya ait olmayan, buzdan yontulmuş bir heykel gibi kaskatı ve mesafeliydi.
Bakışlarında tuhaf bir odak vardı; sahneye, müziğe ya da insanlara değil, ormanın derinliklerindeki meçhul bir noktaya kilitlenmişti sanki.
Sırtımdan aşağı buz gibi bir terin süzüldüğünü fark edince ürperdim. Düşüncelerimi savuşturmak istercesine başımı hızla başka yöne çevirdim.
Susuzluğumu bastırmak için içecek tezgâhına yöneldim ve kendime bir bardak buzlu soda doldurdum.
İçeceğimden büyük bir yudum alıp Tysen'ı bulmak için kalabalığı dikkatlice taradım. Birkaç saniye boyunca gözlerim insanların arasında dolaştı ancak Tysen ortalıkta yoktu.
Tam bakışlarımı başka bir yöne çevirecekken, kalabalığın diğer ucunda tanıdık bir yüz gözüme çarptı.
Amy.
Elimdeki bardağı düşünmeden tezgâha bırakıp kalabalığın arasından ona doğru koştum.
Zihnimin içindeki karmaşadan sonra özlediğim tanıdık bir yüzü görmek çok iyi gelmişti.
"İnanamıyorum, hoş geldin!" diyerek boynuna o kadar sıkı sarıldım ki, kollarımdaki bütün gerginliğin ona geçmesinden bir an korktum.
Amy zayıf bir kıkırtıyla bana karşılık verdi. "Büyük sürpriz oldu, değil mi?"
Geri çekilip yüzüne baktığımda, dudaklarındaki tebessümün ne kadar kırılgan olduğunu anında fark ettim.
Gözlerinin altındaki mor, derin çukurlar ve tenindeki sağlıksız solgunluk, haftalardır taşıdığı yükün ağırlığını bağırıyordu resmen.
Yine de, onca mesajlaşmanın ardından onu kanlı canlı karşımda görmek, içime nihayet ılık bir huzur akıtmıştı.
"Hem de nasıl bir sürpriz!" dedim, sesime olabildiğince enerji katmaya çalışarak. "Ama kasabaya daha geç döneceğini sanıyordum?"
Yüzündeki o zayıf tebessüm, mum alevi gibi titreyip sönüverdi. Gözlerini kaçırdı. "Biraz karışık durumlar işte..."
"Amy... Anlat lütfen, ne oldu?"
Derin bir iç çekti. Haftalardır anneannesinin başucundaydı. "Biliyorsun durumunu... Daha da kötüleşti. Doktorlar yapılabilecek bir şey kalmadığını söyleyip, süreci yavaşlatacak ilaçlar verip bizi eve gönderdi."
Üzüntüyle kolunu sıvazladım.
Başını biraz daha eğdi, etrafımızdaki sağır edici müziğe rağmen sesini sadece benim duyabileceğim bir fısıltıya indirdi: "Ama beni asıl tüketen şey bu değil sanırım... Orada kaldıkça kendimi, aklımı kaybetmeye başladım. Anneannem bazen olmayan şeyler görüyor ya hani, boşlukla konuşuyor... Son zamanlarda, yemin ederim sanki ben de onun gördüğü o karaltıları... o şekilsiz siluetleri köşelerde görür gibi oluyorum."
Bu sözleri duyduğum an gözbebeklerim titredi; damarlarımdaki kanın anında buz kestiğini hissettim. Kendi gördüğüm o korkunç kâbuslar, boynumda gizlediğim o sızlayan iki yara, her duyduğumda bana emir veren o ses.....
Amy'nin ne hissettiğini, o çaresizliği çok iyi anlıyordum. Zihin bir kez gerçeklik ile hezeyan arasındaki o incecik çizgiyi yitirince insan kendi gölgesinden bile şüphe eder hale geliyordu.
"Sürekli aynı hastalıklı şeyleri duyunca insan etkileniyor, psikolojik tabii," diye devam etti Amy aceleyle, sanki delirdiğini düşünmemden korkarak kendini ikna etmek ister gibi. "Normal hayatım tamamen felç oldu. O yüzden... sadece nefes alabilmek, gerçek dünyaya dönebilmek için buraya kaçtım."
Hemen koluna sıkıca girdim. İçimdeki karanlık çukuru yoksayıp yüzüme zoraki bir neşe yerleştirerek onu içecek tezgâhına doğru çektim.
"Bak ne diyeceğim; bu gece bütün olumsuzlukları, her şeyi unutuyoruz. En sevdiğin o berbat karışımlardan alacağız ve sadece kafamızı dağıtacağız, tamam mı?"
Amy yorgun bir tebessümle başını salladı. "Keşke unutmak bu kadar kolay olsa, Nora."
"Kolay değil, biliyorum," dedim omzunu hafifçe, destek verircesine sıkarak. "Ama en azından deneyebiliriz."
Tezgâhtan iki plastik bardak alıp içecekleri doldururken, sıradan bir eylem yapmak zihnimin felç edici gerginliğini biraz olsun alıyordu. Fakat tam bardağı Amy'ye uzatmak için elimi kaldırdığım an...
Ormanın derinliklerinden, festival alanının gürültüsünü yarıp geçen ince bir ses ulaştı kulağıma.
İlk başta, şiddetli rüzgârın koca meşe dallarını birbirine sürtmesiyle çıkan bir gıcırtı sandım. Fakat birkaç saniye sonra aynı sesi yeniden duydum.
Bu kez daha netti. Rüzgârın çıkardığı bir ses değildi. İçimde yükselen korkuya rağmen kulak kesildim ve o zaman bunun bir kadının sesi olduğunu fark ettim.
"...Yardım edin..."
Elim, havada bardağın üzerinde öylece donakaldı. Nefesim bıçak gibi kesilirken, başımı hızla festival ışıklarının aydınlatmadığı koruluğa doğru çevirdim.
Amy elimdeki bardağı alıp yüzüme tuhaf tuhaf baktı. "Nora? Ne oldu?"
"Sen... sen de duydun mu?" diye fısıldadım, gözlerimi o karanlıktan ayıramadan.
"Neyi?"
"Bir kadın sesi... Yardım çığlığı attı."
Amy kaşlarını çattı, endişeli gözlerle etrafımızdaki sarhoş kalabalığa bakındı. "Nora, saçmalama. Sadece son ses müzik duyuluyor."
Önce ona, sonra tekrar koruluğa baktım. Ses o kadar berrak, o kadar acı doluydu ki yanılmış olmam imkânsızdı.
Üstelik etrafımızdaki onca insanın hiçbir şey olmamış gibi zıplamaya, kahkahalar atmaya devam etmesi durumu daha da gerçekdışı ve korkutucu kılıyordu.
Acaba gerçekten de aklımı yitiriyordum?
Sonra tekrar duydum.
"...Lütfen... Yardım edin..."
Nefesimi tutup kalabalığı bir kez daha taradım. Ormanın girişinde, diğerlerinden tamamen ayrı duran Jason'ı fark ettim.
O da duymuştu.
Etrafındaki kalabalıktan tamamen soyutlanmış bedeni yay gibi gerilmiş, başı çığlığın geldiği yöne, benim de baktığım o karanlık noktaya çevrilmişti.
Bir saniye bile tereddüt etmedi. Aniden yönünü değiştirip hızlı adımlarla ilerledi ve birkaç saniye içinde ağaçların arasında gözden kayboldu.
O çaresiz feryadı sadece ikimiz duymuştuk.
Ve o, hiç düşünmeden o sese koşmuştu.
İçimde direnen son mantık kırıntısı da o anda tamamen yok oldu.
O ormanın içinde korkunç bir şeyler dönüyordu. Jason ne olduğunu biliyordu.
Zihnime giren seslerin, boynumdaki yaranın ve son birkaç saattir yaşadığım tüm o tuhaflıkların cevabı belki de o ağaçlarların ardındaydı.
Bugün yaşadığım her şey gerçekti.
Delirmiyordum.
Bunu kendime kanıtlamak zorundaydım.
Ne pahasına olursa olsun.
"Amy, ben hemen geliyorum." diyerek elimdeki bardağı hızla tezgâha bıraktım.
"Nora, nereye? İyi misin sen? Hiç iyi görünmüyorsun!"
"İyiyim, sadece... ileride Tysen'ı gördüm sanırım. İki dakikaya dönerim."
Bana inanmadığını, yalan söylediğimi anında anladığını biliyordum ama dönüp ona açıklama yapacak tek bir saniyem bile yoktu.
Kalabalığı omuz atarak yardıktan sonra, meşelerin ardındaki o zifiri karanlığa, Jason'ın kaybolduğu yöne doğru fırladım.
Jason çoktan kaybolup gitmişti. Onu yakalayabilmek umuduyla adımlarımı hızlandırdım.
Arkamda kalan kutlamanın ışıkları devasa ağaç gövdeleri tarafından acımasızca yutulurken, sağır edici baslı müzik de yerini boğuk, anlamsız bir gümbürtüye bıraktı.
Saniyeler içinde çalıların tekinsiz hışırtısı, ayaklarımın altındaki kurumuş dalların çıtırtısı ve rüzgârın o uğultusuyla baş başa kaldım.
Ve o kadın sesini tekrar duydum.
Ama bu kez bir feryat değildi.
Çok daha kötüsüydü. Boğuk, hırıltılı, can çekişen bir kadının o kesik kesik, çaresiz nefesleriydi.
"Neredesin?" diye fısıldadım. Korkudan boğazım kupkuru olmuştu.
Geri dönmeliydim; içimdeki son mantık kırıntısı avaz avaz kasabaya koşup güvenliği, polisi çağırmamı haykırıyordu.
Tek başıma, silahsız bir halde bu zifiri karanlığa dalmak düpedüz intihardı.
Ama ya gerçekten hemen şurada, birkaç metre ileride birisi ölüyorsa?
Bu ezici vicdan azabıyla geri adım atamadım ve ağaçların iyice sıklaştığı, ay ışığının bile giremediği o dar patikaya doğru titreyen bacaklarımla birkaç adım daha attım.
Tam o sırada, sağ tarafımdaki sık çalılığın içinden ani, sert bir hışırtı koptu.
Olduğum yere çivilendim. Kalbim boğazımda atıyor, kulaklarımda kendi kanımın gümbürtüsü yankılanıyordu. Nefesimi tutarak başımı yavaşça, milim milim o yöne çevirdim.
Ensemdeki bütün tüyler diken diken oldu. Bir av gibi köşeye sıkıştırıldığımı, yırtıcı bir göz tarafından izlendiğimi iliklerime kadar hissediyordum.
Bakışlarımı titreyerek etrafımda gezdirdim ve iki koca çam ağacının arasında duran, insana benzeyen o silueti fark ettim.
O kadar karanlık, o kadar hareketsizdi ki bir an zihnimin yarattığı bir hayal gördüğümü sanabilirdim.
Fakat bir sonraki salisede siluet hareket etti.
Göz açıp kapayıncaya kadar bulunduğu noktadan silindi ve bir anda, tamamen imkânsız bir hızla sağ çaprazımdaki asırlık ağacın ardında belirdi.
Gözlerim bu akılalmaz, insanüstü sürati takip edemiyordu bile; geride sadece havayı yırtan bulanık, siyah bir gölge dalgası kalıyordu.
O şey... O şey kesinlikle bir insan olamazdı.
Dizlerimin bağı tamamen çözüldü, bedenim kaskatı kesildi. Bu fizik kurallarına, doğanın kanununa aykırıydı; dünyadaki hiçbir canlı böyle bir hızda hareket edemezdi.
Dehşet, bütün benliğimi ve mantığımı zehirli bir sarmaşık gibi ele geçirdiğinde boğazımdan kontrolsüz, yırtıcı bir çığlık koptu.
Artık ne o yardım isteyen kadın umurumdaydı, ne Jason, ne de başka bir şey.
Arkamı döndüğüm gibi can havliyle koşmaya başladım.
Ayakkabılarım yumuşak, çamurlu toprağa batıp çıkıyor, yüzüme ok gibi çarpan kuru dallar tenimi parçalıyor, ciğerlerim aldığım o kesik nefeslerle cayır cayır yanıyordu.
Arkama bir saniye bile bakmadan sadece festival alanına doğru aklımı yitirmişçesine koşuyordum.
⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆
JASON
Jason, ormanın zifiri karanlığında yankılanan o cılız çığlığın izini sürdüğünde, görmeyi en son isteyeceği siluetle karşılaştı.
Kael.
Solgun ay ışığı çam dallarının arasından sızarak Kael'in keskin yüz hatlarını aydınlatıyordu. Kuzguni siyah saçları alnına dökülmüş, gecenin soğuk rüzgârıyla hafifçe dağılmıştı.
Zifiri karanlığın içinde bile o kusursuz yüzü ve geniş omuzlarıyla son derece kendinden emin, sarsılmaz bir duruşu vardı.
İnsanları hem dehşetle geri adım atmaya zorlayan hem de istemsizce kendine çeken yırtıcı bir aurası vardı.
Kael, Jason'ın gelişine dönüp bakmadı bile. Bembeyaz parmaklarıyla sıkıca kavradığı kadının boynuna yeniden eğildi. Kadının boğazından kopan çaresiz, cılız inilti ormanın soğuk havasına karışırken, Jason olduğu yerde kaskatı kesildi.
Kael ise kaliteli bir şarabı yudumlarcasına sakindi; suçüstü yakalanmanın getirdiği en ufak bir telaş ya da şaşkınlık yoktu üzerinde.
Jason daha fazla dayanamayıp bir gölge gibi öne atıldı.
Kadını Kael'in kollarından sertçe söküp alarak geriye çekti. Yere yığılmak üzere olan bedeni düşmeden yakalayıp, en yakındaki ağacın dibine usulca bıraktı.
Aceleyle parmaklarını kadının boynuna bastırdı. Nabzı çok zayıftı. Hâlâ nefes alıyordu ama teni çoktan buz gibi olmuştu; fazlasıyla kan kaybetmişti.
Jason doğrulduğunda, Kael'in onu bir tiyatro oyunu izler gibi alaycı bir keyifle süzdüğünü gördü.
Kael, dudaklarının kenarından süzülen kanı elinin tersiyle yavaşça sildi. Başını yana eğip sırıttığında yanağında beliren o masum gamze, yüzündeki acımasızlıkla ürkütücü bir zıtlık yaratıyordu. Sanki az önce bir insanın hayatını sömüren o değilmiş gibi umursamazdı.
"Şaşırttın beni," dedi yumuşak ama zehir gibi iğneleyici bir sesle. "Eskiden başkalarının yemeğine burnunu sokmazdın. Gerçi, gerçek bir ziyafetin tadını unutalı asırlar oldu değil mi?"
Jason öfkeyle dikleşti. Çenesi o kadar kasılmıştı ki, yüz hatları karanlıkta daha da sert duruyordu. "Ne işin var senin burada, Kael?"
Kael umursamazca omuz silkti. Elleri siyah deri ceketinin ceplerindeydi. Botlarının altındaki kurumuş yaprakları ezerek tembel adımlarla etrafta dolandı. Karşısında öfkeden deliren kardeşi yokmuş da, sakin bir gece yürüyüşüne çıkmış kadar rahattı. "Ne işim olacak sevgili kardeşim? Geziyorum."
Başını geriye atıp ormanın nemli havasını derin derin ciğerlerine çekti. "Şu çam kokusunu gerçekten özlemişim." Gözlerini yeniden açtığında, buz mavisi irisleri karanlığın içinde vahşi bir ışıltıyla parlıyordu. Çenesini ağacın dibinde baygın yatan kadına doğru kaldırdı. "Ve tabii, taze kanın o sıcak kokusunu da."
Jason'ın parmakları avuç içlerine batacak kadar sıkı birer yumruk halini aldı. "Bu kasabaya hemen defolup gidiyorsun."
Kael'in boğazından alaycı, tok bir kıkırtı koptu. "Yoksa ne yaparsın Jason? Gittiğin o lisenin müdürüne mi şikayet edersin beni?"
Jason'ın çene kemikleri gerginlikten daha da belirginleşti, yanağındaki bir kas tehlikeli bir şekilde seğirdi. Kardeşinin bu umursamaz tavrı karşısında sabrının son demlerini yaşıyordu. Kelimeleri adeta sıktığı dişlerinin arasından tıslayarak çıkardı.
"Burada avlanamayacağını sende biliyorsun. Dikkat çekiyorsun."
Kael bu uyarıyı umursamazca tartarmış gibi duraksadı, kışkırtıcı bir edayla tek kaşını kaldırdı.
Başını eğip ağacın dibindeki baygın kıza baktı, sonra dudak bükerek omuz silkti. "Dikkat çeken benim karnımı doyurmam mı, yoksa senin sırt çantası takıp o ergenlerin arasında insan taklidi yapman mı? Bence seninki daha tehlikeli."
Kael sahte bir düşünceli tavırla çenesini sıvazladı. Gözlerinde kışkırtıcı, karanlık bir parıltı vardı. Üzerine doğru bir adım attı. "Mesela laboratuvar dersinde falan yanlışlıkla birisi elini kesse... Kendine hâkim olabilecek misin?"
Dudakları vahşi bir neşeyle iki yana kıvrıldı. "Şimdi düşününce, seni o uzun dişlerinle gören öğrencilerin etrafta bağırışlarını ve dehşet içinde kaçışmalarını izlemek gerçekten çok eğlenceli olurdu."
Jason bir adım daha yaklaştı, aralarındaki mesafeyi daraltırken gözlerindeki öfke artık elle tutulur bir karanlığa dönüşmüştü.
Kael, onun en derin korkularından birini; kontrolünü kaybedip masum birine zarar verme ihtimalini yüzüne vurarak resmen açık yarasını deşiyordu.
"Burası küçük bir kasaba Kael," dedi Jason. Sesi karanlığın içinde bir fısıltıdan farksızdı ama çelik gibi sertti. "Arkanda zevk için cesetler bırakmaya başlarsan kısa sürede belli olur. Kurmaya çalıştığım bir düzen var ve senin o bitmek bilmeyen vahşetinin her şeyi mahvetmesine izin vermeyeceğim."
Kael bu tehdide bozulmak bir yana, sanki duyduğu en eğlenceli fıkraymış gibi genişçe gülümsedi. Keyfi iyice yerine gelmişti.
"Düzen mi?''
''Ah, Jason..." diye mırıldandı başını alayla iki yana sallayarak.
"Sen gerçekten kendini iyice insan sanmaya başlamışsın."
Jason'ın parmak boğumları sıkılmaktan bembeyaz kesilmişti.
Kael, kardeşinin içindeki o karanlık dürtüyle verdiği bu acı verici savaşı büyük bir zevkle, adeta onun öfkesinden beslenerek izliyordu.
"Bak işte bunu çok özlemişim," diye mırıldandı gözlerini hafifçe kısarak. "Şu erdemli, çaresiz yüz ifaden... İçin için beni parçalamak istiyorsun ama yapamayacağını da çok iyi biliyorsun."
Jason bir adım öne çıktı. Bedeni saldırmaya hazır bir yay gibi gerilmişti. "Sınırlarını zorluyorsun."
"İnan bana, daha yeni başlıyorum."
Adımları toprağa tüy gibi basıyor, yerdeki kuru yaprakların üzerinde bile en ufak bir ses çıkarmıyordu. "Buraya geldiğimde sıkıntıdan patlayacağımı sanıyordum... Ama sonra düşündüm ki, madem küçük kardeşim beni ziyarete gelmiyor, o zaman ben ona gideyim."
Jason'ın gözleri kısıldı. Kael, kardeşinin zayıf noktasını yakaladığı an gülümsemesini büyüttü; nereye vuracağını çok iyi biliyordu.
"Liseye yeni başlamışsın ilk gününde yalnız bırakmaya kalbim dayanmazdı..." dedi göğsünü tutarak.
Sesi yumuşaktı ama her kelimesi jilet gibi kesiyordu. "Sonra onu gördüm...''
Kael'in dudaklarına kurnaz bir tebessüm yerleşti ve olduğu yerde ağır ağır dolanmaya devam etti.
Buz mavisi gözleri karanlığın içinde vahşi bir parıltıyla ışıldıyordu. Sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyormuş gibi düşünceli bir tavır takındı. "Adı neydi?..."
Sonra aniden cevabı bulmuş gibi uzun, beyaz parmağını Jason'a doğrulttu. "Ha, Emma. Güzeller güzeli Emma." Sesi bir anda tehlikeli bir fısıltıya dönüştü. "Aynı Alice gibiydi."
Jason'ın nefesi boğazında düğümlenirken, Kael'in yüzüne zehirli, acımasız bir gülümseme yayıldı. Kardeşinin göğsüne sapladığı bu yüzyıllık hançerin tadını çıkarıyordu.
"Sonra seni izledim," diye devam etti Kael, sesinde eğlenen bir tınıyla. "Ona resmen kedinin ciğere baktığı gibi, o çaresiz açlıkla bakıyordun. Ben de ilk gününde güzel bir teşvike ihtiyacın olduğunu düşündüm ve... sana küçük bir sürpriz yaptım."
Jason'ın gözlerinde saf bir nefret alevlendi. "Sen..." diye tısladı, ellerini kemikleri çatırdayacak kadar şiddetle sıkarken. "O kaza değildi. Sen olduğunu biliyordum."
Kael umursamazca omuz silkti. "O dev metal parçasının altından Emma'yı kurtarışını hatırladıkça..." Kael, sanki gerçekten etkilenmiş gibi omuzlarını silkip teatral bir hareketle titredi. "İnan bana, hâlâ tüylerim diken diken oluyor." Muazzam bir tiyatro gösterisinden büyülenmiş bir seyirci gibi gözlerini kocaman açtı.
Jason'ın gözbebekleri ölümcül bir parlaklıkla kısıldı. "Emma'yı bu işe karıştırmayacaktın, Kael."
"Ama iyi olmadı mı?" diye güldü Kael, dudakları zalimce kıvrılarak. "Kızın gözünde kahraman oldun işte. Oysa ikimiz de senin aslında bir canavardan başka bir şey olmadığını çok iyi biliyoruz."
Jason öfkeden titreyen bir sesle araya girdi. "O kız orada ölebilirdi! Hem de herkesin gözü önünde!"
"Tamam işte, sen kurtardın ya kardeşim, ölmedi." Kael dudaklarını kayıtsızca bükerek gülümsedi. "Gerçi... Diğeri olsaydı da benim için pek fark etmezdi, fena da olmazdı hani."
Jason aralarındaki mesafeyi hiçe sayıp parmağını kardeşinin yüzüne doğru uzattı. "Yeter bu kadar saçmaladığın. Bir an önce bu kasabadan çekip git."
Kael ise sahte bir üzüntüyle alt dudağını sarkıttı, alaycı bir neşeyle başını yana eğdi. "Ama daha Emma'yla tanışmam lazım."
"Onun adını ağzına alma," dedi Jason.
Sesi hiç yükselmedi ama fısıltısının altındaki o boğuk, karanlık ton, iliklere işleyen ölümcül bir tehdit barındırıyordu. "Bırak şimdi bu oyunları da asıl amacını söyle. Neden geldin? Ne istiyorsun benden?"
Kael dudaklarını büzüp sahte bir masumiyet takındı. "Senden mi? Hiçbir şey. Sadece şu arkamda bıraktığım yemek artığını temizlersen harika olur." Gözleriyle baygın kızı işaret etti. Kael'in insan hayatını çöpten farksız görmesi Jason'ı çileden çıkarıyordu. "Yoksa polisler geldiğinde boynundaki o diş izlerini açıklaman biraz zor olabilir."
Jason'ın yüzündeki o sakinlik maskesi o an tamamen parçalandı. Gözlerindeki son mantık kırıntısı da silinip yerini saf, ilkel bir nefrete bıraktığında, sabrını bir arada tutan o ince ip koptu. "Neden geldin diyorum?!" diye kükreyerek insanüstü bir hızla Kael'in üzerine atıldı.
Ancak Kael ondan çok daha hazırlıklı ve hızlıydı. Jason'ın elleri deri ceketin yakasına yapışamadan, Kael pürüzsüz bir hareketle yana kaydı ve göz açıp kapayıncaya kadar birkaç metre geriye süzüldü. Jason'ın pençe gibi kasılan avuçlarında sadece ormanın soğuk havası kalmıştı.
"Ooo, sakin ol kardeşim," dedi Kael, ellerini alayla teslim olur gibi havaya kaldırırken. "Çok yazık... O lanet hayvan kanı diyeti güçlerini iyice zayıflatmış. Bence şu an bana saldırmak istemezsin."
Jason, ıskalamanın verdiği o yakıcı öfkeyle dişlerini sıkarak yavaşça doğruldu. Karanlık bakışlarını kardeşine sabitledi. "Ne saçmalıyorsun sen?"
Kael'in yüzündeki o gevşek sırıtış anında silinip gitti. Bakışları, avına kilitlenmiş bir kurdun ölümcül soğukluğuna büründü. "O kadar zayıflamışsın ki," diye fısıldadı. "Yanıma gelirken peşine taktığın o liseli kızı fark edemedin bile."
Kael dilinin ucuyla üst dudağını yavaşça ıslattı. "Ormanın girişinden beri bizi izliyordu. Aslında onu seninle paylaşmayı düşünmüştüm ama kız fazla akıllı çıktı. Ona sadece ufak bir numara yaptım... Ve inan bana, o insanüstü hızı gördüğü an bütün cesareti fena halde söndü. Arkasına bile bakmadan kaçtı." Başparmağıyla arkasındaki zifiri karanlık ağaçlık alanı işaret etti.
O kızda gördüğünden beri garip, tanımlayamadığı bir şeyler vardı. Öğlen okulda yaşanan tuhaflıkların ve şimdi bu ormanda dönenlerin tehlikeli bir şekilde farkındaydı. Etraflarındaki sır perdesi fena halde aralanıyordu.
"Yazık oldu," diye mırıldandı Kael, buz mavisi gözlerini avını hayal edercesine gökyüzüne dikerek. "Korkusunun kokusu hiç fena değildi. Belki tatlı niyetine ona uğrarım."
Bu umursamaz, vaatkâr tehdit Jason'ın zihnindeki son kontrol bağını da tamamen kopardı.
İnsanüstü bir hızla mesafeyi kapatıp Kael'in deri ceketinin yakalarına yapıştı. Kumaş, kaskatı kesilmiş parmaklarının arasında yırtılırcasına gerildi. Bu kez Kael'in kaçmasına fırsat vermeden onu sertçe kendine çekti.
"Emma'dan da o kızdan da uzak duracaksın Kael! Yemin ederim seni bu ormana gömerim!"
Burun burunaydılar. Kael'in yüzünde zerre korku yoktu; aksine gözbebekleri büyümüş, kardeşinin bu çaresiz öfkesinden beslenen çılgın, karanlık bir parıltıyla ışıldıyordu. Dudakları meydan okurcasına kıvrıldı.
"Görmeyi çok isterim," diye fısıldadı.
Göz açıp kapayıncaya kadar geçen o kısacık salisede Kael hamlesini yaptı. Elleri mengene gibi Jason'ın bileklerine kenetlendi. Kemikleri çatırdatacak bir kuvvetle kardeşinin dengesini anında bozdu ve Jason daha karşı koymaya fırsat bile bulamadan onu geriye doğru, karanlığın içine savurdu.
Jason büyük bir şiddetle savrulup sırtını devasa bir meşe ağacına çarptı. Darbe o kadar güçlüydü ki, ciğerlerindeki bütün hava bir anda sökülüp gitti. Ağacın sert kabukları sırtına batarken dizlerinin bağı çözüldü, yere yığılmaktan son anda kurtuldu.
Düşmemek için dişlerini sıkarak ağacın pürüzlü gövdesine sıkıca tutundu ve güçlükle ayakta kaldı. Nefes nefeseydi; aldığı darbenin sarsıntısıyla göğsü hızla inip kalkıyordu.
Kael ise birkaç metre ötede, en ufak bir efor sarf etmemiş gibi rahatça dikiliyordu. Üstü başı, hatta saçının tek bir teli bile bozulmamıştı. Başını yana eğip boynunu hafifçe çıtlattı ve nefes nefese kalmış kardeşine iğreniyormuş gibi baktı.
"Çok zayıflamışsın," dedi aşağılayıcı bir tavırla. "Şu lanet orman hayvanlarıyla beslenmeyi bırak artık. Zaten iki gram gücün kalmış, onu da şu zayıf insanları korumak için harcıyorsun. Acınası..."
Jason sırtındaki şiddetli sızıya aldırmadan ağır ağır doğruldu. Omuzlarını geriye atıp çenesini dikleştirdi. İçten içe ne kadar sarsılmış olsa da güçsüzlüğünü Kael'e göstermeye kesinlikle niyeti yoktu. "Buradan uzak dur."
Kael, yüzündeki o tekinsiz tebessümle başını iki yana salladı ve ağaçların arasından sızan kasabanın soluk ışıklarına baktı. "Beni hiç anlamamışsın kardeşim. Ben hiçbir yere gitmiyorum. Aksine... Bu kasaba ve senin küçük arkadaşların, yeni yeni ilgimi çekmeye başladı."
Gözlerini Jason'dan ayırmadan yavaşça bir adım geriledi, ardından pürüzsüz bir hamleyle arkasını dönüp sık ağaçların arasına karıştı. Yerdeki kurumuş yaprakların üzerinde tek bir adım sesi bile çıkarmadan, gölgelerin içinde bir hayalet gibi eriyip kayboldu.
Jason, ormanın soğuk ve ürpertici karanlığının ortasında dişlerini sıkarak öylece kalakaldı. Kael kasabadaydı; tam burnunun dibinde. Ve işin en kötü yanı, artık hedefinde sadece o yoktu. Emma'yı da fark etmişti.
⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆
NORA
Sonunda ormanın boğucu karanlığından çıkmayı başardığımda nefes nefeseydim. Kalp atışlarım kulaklarımda yankılanırken, kalabalığın içinde telaşla Amy'yi aramaya başladım.
Ona az önce gördüklerimi, ağaçların arasındaki o olayları anlatmam gerekiyordu. İçimde çırpınan dehşet hissi artık mantığımla bastırabileceğim sınırı çoktan aşmıştı. Birilerine haber vermeliydik, bu benim tek başıma çözebileceğim bir şey değildi.
Ama etrafımdaki tüm o gürültüye ve karmaşaya rağmen, bakışlarım istemsizce Jason'ın az önce girdiği o zifiri ağaçlığa kayıp duruyordu. Sanki görünmez bir ip beni sürekli o karanlığa çekiyordu.
Ve saniyeler sonra Jason'ın oradan çıktığını gördüm.
Kalabalığın arasına karıştığında, olduğum yere çivilenmiş bir halde onu izlemeye başladım. Etrafındaki o sıradan, neşeli insanların aksine onda tuhaf, gergin bir tavır vardı. Sanki bir insan değil de kalabalığın arasına sızmış bir avcı gibiydi.
Adımlarını yavaşlatıp, başını doğrudan bana çevirdi.
O an olduğum yerde adeta buz kestim. Nefesim boğazımda düğümlenmiş, ayaklarım toprağa çivilenmişti. Bakışları öylesine ağır, öylesine karanlık ve delip geçiciydi ki; sanki sadece gözlerimin içine bakmıyor, zihnimin en ücra köşelerine sızarak ormanda şahit olduğum o dehşet anını saklandığı yerden söküp çıkarıyordu.
Gecenin o zifiri karanlığında ne gördüğümü sahiden biliyor olabilir miydi?
Omurgamdan aşağı usulca kayan o buz gibi ürpertiye rağmen, içimde çırpınan paniği saklayabilmek için çaresizce ifademi donuk tutmaya zorladım kendimi. Gözlerimi kaçırmak istiyordum ama bir av gibi o bakışlara esir düşmüştüm.
Fakat ruhumu kemiren o huzursuzluk artık cılız bir şüphe olmaktan çıkmış, tokat gibi çarpan kesin bir gerçeğe dönüşmüştü. Jason normal biri değildi. Hayır... Onun etrafını saran o tekinsizliği artık sadece hissetmiyordum; her bir hücremle biliyordum.
Keşke, diye geçirdim içimden titreyerek. Keşke Emma'yı ona yaklaşması için bu kadar cesaretlendirmeseydim.
Belki de en başından beri bu karanlıktan uzak durmalıydık.
Jason gözlerini benden ayırmadan, yüzünde belirsiz, okuması imkânsız bir gülümseme belirdi. Elini usulca kaldırarak kısa bir selam verdi.
Bir an ne yapacağımı bilemedim; Selamını karşılıksız bırakmak ondan korktuğumu fazla mı belli ederdi? Yoksa ormanda gördüklerimi onayladığım anlamına mı gelirdi? Zihnimdeki bu kısa, boğucu kararsızlık anının ardından, titreyen elimi yavaşça kaldırıp ben de ona zoraki bir karşılık verdim.
Nefesimi tuttuğumu, ancak o karanlık bakışlarını üzerimden ağır ağır çekip kalabalığın arasına tamamen karıştığında fark ettim. Ciğerlerime hücum eden soğuk hava az önceki o boğucu hissi biraz olsun hafifletse de, kalbim hâlâ göğüs kafesimi parçalayacakmış gibi şiddetle atmaya devam ediyordu.
"Nora?"
Omuzuma dokunan o sıcak elle yerimden sıçradım, boğazımdan kaçan ufak bir çığlığı zar zor bastırdım. Gözlerimi kocaman açarak arkama döndüğümde, Amy'nin şaşkın ve endişeli yüzüyle karşılaştım.
"Hey, sakin ol, benim," dedi ellerini yatıştırıcı bir tavırla havaya kaldırarak. "İyi misin sen? Resmen bir hayalet görmüş gibisin."
Hayalet değildi, demek istedim. Ondan çok daha gerçek, çok daha hızlı ve çok daha korkunçtu.
Ağzımı açtım ama kelimeler boğazıma dizildi. Zihnim paramparçaydı. Amy'ye ne diyecektim? Ağaçların arasında karanlık bir silüetin insanüstü bir hızla hareket ettiğini mi? Mantıklı bir açıklaması olmalıydı; belki de karanlık, gözlerime bir oyun oynamıştı.
"Ben..." diye kekeledim, kendi sesim bile bana yabancı geliyordu. "Ben sanırım... ormanda garip bir şey gördüm, Amy."
''Ne gördün, anlat dinliyorum.''
Zihnimdeki o dehşet verici görüntüleri kelimelere dökmek için derin bir nefes aldım. "Ormanda—"
Tam olan biteni tüm çıplaklığıyla anlatmaya hazırlanıyordum ki, bakışlarım Amy'nin omzunun üzerinden ormanın o tekinsiz, karanlık sınırına takıldı. Söyleyeceğim her şey o an boğazımda düğümlenip kaldı.
Ağaçların bittiği o zifiri boşluğun içinden, ağır ve tutuk adımlarla aydınlığa doğru süzülen bir kadın vardı.
İlk dikkatimi çeken şey, gecenin öyle ten ürperten bir soğuğu olmamasına rağmen boynuna âdeta boğulurcasına, hastalıklı bir sıkılıkla doladığı o kalın eşarptı.
Adımları bütünüyle dengesizdi; gövdesi bir sağa bir sola yalpalıyor, ayakları kendi iradesi dışında hareket ediyormuş gibi birbirine dolanıyordu. Dışarıdan bakan herhangi biri için, partide içkiyi fazla kaçırmış sıradan bir sarhoştu.
Ancak yüzünde... Yüzünde kan donduran bir boşluk, sanki içindeki tüm yaşam enerjisi zorla sökülüp alınmış gibi ürkütücü ve uyuşuk bir ifade vardı.
İçimde buz gibi bir telin koptuğunu hissettim. Bu kadın... Ormanın derinliklerinde o çaresiz, boğuk feryadını duyduğum kişi olabilir miydi?
Ama o çığlık öylesine can havliyle, öylesine dehşet vericiydi ki, onun o karanlıktan kan revan içinde ya da aklını yitirmiş bir halde fırlamasını beklerdim. Oysa karşımda, her ne kadar sendeliyor olsa da fiziksel olarak tamamen tek parça ve dışarıdan hiçbir yarası yokmuş gibi görünen bir kadın duruyordu.
Zihnim olan biteni bir yere oturtamıyordu. Az önce şahit olduğum o vahşi tehlikeyle, kadının bu 'sıradan sarhoş' hali kafamın içinde şiddetle birbirine çarpıp mantığımı yerle bir ediyordu.
Amy'nin meraklı, sabırsız bakışları yüzümde beklentiyle gezinirken, bakışlarımı zorla o kadından kopardım. Ağzımı açtığımda beynim en ilkel savunma mekanizmasını devreye soktu.
"Tavşan..." diye geveledim bir anda. Sesim feci halde titriyordu. Toparlamaya çalışarak yutkundum. "Kocaman bir tavşan gördüm... Karanlıkta aniden önüme fırlayınca çok panikledim, hepsi bu."
Söylediğim yalanın ne kadar saçma ve yetersiz olduğunu biliyordum ama dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü. Titreyen bacaklarım beni daha fazla taşıyamayınca, kendimi hemen yanımdaki ilk banka yığılırcasına bıraktım.
Ona şu an hiçbir şey anlatamazdım. Kendi mantığıma bile sığdıramadığım, kendi zihnime bile açıklayamadığım bu kâbusu Amy'ye nasıl inandırabilirdim ki?