╭─────────────── ⋆⋅☆⋅⋆ ─╮
♡
MERHABALARRR!!!
Ben geldimm 🎉
Ardı ardına bölüm düzenlemek ne koyuyormuş insana ya...
Vallahi çok zor.
Allah aşkına, aranızda yazar varsa bana bir taktik verin ya!
Yazmaya bu kadar vakit harcarsam ben kitap mitap bitiremem. 😭
Yok mu bunun bir püf noktası? Her cümleyi on kere düşünüp durmaktan kendi kitabımın sonunu göremeyeceğim.
Neyse bu da düzenlenmiş bir bölüm (umarım son düzenlemedir)
Byyy! 🫶🏻
♡
╰─ ⋆⋅☆⋅⋆ ───────────────╯
Öğle güneşi kermes alanını kavururken okul bahçesi cıvıl cıvıl, baş döndürücü bir panayır yerine dönmüştü. Renkli kumaşlarla süslenmiş masalar, koca hoparlörlerden çalan müzik ve yüzlerce öğrencinin telaşlı sesleri birbirine karışıyordu.
İlerideki ahşap sahnede Emma vardı.
Bir elinde liste, diğerinde telsiz tutuyordu. Yüzüne düşen sarı saçlarını sabırsızca geriye atıyor, yanlış yere taşınan büyük bir hoparlörü parmağıyla gösterip görevlilere ne yapacaklarını söylüyordu.
Bu karmaşanın içinde her şeyi bu kadar iyi yönetmesi uzaktan bile etkileyiciydi.
Biz ise o kargaşadan uzakta, büyük ağaçların serin gölgesindeki yuvarlak bir masada sakince oturuyorduk.
Masanın üzeri buruşuk peçeteler, boş ambalajlar ve yarısı yenmiş küçük keklerle doluydu. Buz gibi limonata bardağından süzülen sular masayı ıslatıyor, hafif bir rüzgâr tatlı pudra şekeri kokusunu yüzümüze estiriyordu.
Tüm bu kargaşanın ortasında sakinliği bozan bir etken vardı: Clara'nın çenesi bir saniye bile durmuyordu.
"Sence Jason bugün neden ortalıkta yok?" diye sordu, elindeki plastik çatalı havada bir orkestra şefi gibi sallayarak.
"Hasta falan mı? Yoksa ilk günden havalı görünmek için okulu bilerek mi astı?"
Limonatamdan derin bir yudum aldım; bardağımdaki buzların sesi Clara'nın bitmek bilmeyen teorilerine karışıyordu.
Sabrımın son kırıntılarını toparlayıp ona baktım.
"Clara... Sabahtan beri Jason şöyle, Jason böyle. Yalvarırım, sadece beş dakika başka bir şeyden bahsedemez miyiz?"
Clara zerre kadar oralı olmadı. Dudaklarını küskünce büzüp omuz silkti.
"Ama sence de garip değil mi? Kasabaya yeni geliyorsun, son sınıftasın ve okulun ilk günü ortada yoksun. İnsan merak ediyor yani!"
"Rica etsem şu kekimi huzur içinde yememe izin verir misin artık?" dedim, sahte bir sinirle.
Kollarını göğsünde kavuşturup, "İyi be, sustum," diye mırıldandı ve arkasına yaslandı.
Nadir bulduğum bu sessizliğin tadını çıkarmaya çalıştım.
Etrafta ellerinde soğuk içeceklerle koşturan öğrencileri izliyor, kulüp masalarından yükselen anonsları dinliyordum.
Ama Clara'nın içi içini yiyor gibiydi.
Gözlerini önündeki çilekli keke dikmiş, elindeki peçetenin ucunu delice kıvırmakla meşguldü. Dudaklarını kemiriyor; ellerini, ayaklarını da sürekli hareket ettiriyordu. Konuşmamak onun için fiziksel bir acı gibiydi.
İçimden tam 'galiba bu sefer başardı' diye geçiriyordum ki, derin bir nefes alıp masaya doğru eğildi.
"Ama bak, sadece şunu diyeceğim—"
Elimi dur der gibi kaldırdım. "Hayır."
Hiç aldırış etmeden kelimeleri art arda sıralamaya çalıştı: "Belki de Jason—"
Daha fazla dayanamadım. Masadaki çilekli keki kaptığım gibi, doğrudan onun açık ağzına tıktım.
"Şekerin düştü senin galiba," dedim gülmemi zar zor tutarak. "Ye de biraz sinirlerin yatışsın."
Clara'nın yeşil gözleri şaşkınlıkla yuvalarından fırlayacak gibi irileşti.
Ağzı tıka basa doluyken tıpkı yanaklarını şişirmiş kızgın bir sincaba benziyordu.
Dişlerinin arasından boğuk bir "Mmm" sesi çıkararak bana homurdandı.
Artık kahkahama engel olamadım.
O ise bir yandan bana öldürücü bakışlar atıyor, diğer yandan dudağının kenarına bulaşan pembe kremayı hırsla siliyordu.
"İşte bu," dedim rahatça kollarımı iki yana açarak. "Dünyanın en güzel sessizliği."
Clara lokmasını zorlukla yutup derin bir iç çekti. "Pekâlâ, kazandın. Bir daha o çocuğun adını bile anmayacağım."
Tek kaşımı kaldırdım. "Buna gerçekten inanmalı mıyım?"
Saçlarını dramatik bir savuruşla omzundan geriye attı.
"İnan tabii, bütün hevesim kaçtı resmen. Hem şuraya bak; herkes ne güzel eğleniyor, biz kenara çekilmiş iki emekli teyze gibi dedikodu yapıp kek yiyoruz."
"Hadi oradan!" dedim gülerek.
Ardından kekimden ufak bir ısırık alıp ekledim: "Seninki tamamen tek taraflı bir dedikodu şu an. Sırf birkaç kekle bana rüşvet verdin diye beni resmen burada rehin tutuyorsun. Sabahtan beri Jason da Jason diye kafamı ütüledin."
Bana sahte bir öfkeyle ters ters baktı. Sonra hızla masaya doğru uzanıp bileğimi kavradı.
"İyi tamam. Şimdi o rüşvetin bana verdiği yetkiyle seni buradan kaldırıyorum. Yoksa birazdan sıkıntıdan patlayacağız."
Oysa benim tek hayalim tam olarak buydu; bu serin gölgede pineklemek, soğuk içeceğimi yudumlamak ve kimsenin dikkatini çekmeden güvenli, sıradan lise günlerinden birini daha geçirmek.
Ama Clara'nın gözlerinde dans eden o tehlikeli kıvılcımı görmüştüm bir kere; itiraz etmemin hiçbir işe yaramayacağını çok iyi biliyordum.
"Maalesef o verdiğin rüşvet Jason'ı dinlemem içindi," diye karşılık verdim oturduğum yere biraz daha yerleşerek.
"Tamam, istediğin o cheesecakelerden de alırız, hadi!" deyince gözlerim anında ışıldadı.
Ama yelkenleri bu kadar çabuk suya indirdiğimi belli etmemek için hemen ifademi toparladım.
"İyi tamam, ama sadece beş dakika... Ve sonrasında cheesecakelerimi isterim," dedim homurdanarak.
Sonra da sanki dünyanın en zor şeyini yapıyormuşum gibi, ağır ve isteksiz bir tavırla ayağa kalktım.
Kalabalığın içine daldığımız an, az önceki ağaç gölgesinin o huzurlu serinliğini anında özledim.
Clara, enerjisini nereye harcayacağını bilemeyen bir çocuk gibi beni kulüp stantlarının arasında peşinden sürüklüyordu.
Birkaç standın ardından iyice yorulmuştum; terlemeye başladıkça sabrım da tükeniyordu.
"Clara, sürenin dolmasına sadece bir buçuk dakika kaldı," diye hatırlattım uyarıcı bir ses tonuyla.
"Ve benim kan şekerim düşüyor. Eğer rotamızı tatlılara çevirmezsek—"
Ama Clara beni dinlemiyordu bile.
Adımları aniden yavaşladı, yeşil gözleri ilerideki bir şeye kilitlendi ve dudaklarına haylazca bir gülümseme yerleştirdi.
Bu ifadeyi çok iyi tanıyordum; aklından geçen sinsi bir planı vardı.
Yönünü eğlence çadırlarının arasındaki su balonu tezgâhına doğru çevirdi.
Koşar adım gidip tezgâhtan suyla gerim gerim şişirilmiş, güneşte parıldayan mavi bir balon kaptı.
Adımlarımı yavaşlatıp uyarırcasına işaret parmağımı kaldırdım. "Clara... Sakın.... Üzerimdekini teyzem daha yeni aldı."
Bana doğru döndüğünde yüzünde çok iyi bildiğim, sahte meleksi ifadesi vardı. "Nora, sence ben sana bunu yapar mıyım?"
"Clara, yemin ederim—"
Mavi balon havada büyük bir kavis çizdi ve tam omzumun ortasında patladı.
Buz gibi su üstümdeki ince kumaşı anında sırılsıklam edip omzumdan aşağı şelale gibi süzülürken, saniyelerce olduğum yerde donakaldım.
Çevredeki birkaç öğrencinin kahkahası kermes alanında yankılandı.
Başımı yavaşça kaldırıp Clara'ya baktım. İki büklüm olmuş, karnını tutarak gülmekten gözlerinden yaşlar süzülüyordu.
"Sen..." dedim, gözlerimi kısarak. "Azrail'inle mi tanışmak istiyorsun?"
Cevap vermek yerine neşeli bir çığlık atarak arkasını döndü ve kalabalığın içine fırladı.
"Görürsün sen!"
Tezgâhtan hızla kaptığım iki kırmızı balonu sıkarak peşine düştüm. Ayakkabılarım ıslak çimlerde kayıyordu.
"O üzerindeki tasarım elbiseyi sırılsıklam yapmazsam bana da Nora demesinler!"
Clara'ya iyice yaklaşınca elimdeki ilk balonu var gücümle savurdum; ayaklarının sadece birkaç santim ötesinde patlayınca çığlık atarak seke seke yön değiştirdi.
Onun o bulaşıcı, deli dolu kahkahası çoktan beni de sarmıştı; koşarken kendime engel olamayıp gülmeye başladım.
Bu küçük kovalamacamız anında zincirleme bir reaksiyonu başlatmıştı bile.
Yan taraftaki iki çocuk da birbirine balon fırlatınca, çimlik alana nasıl toplandığı konusunda hiçbir fikrim olmayan koca bir kalabalık doluşmuş ve aralarında büyük bir su savaşı çoktan başlamıştı.
Havada uçuşan onlarca renkli su balonu, patladıkça öğle güneşinin altında elmas tozları gibi parıldıyordu.
İnsanların arasından geçerken "Bana atmayın, hedefim Clara!" diye haykırdım, elimdeki son balonu bir silah gibi havaya kaldırarak.
Daha sözümü bitiremeden, belime şiddetle çarpan bir balonla sarsıldım.
"Harika... Gerçekten harika."
Etrafı tararken nefes nefese bağırdım:
"Clara! Nereye saklandın?!"
Sesim kalabalığın gürültüsünde bir kum tanesi gibi kayboldu.
Tam başımı arkaya çevirecekken sırtımda buz gibi ikinci bir patlama hissettim.
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım ve bıkkınlıkla mırıldandım: "Cidden mi Clara? Arkadan vurmak ne zamandan beri—"
Fakat sözlerim boğazımda düğümlendi.
Sahneden yükselen mikrofonun cızırtısı kermes alanındaki bütün gürültüyü bastırdı: "Ses kontrol... bir, iki... ses..."
Emma'nın pürüzsüz sesi hoparlörlerden alana yayılıyordu.
Ancak aynı anda o sesin hemen arkasına gizlenmiş, çok daha derinden gelen bir fısıltı duydum.
"........"
İlk başta sadece rüzgârın sesi ya da kalabalıktan gelen bir uğultu sandım.
Ama ikinci duyuşumda ses daha netti.
Rüzgar sesi veya uğultu değildi bu.
Dışarıdan gelmiyordu bu ses.
Tüm bedenimde titreşimini hissettiğim; zihnimden, aklımdan, vücudumdan adete ruhumdan gelen bir sesti.
"...ışık..."
Bir anda etrafımdaki her şey yavaş çekime alınmış gibi ağırlaştı.
Patlayan su balonlarının sesi, koşturan öğrencilerin kahkahaları, o sağır edici müzik... Hepsine bir anda sağır olmuştum.
Tek bir ses... Sadece tek bir ses duyuyordum.
Sesin yankısıyla birlikte zihnimde kilit vurulan bir kutu da açıldı;
Bu ses...
Bu sesi ilk defa duymuyordum.
Rüyalarımda duyduğum sesti bu.
Ve o sesin rüyalarımda bana söyledikleri bir anda aklımdaydı artık
Dün gece söylediği de zihnimdeydi: "Kaç, senin için geliyorlar."
Rüyalarımın hiçbirini hatırlayamıyorken, bu sesi rüyalarımda duyduğumu nasıl hatırlayabiliyordum?
''.....IŞIK....''
Bu sefer daha şiddetli ve sarsıcıydı.
Gözlerimin önü bir anda bulandı. Ayaklarımın altındaki toprak sanki şiddetli bir deprem oluyormuş gibi beşik gibi sallanmaya, altımdan kayıp gitmeye başladı.
Kollarımdaki uyuşma parmak uçlarıma kadar yayıldı. Sımsıkı tuttuğum su balonu, hissizleşen ellerimin arasından kayıp çimenlerin üzerinde sessizce patladı.
"...DÜŞECEK..."
Bu kelime zihnimin içinde yankılandığı saniye, göğsümün tam ortasına sivri bir buz parçası saplanmış gibi nefessiz kaldım.
Ani bir refleksle sahneye doğru yöneldim.
Şiddetli baş dönmesi yüzünden etrafımdaki her şey bulanıklaşmış, insanların yüzleri ve kermesin renkleri birbirine karışmıştı.
Güneş ışığı gözümü alırken, zar zor sahnenin tepesindeki o devasa metal iskeleti görmeye çalıştım.
Ve ses bu kez bir çekiç darbesi gibi indi zihnime:
"...IŞIK DÜŞECEK!"
Artık düşünmüyordum. Resmen bedenim ve zihnim için emir gibi bir şeydi bu.
Bedenim benden bağımsız bir dehşetle ileri atıldı.
Koşarken çarpıştığım omuzları, önümden çekilen siluetleri fark etmiyordum bile. Bacaklarım yanıyor, kalbim kaburgalarımı parçalayacak bir şiddetle çarpıyordu.
Emma, kucağındaki dosyalarla tam ortada durmuş, sahne amirine bir şeyler anlatıyordu.
Ve onun tam tepesinde, çelik kirişe bağlı duran yüz kiloluk o devasa projektör...
Metal bağlantı noktasından kurtulmuş, havada ağır bir sarkaç gibi sallanıyordu.
Kopmak üzere olan vidaların o korkunç gıcırtısını, onca kalabalığın gürültüsüne rağmen iliklerimde hissettim.
"Emma!"
Ciğerlerim yırtılırcasına bağırdım. Bütün kermes alanı sesimle sarsıldı sanki.
"Emma, çekil oradan! Işık düşüyor!"
Çok uzaktaydım. Emma gürültüden ne dediğimi duymadı; sadece adını işitmenin şaşkınlığıyla başını bana doğru çevirmeye yeltendi.
Tam o anda metal askı büyük bir çatırtıyla koptu.
Projektör yerçekiminin insafına bırakılmış devasa bir gülle gibi aşağıya doğru çakılmaya başladı.
Çığlık atmak için ağzımı açtım ama sesim çıkmadı; dehşet içinde gözlerimi sıkıca yumdum.
Bir...
İki...
İki saniye sonra o yeri göğü inleten, sağır edici bir çarpma sesi duydum.
Korkuyla kirpiklerimi araladım.
Sahnenin ortası toz duman içindeydi.
Parçalanan kalın camlar ve etrafa saçılan metal aksamlar güneşin altında parlıyordu.
Ve o korkunç enkazın sadece bir kaç adım ötesinde, iki beden üst üste yerde yatıyordu.
Emma... Ve onun üzerine bir kalkan gibi kapanmış, siyah tişörtlü bir adam.
Gözüm tekrar enkaza döndü.
Koca projektör Emma'nın az önce durduğu yeri ezip geçmiş, kalın tahtaları parçalayarak sahneye gömülmüştü.
Alandan aynı anda yüzlerce çığlık koptu.
"Aman Tanrım!" "Biri yardım çağırsın!" "Gördünüz mü onu? Nasıl atladı öyle!"
Dizlerimin bağı çözülmüştü; kalbimin göğsümdeki o sert çırpınışı kulaklarımı adeta tıkıyordu.
"Çok şükür..." diye inledim, sesim soluğumun arasında dağılıp gitti.
Zar zor kendimi toparlayıp ileri atıldım.
Clara ve onlarca öğrenci çoktan sahneye tırmanmaya başlamıştı.
Birkaç dakika önceki o eğlenceli panayır havası, yerini acil durum sirenlerinin çaldığı tam bir kargaşaya bırakmıştı.
Merdivenleri hızla çıkıp Emma'ya yaklaştığımda üzerindeki adam yavaşça doğruldu. İnanılmaz, neredeyse insanüstü bir sükûneti vardı.
Siyah tişörtünün geniş omuzlarına sinen tozları eliyle kayıtsızca silkeledi. Kaşları bile çatılmamış, nefesi bir saniye bile hızlanmamış gibiydi.
Başını eğip, az önce ölümden kurtardığı Emma'ya bir bakış attı.
Emma'nın yüzü kireç gibi bembeyazdı. Titreyen parmakları elindeki kâğıtları buruşturmuş, göğsü hızla inip kalkıyordu.
Gözlerini adamın yüzünden ayırmadan fısıldadı:
"Jason..."
Ses tonunda hem ölümden dönmenin verdiği o ağır şok, hem de delice bir minnet vardı.
Demek o buydu. Sabahtan beri Clara'nın dilinden düşüremediği, kasabanın yeni yabancısı... Jason.
Clara dizlerinin üzerine çöküp Emma'nın ellerine yapıştı; bir yandan da titreyen parmaklarıyla ona bir su şişesi uzatmaya çalışıyordu.
"İyi misin? Emma, Tanrı aşkına bana bak, bir yerin kırıldı mı?"
Emma şişeye uzanamadı bile; boş bakan gözleri tavandaki parçalanmış çelik kirişe kilitli kalmıştı.
"Aklım almıyor..." dedi sesi titreyerek. "Bu sabah iki kez kontrol ettik o kelepçeleri. İmkânsızdı o vidaların kendiliğinden atması... İmkânsızdı."
Bakışlarım istemsizce Jason'a kaydı.
Etrafındaki telaş, bağrışmalar, müdürün telaşla sahneye fırlayışı onu zerre kadar ilgilendirmiyor gibiydi. Ne Emma'ya bakıyordu ne de etraftaki kalabalığa.
Bakışları tek bir noktaya, okulun batı sınırını çevreleyen asırlık meşe ağaçlarının koyu karanlığına kilitlenmişti.
İçimde filizlenen, mantığıma sığmayan bir dürtüyle başımı çevirip onun baktığı o noktaya odaklandım.
Meşe ağaçlarının yarattığı yoğun gölgenin içine gizlenmiş, siyah, klasik bir araba duruyordu.
Yarıya kadar indirilmiş ön camın ardında birisi oturuyordu.
Yüz hatları karanlığa gömülmüş olan yabancı, başından beri her şeyi, düşen ışığı ve her hareketimizi pürdikkat izlemiş gibiydi.
Gözlerimi kısıp o karaltıyı seçmeye çalıştığım an, koyu renkli cam ağır ağır yukarı kaydı. Yabancının silueti tamamen karanlığa gömüldü.
Araç, gölgelerin arasından süzülerek yola çıktı.
İçimi kemiren o huzursuzlukla başımı yeniden sahneye çevirdiğim an nefesim boğazımda takılı kaldı.
Jason'ın koyu, keskin gözleri doğrudan benim üzerimdeydi. Bakışlarındaki o ürkütücü netlikten, ikimizin de aynı araca, aynı yabancıya baktığımızı bildiğine emindim.
Bana yalnızca birkaç saniye, içimi delip geçercesine baktı. Sonra hiçbir şey olmamış gibi yavaşça başını çevirip sahnedeki kalabalığın kargaşasına karıştı.
Başımı hızla iki yana sallayarak bu tehlikeli hipnozdan sıyrılmaya çalıştım.
Saçmalıyorsun Nora, diye geçirdim içimden.
Sadece adrenalin patlaması yaşıyorsun.
Hepsi bu.
Zihnimdeki o uğultulu fırtınayı zorla bastırarak, titreyen bacaklarımla Emma'nın yanına eğildim.
⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆⋅⋆⋆⋅☆
Öğle saatlerinde yaşananların o boğucu ağırlığı hâlâ üzerimdeyken, bu gece dışarı çıkmak isteyeceğim en son şeydi.
Fakat teyzemin ısrarlı telkinleriyle Tysen'ın bitmek bilmeyen ısrarlı heyecanı birleşince pes etmek zorunda kalmıştım.
Ve işte buradaydım; kendimi bir anda Ravenwood'un yüzüncü yıl kutlamalarının tam ortasında, o kalabalığın içinde bulmuştum.
Girişteki asırlık kütüklerin arasına gerilmiş devasa bez afiş gözüme çarptı: Ravenwood'un Kuruluşunun 100. Yılı: Bir Asırlık Gurur.
Haftalardır kasabanın her köşesine yapıştırılan o süslü slogan, burada da devasa harflerle karşımızdaydı.
Kutlama alanı, kuzey ormanının içindeki geniş bir düzlüğe kurulmuş, devasa meşe ağaçlarının kalın dalları sarı ışıklarla donatılmıştı.
Ateş çukurlarından yükselen isli odun kokusunun etraftaki keskin çam kokusuna karışması, yalan söylemeyeceğim, insana gerçekten iyi hissettiriyordu.
Kasabanın neredeyse tamamı buraya yığılmış gibiydi.
Kimileri yüksek sesli müziğin ritmine kapılıp ortada zıplıyor, kimileri de ellerindeki plastik bardaklarla köşelere çekilmiş, bitmek bilmeyen kasaba dedikodularını kaynatıyordu.
Tysen, elindeki bardağı sallayarak omzuma hafifçe çarptı.
"Ben Amber'ların yanına geçiyorum. Sonra görüşürüz Nora!"
Alana geleli daha üç dakika bile olmamıştı; bu çocuk o içkiyi ne ara bulup almıştı hiçbir fikrim yoktu.
Bana tek kelime etme fırsatı bile bırakmadan kalabalığın arasına karışıp gözden kayboldu.
Arkasından bıkkınlıkla gözlerimi devirmekle yetindim. Kasabanın o şımarık kızına beslediği bu çocukça takıntı artık gerçekten can sıkıcı bir hal almaya başlamıştı.
Derin bir iç çekip etrafıma bakındığımda, ilerideki meşe ağaçlarından birinin altında dikilen Emma'yı fark ettim. Yalnız değildi; karanlıkta yüzünü tam seçemediğim biriyle oldukça koyu bir sohbete dalmıştı.
Kalabalıktan sıyrılıp o yöne doğru yürüdüm. Ben yaklaştıkça, yanındaki o uzun boylu silüet de netleşmeye başladı.
Jason.
Okuldan eve dönüp o gün olanları teyzeme anlattığımda, teyzem onu—daha doğrusu amcasını—tanıdığını söylemişti.
Anlattığına göre, Jason ve ailesinin kökleri ta kasabanın kurucularına dayanıyordu. Hatta amcası ve Jason sırf bu yüzden bu gecenin onur konuklarıydı.
Teyzeme amcasını en son ne zaman gördüğünü sorduğumda, "On beş yıl önce," demişti. Bu kadar uzun bir aradan sonra bir anda kasabaya dönmüş olmaları tuhaf bir detaydı.
Aklımdaki bu düşünceleri bir kenara itip son birkaç adımı da hızla geçerek yanlarına ulaştım.
"Selam!"
Emma aniden sesimi duyunca daldığı rüyadan uyanır gibi hafifçe irkildi. Yüzündeki o geniş, çocuksu tebessümü gördüğüm an durumu hemen anlamıştım. Onu uzun zamandır bir erkeğin yanında bu kadar mutlu, gözlerinin içi böylesine parlarken görmemiştim.
"Bölmüyorum umarım?" dedim dudaklarımda imalı, sevecen bir tebessümle.
"Yok, saçmalama," dedi Emma aceleyle toparlanmaya çalışarak. "Biz de Jason'la laflıyorduk," derken bir Jason'a bir bana bakıyordu.
"Ne güzel," diyerek ben de gülümsedim.
Jason'la doğru düzgün tanışmam gerektiğini fark ettiğimde elimi doğrudan ona uzattım. "Öğlen o karışıklıkta seninle de tam tanışamadık. Ben Nora. Nora Cole."
Jason elimi kavradığında, parmaklarındaki soğukluk içimi ürpertmişti.
"Jason Draven," dedi dudaklarının kıvrımına yerleşen nazik bir tebessümle. "Tanıştığımıza memnun oldum, Nora."
"Öğlen Emma'yı o demir yığınından kurtardığın için de ayrıca teşekkür edemedim," dedim. "Büyük bir felaketi önledin."
"Lafı bile olmaz." Gözleri bir saniyeliğine Emma'ya kayarken sesinin tonu biraz daha derinleşti. "Önemli olan Emma'nın burnunun bile kanamamış olması."
O kaçamak bakış gözümden kaçmadı; nitekim Emma'nın karanlıkta bile fark edilen kızarmış yanakları durumu fazlasıyla ele veriyordu.
Bu kıvılcımı daha fazla körüklememek ve dostumu köşeye çekip biraz sıkıştırmak için boğazımı temizledim.
"Kusura bakmazsan Jason, Emma'yla acil halletmemiz gereken kızsal bir mevzu var."
Jason zeki bir çocuktu; durumu anında kavrayıp hafifçe başını eğdi. "Tabii. Ben de amcamların yanına uğrayayım o halde."
Centilmence vedalaşıp kalabalığa doğru süzülüşünü izledik. Gözden tamamen kaybolduğu an, Emma'nın dirseği tam kaburgama indi.
"Nora Cole! Ne yapıyorsun sen?"
Şüpheyle yüzüne baktım. "Ne yapmışım?"
Emma gözlerini kısıp dudaklarını birbirine bastırdı. "Acil olan neydi acaba? Sonra konuşamaz mıydık?"
"Hayır tatlım, tam da şu an konuşmamız gerekiyordu." Kollarımı göğsümde kavuşturdum. "Çünkü bir beş dakika daha kalsaydım, çocukla nikâh masasına doğru el ele yürüyecektiniz."
Emma'nın ağzı açık kaldı, yanakları karanlıkta bile belli olacak kadar alev alev yandı. "Nora! Abartma!"
"Hiç de abartmıyorum. Dışarıdan nasıl göründüğünün farkında mısın sen? Resmen çocuğun ağzının içine düşecektin."
Emma yüzünü başka tarafa çevirse de tutamadığı kıkırtısı geceye karıştı.
Saçlarını geriye itip itiraf edercesine omuz silkti. "Tamam, kabul... Biraz etkilenmiş olabilirim."
"Biraz mı? Bence bayağı vurulmuşsun."
"Çok kibar, Nora," diye fısıldadı bu kez; gözleri istemsizce Jason'ın gözden kaybolduğu yöne kayarken sesi yumuşacık bir tona büründü. "Yanındayken kendimi tuhaf bir şekilde güvende hissediyorum. Sanki onu yıllardır tanıyormuşum gibi..."
Yüzümdeki gülümseme yavaşça soldu.
Her ne kadar Emma için mutlu olsam da içimde anlamlandıramadığım bir huzursuzluk vardı. Jason konusunda yavaş ilerlemesi kesinlikle onun için en iyisi olacaktı.
Sonuçta onun hakkında aşırı hızlı refleksleri dışında bildiğimiz bir şey yoktu. Emma'nın ona karşı bu ani teslimiyeti de içimdeki koruma içgüdüsünü fazlasıyla tetiklemişti.
"Emma... Sadece temkinli ol, tamam mı?" dedim sesimi alçaltarak. "Çocuğu henüz tanımıyoruz. Daha birkaç saat önce hayatımıza girdi."
Emma duraksadı. Yüzündeki neşe dalgası yerini anlık bir düşünceye bıraktı. "Haklısın sanırım. Dikkatli olurum." Ardından dayanamayıp muzipçe gülümsedi. "Ama kabul et, fazlasıyla yakışıklı."
Gözlerimi devirip güldüm. "Ona bir şey diyemem. İstediğin kadar yakışıklılığına düşebilirsin ama lütfen yavaş ilerle—"
"Yavaş ilerlemek mi? Ne saçmalık!"
Arkadan gelen o tiz ve çatlak ses ikimizi de yerimizden sıçrattı.
Clara, elindeki kadehi tehlikeli biçimde sallayarak, topuklularının üzerinde sendeleyen adımlarla yanımıza geldi. Yanakları alkolün etkisiyle al al olmuş, gözlerindeki odak çoktan kaybolmuştu. Ne kadar içmişti bu kız?
"Hoşlandıysan gidip alacaksın tatlım, hayat beklemeye gelmez!" diye bağırdı, kelimeleri ağzında yayarak. Göz kırpmaya çalıştı ama yüz kaslarını kontrol edemediği için daha çok yüzünü buruşturmuş gibi göründü.
"Clara, sen iyi misin?" diye sordum kaşlarımı çatarak, bir yandan da dökülmesin diye elindeki kadehe uzanmaya çalışıyordum. "Çok içmişsin, gel seni bir yere oturtalım."
"Ben harikayım!" diye şakıdı kadehini benden uzaklaştırarak.
Cevap vermemize ya da onu tutmamıza fırsat bile bırakmadan, bir fırtına gibi yön değiştirdi. Az önce Jason'ın gözden kaybolduğu yöne doğru yalpalar adımlarla yürümeye başladı. "Jason! Bekle beni yakışıklı!"
Emma'nın yüzündeki o büyüleyici, umut dolu ışık anında söndü. Sanki biri gelip içindeki o hevesin üzerine buzlu su dökmüştü.
Gözleri yere çivilendi; omuzları çöktü.
"Emma..." dedim çaresizce, koluna dokunarak. "Clara tamamen sarhoş. Baksana ne söylediğini, nereye gittiğini bile bilmiyor. Muhtemelen sabah uyandığında hiçbirini de hatırlamayacak."
"Önemli değil," dedi Emma.
Sesi o kadar kısıktı ki müziğin arasında zar zor duydum. "Jason gibi biri zaten Clara varken dönüp bana bakacak değil ya."
"Saçmalama lütfen, kendini onunla nasıl kıyaslarsın, hem—"
Fakat beni duymuyordu bile. Çantasının askısını hırsla omzuna taktı. Gözleri dolmuştu ve bunu görmemi istemiyordu. "Ben gidiyorum. Yarın okulda görüşürüz."
İtiraz etmeme fırsat tanımadan otopark yönüne hızlı adımlarla gitmeye başladı.
İçimdeki huzursuzluk katlandı; Emma'yı bu kırgınlıkla, kendini yetersiz hissettiği o berbat ruh haliyle yalnız bırakamazdım.
Hızlanıp arkasından koştum. Otopark kısmına geçtiğimizde festivalin müziği boğuklaşarak yerini ağaçların arasından soğuk rüzgâra bırakmıştı.
"Emma, bekle!" diyerek kolundan yakaladım. "Clara'nın patavatsızlığı yüzünden kendi geceni berbat etme. Hem... Jason'ın sana nasıl baktığını gördüm ben. Gözünün senden başkasını görmediğine eminim."
Emma acı bir tebessümle arabasının yanında durdu. Sarı sokak lambasının cılız ışığı, yüzündeki hayal kırıklığını daha da belirginleştiriyordu. "Bakmak hiçbir anlama gelmez Nora."
Çantasını asabiyetle karıştırmaya başladı, soğuktan ve sinirden elleri titriyordu. "Lanet olsun... Anahtarlar... Nerede bu lanet şeyler?"
Çantanın içindeki eşyaları hırsla eşelerken gözünden düşmek üzere olan o yaşı fark ettim. Onu daha fazla bunaltmamak için, "Ön gözde," dedim sakince.
Duraksadı.
Titreyen parmaklarıyla dediğim bölmeyi açıp anahtarları çıkardı. Derin, titrek bir nefes alıp sürücü koltuğuna oturdu. "Teşekkürler... Üzgünüm Nora, ben sadece biraz yalnız kalmak istiyorum."
Açık kapının pervazına tutunup ona doğru eğildim.
Rüzgâr sırtıma çarpıyor, ormanın o tekinsiz soğuğunu tenime taşıyordu. "Tamam. Yarın Clara'nın hakkından ben gelirim. Sen canını sıkma, sadece dikkatli sür. Eve varınca da bana—"
Cümlemin sonunu getiremedim.
Kafatasımın tam merkezine kızgın bir demir saplanmış gibi keskin, dehşet verici bir ağrı girdi. Sanki görünmez, devasa bir el beynimi mengene gibi eziyordu; dizlerimin bağı bir anda çözüldü. Betonun üzerine yığılmamak için titreyen parmaklarımla arabanın soğuk tavanına var gücümle tutundum, tırnaklarım âdeta metali kazıyordu.
Gözlerimin önü de aynı hızla bulandı. Otoparkı aydınlatan cılız sarı ışıklar etrafa dağılıp şekilsiz lekelere dönüştü. Emma'nın panikle bana doğru uzanan kolları, dehşetle irileşen gözleri saniyeler içinde silikleşti.
Kulaklarımda çınlamaya başlayan tiz, şiddetli uğultu; festivalin müziğini, uzaktaki motor seslerini ve ağaçları döven rüzgârı acımasızca yuttu. Dünya saniyeler içinde mutlak, boğucu bir sessizliğe gömüldü.
Emma'nın ellerinin omuzlarıma sıkıca yapıştığını, beni düşmemem için sarsarak tutmaya çalıştığını fiziksel olarak hissediyordum. Dudakları hızla oynuyor, yüz hatları korkuyla geriliyor, bana bir şeyler haykırıyordu ama evrendeki bütün sesler silinmişti. Ağzından çıkan tek bir heceyi bile duyamıyordum.
O koyu sessizliğin ortasında tek bir ses yankılandı.
Öğlen de duyduğum zihnimin derinliklerinden gelen o ses....
"Onunla birlikte git."
Bütün bedenim kaskatı kesildi. Seste hiçbir duygu kırıntısı yoktu.
Sadece göğüs kafesimi ezen, bedenimi o arabaya binmeye zorlayan ağır, karşı konulamaz bir boyun eğdirme baskısı vardı.
"Onunla birlikte git."
Emrin ağırlığı zihnimde yankılanırken, o delici baş ağrısı usulca geri çekilerek yerini zonklayan, uyuşuk bir sızıya bıraktı.
Gözlerimin önündeki o karanlık ve bulanık perde yavaşça aralandı. Otoparkın ışıkları yeniden şekil buldu ve Emma'nın omuzlarımı sıkan tırnaklarının acısı tenime ulaştı.
Etrafın gürültüsü sanki derin bir suyun altından yüzeye çıkmışım gibi büyük bir uğultuyla aniden yeniden kulaklarıma doldu.
"...Nora! Nora duyuyor musun beni? Tanrı aşkına, neyin var? Kireç gibi oldun!"
Göğsüm hızla inip kalkarken derin bir nefes aldım. Alnımdan soğuk terler boşanıyordu.
İyi değildim; kelimenin tam anlamıyla aklımı kaçırıyor gibi hissediyordum ama bunu ona anlatamazdım. Emma'nın şu anki derin hayal kırıklığının üzerine bir de kendi açıklanamaz deliliğimi yükleyemezdim.
Kendimi zorla toparlamaya çalışıp, titreyen ellerimi arabanın tavanından çektim. Derin bir nefes daha alarak açık kapıyı ardına kadar araladım.
Sesimin titremesine izin vermemeye çalışarak, olabildiğince net bir şekilde konuşmaya zorladım kendimi:
"Başım döndü..." Yüzüme düşen ve soğuk terden yapışan birkaç tutam saçı geriye doğru attım. "Bugün yaşadıklarımız biraz fazla geldi sanırım. Tansiyonum düştü herhalde."
Emma'nın elleri yavaşça kollarımdan kaydı ama gözlerindeki o yoğun endişe silinmemişti.
"Hastaneye gidebiliriz istersen," dedi telaşla. "Hatta beklemeyelim, hemen gidelim," deyip beni arabaya bindirmek için koluma uzandı.
Onu daha fazla telaşlandırmamak için nazikçe geri çekildim. "İyiyim, gerçekten. Dün gece de uykumu iyi alamamıştım, sanırım o da etkiledi."
Bana hâlâ şüpheyle bakıyordu. "Emin misin?"
"Eminim."
Derin, huzursuz bir iç çekti. "O zaman eve gidince bana mutlaka mesaj atıyorsun, tamam mı?" derken kendi sürücü koltuğuna geçmek için hareketlendi.
Zihnimde yankılanan o emrin yarattığı o felç edici fiziksel etki geçmiş olsa da, içimde bıraktığı baskı hâlâ oradaydı. Onu yalnız bırakmak kesinlikle istemiyordum.
Çenemi dikleştirdim ve o kapıyı kapatmadan önce açık pervaza tutundum. "Seni bu halde tek başına göndermiyorum Emma. Ben de seninle geliyorum.''
Emma şaşkınlıkla bana baktı. İtiraz etmek için ağzını araladı ama yüzümdeki o tavizsiz kararlılığı görünce sadece yorgun bir nefes verdi.
"Pekâlâ... Bin hadi."
Zihnimdeki o ürkütücü emrin ağırlığı hâlâ üstümdeyken, uyuşmuş bacaklarımla arabanın önünden dolandım ve sessizce yolcu koltuğuna yerleştim.