╭─────────────── ⋆⋅☆⋅⋆ ─╮
♡
MERHABALARRR!!!
Wattpad'i uzun zamandır kullanıyorum ama kendi kurgularımı paylaşmak için ancak bu sene kullanmaya başladım. Bu işlerde yeniyim ve sürekli geriye dönüp kurgulara bir el atasım geliyor. Bir türlü içime sinmiyor, bazen bir bakmışsınız silip baştan başlamışım. 😭
Neyse işteee, umarım bu kararsızlığım sizi çok rahatsız etmez ve günün sonunda siz de kurgularımı beğenirsiniz.
Yaniii, umarım beğenirsiniz. 🥹
Evet, hazırsaaak...
İLK BÖLÜM SİZLERLEEE! 🎉
╰─ ⋆⋅☆⋅⋆ ───────────────╯
Başım öyle şiddetli zonkluyordu ki, sanki kafatasımın içinde dev bir çan aralıksız dövülüyor, her darbesi beynimi uyuşturuyordu.
Birkaç saniye içinde o tanıdık, metalik kokulu burun kanamasının başlayacağını biliyordum.
Kaçınılmazdı.
Yastığımın bir kez daha koyu kırmızı lekelerle kirlenmesini engellemek için panikle doğrulmaya çalıştım.
Odanın içi zifiri karanlık olmasına rağmen gözbebeklerim acıyla kasıldı. Gözlerimi zorlayarak etrafa odaklanmaya çalışsam da her şeyi bulanık görüyordum.
Duvarlar kıvrılıyor, mobilyalar bulanık bir suyun dibindeymişçesine dalgalanarak birbirine karışıyordu. Gardırobun köşesi tavana sızıyor, masanın keskin kenarları gözlerimin önünde eriyip şekil değiştiriyordu.
Neyin gerçek neyin yanılsama olduğunu ayırt edemiyordum.
Bu hareketlilikten midem de bulanmaya başlamıştı. Biraz suya ihtiyacım vardı.
Yorganı üzerimden fırlatıp sendeleyerek yataktan indim. Kapıya doğru ilerlediğimi varsayarak yürümeye başladım. Fakat birkaç adım sonra, tabanlarımın altında beklediğim o pürüzsüz ahşap zemin birdenbire yok oldu.
Bastığım yer sert değildi artık. Nemli, soğuk ve tenime batan ince dikenlerle kaplıydı. Çimenlerin o çiğ kokusu genzime dolduğu an anladım.
Artık odamda değildim.
Buz gibi rüzgâr çıplak tenimi bir iğne gibi deldi. Soluduğum her nefes, gecenin karanlığında beyaz buharlar hâlinde dağılıyordu.
Bakışlarımı ıslak çimenlerden ayırıp yukarı kaldırdım.
Karanlığın bağrından gökyüzüne doğru bir hançer gibi yükselen Ravenwood Kilisesi bütün kasvetiyle karşımdaydı.
Kalbim, göğüs kafesimi parçalamak istercesine şiddetle çarpmaya başladı. Zihnimin etrafını saran o bulanık sis yavaşça dağılırken, gerçekliğin parçaları dehşet verici bir netlikle birleşiyordu.
Tenime batan bu dondurucu soğuk, bu tekinsiz sessizlik ve havaya sinmiş bu boğucu his...
Lanet olsun.
Yine o kâbuslardan birinin tam ortasındaydım.
Midemin derinliklerinde başlayan bu korku bana hiç yabancı değildi.
Her şey Clara'nın anlattığı o saçma korku hikâyeleriyle başlamıştı. Başlarda birkaç masum kâbus sanmıştım; ancak zamanla bu dünya zihnimi adeta ele geçirmişti.
Rüyada olduğumu fark etmek, sonrasında yaşayacağım hiçbir şeyi hafifletmiyor veya rüyamı kontrol etmeme asla izin vermiyordu.
Çünkü bu kâbusların değişmez, acımasız bir kuralı vardı:
Ben ölmeden perde kapanmıyordu.
Bu gerçeklik zihnimi bir kez daha sarsarken, başıma giren o ani ağrının etkisiyle hafifçe çömelmek zorunda kaldım. Titreyen parmaklarımı sıkarak derin bir nefes aldım. Kontrolümü kaybedersem bu karanlık beni yutardı.
Gerçi sakin kalsam da sonum değişmeyecekti.
Dudaklarımı ısırıp titrek bir fısıltıyla mırıldandım: "Pekâlâ... Bu sefer karşıma ne çıkacak, görelim bakalım."
Kelimelerim kilisenin duvarlarında yankılanır yankılanmaz, hava bir anda kalın bir kefene sarılmış gibi, daha ne kadar kararabilirse o kadar karardı. Cılız ay ışığı gökyüzünden iyice kayboldu ve hemen ardından ağır, boğucu bir sis dalgası yükseldi.
Nefes almaya bile cesaret edemeden, gözlerimi etrafımı saran boğucu sise diktim. Zamanın durduğunu, bütün dünyanın donup kaldığını hissettiğim o kâbus gibi birkaç saniyenin ardından, önümdeki yoğun sisin içinde hafif bir dalgalanma oldu.
İki karaltı belirdi. İnsana benziyorlardı ama bir canlıya dair en ufak bir ısı ya da enerji yaymıyorlardı.
Hareketsizdiler, gözlerini doğrudan ruhuma dikmiş gibiydiler. Tüm bunlara rağmen yine de içimde zayıf bir umut kıpırdadı.
Belki de bu kez hayatta kalırdım.
Fakat o sesi duyduğumda o cılız umut da anında küle döndü.
Ses, dışarıda değil doğrudan beynimin içinde yankılanmış, iliklerime kadar titrememe sebep olmuştu:
"Kaç!"
Damarlarımdaki kanın anında buz kestiğini hissettim.
Ancak o ses susmak yerine daha da büyüdü. Bu kez çok daha sert, ruhuma doğrudan hükmetmek istercesine yırtıcı ve emredici bir tonda zihnimin duvarlarına çarparak yeniden gürledi:
''Senin için geliyorlar!''
Zihnimdeki kilitli kapılar bir anda paramparça oldu. Önceki kâbuslarımın hatıraları bir çığ gibi üzerime devrilmeye başladı.
Parçalanan bedenim, etimi delen o acımasız pençeler, kulakları yırtan çığlıklar ve son nefesimi verirken hissettiğim o korkunç çaresizlik...
Hepsini bütün dehşetiyle yeniden hatırlıyordum işte.
Bu rüyaların içinde daha önce kaç kez ve nasıl can verdiğimi artık çok iyi hatırlıyordum.
İçgüdüsel olarak geriye doğru kaçmaya çalıştım ama ayaklarım milim kıpırdamadı.
Tıpkı daha önceki kâbuslarımda olduğu gibi, o sesi duyduğum an adeta felç olmuştum; ne hareket edebiliyor ne de tek bir çığlık atabiliyordum. Sanki topraktan fışkıran görünmez zincirler ayak bileklerime dolanmış, beni oraya kilitlemişti.
Öleceğini bilmek ama kılını dahi kıpırdatamamak... İşkencenin en saf hâli buydu.
Göğsüm daraldı, nefesim kesildi. Korkunun o ezici ağırlığıyla gözlerimden süzülen yaşlar yanaklarımı yakarken, kaskatı kesilmiş bir halde olduğum yere çakılıp kalmıştım.
Sisin ardındaki o iki silüet aniden harekete geçti.
Kan donduran bir uğultu ve yeri sarsan ağır ayak sesleriyle doğrudan üzerime geliyorlardı. Hızları öylesine korkunç, öylesine insanüstüydü ki; kaçmamın imkânsız olduğunu bütün hücrelerimde hissediyordum.
Yapabileceğim hiçbir şey olmadığını bilmenin verdiği o ezici çaresizlikle titreyerek gözlerimi sımsıkı yumdum.
Sadece bir an önce ölmek istiyordum. Ölmek, uyanmak ve bir sonraki rüyaya kadar da hiçbir şey hatırlamamak...
Şahdamarımı kavrayan şeyin dondurucu parmaklar mı yoksa etimi acımasızca parçalayan sivri dişler mi olduğunu ayırt edemiyordum.
Ancak saniyeler içinde boynumdan göğsüme doğru zehir gibi yayılan o dayanılmaz acı, bütün bedenimde yankılandı. Ciğerlerimdeki son nefes, âdeta canımla birlikte vahşice sökülüp alınıyordu.
Dizlerimin bağı tamamen çözülmüştü ama bedenimi esir alan felç hali yüzünden yere bile yığılamadım.
Sonra... Bütün sesler, bütün çığlıklar ve o dayanılmaz acı bir anda sustu.
Geriye kalan tek şey, bir kez daha amansızca içine çekildiğim o dipsiz, zifiri karanlıktı.
⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆⋅☆⋅⋆ ⋆
Boynumda hissettiğim keskin bir acıyla çığlık atarak gözlerimi açtım. Kan ter içinde nefes nefese yatakta doğruldum.
Korkudan kendimi öylesine kasmış olmalıydım ki bütün bedenim sızlıyordu. Gördüğüm kâbusları net olarak hatırlayamasam da, uykumda bile farkında olmadan kendi canımı yakmama sebep olacak kadar gerçekçi oldukları kesindi.
Ve asıl can sıkıcı olan, ne yazık ki bunun ilk olmamasıydı.
Geçen hafta kolumda kocaman bir morlukla uyanmıştım; şimdiyse boynum cayır cayır yanıyordu.
İçimden, "Bütün suç Clara'da," diye söylendim. Gece yarıları abarta abarta anlattığı o korkunç kasaba hikâyeleri yüzünden bilinçaltım adeta bana oyun oynuyordu.
Sinirle yorganı üzerimden fırlatıp yataktan çıkarken kendi kendime homurdandım: "Bir daha onun o saçma sapan korku seanslarına katılırsam ne olayım..."
Dağılmış saçlarımı bıkkınlıkla geriye atıp, hâlâ sızlayan boynumu ovalayarak banyoya doğru yürüdüm.
Odanın içi henüz yarı aydınlıktı; perdelerin arasından sızan ışık içeriyi aydınlatmaya pek yetmiyordu.
Göz ucuyla duvardaki saate baktım; sabahın yedisine geliyordu.
"Okulun ilk günü için ne harika bir başlangıç," diye mırıldandım alayla.
Banyonun ışığını açtığımda gözlerim kamaştı; ani parlaklık zaten ağrıyan başımın zonklamasını daha da şiddetlendirmişti.
Musluğu sonuna kadar açıp buz gibi suyu defalarca yüzüme çarptım. Tenime batan dondurucu soğuk, bedenimi sarsıp beni şu ana çekse de zihnimdeki sis perdesini aralamaya yetmiyordu.
Ne kadar zorlasam da, gece boyu beni kan ter içinde bırakan o rüyaları bir türlü hatırlayamıyordum...
Tam yüzümü kurulamak için havluya uzanmıştım ki, boynumdaki ağrı yeniden kılıç gibi saplandı. Acıyla yüzümü buruşturarak aynaya doğru biraz daha eğildim.
Gördüğüm manzarayla nefesim boğazımda düğümlendi.
Boynumda, tam şah damarımın üzerinde, yan yana duran iki küçük iz vardı. Kusursuz bir simetriyle tenime adeta mühürlenmişlerdi. Bir sinek ısırığı ya da sıradan bir sıyrık olmak için fazla düzgündüler...
Bir süre bu manzaraya dehşet içinde bakakaldım.
Kireç gibi bembeyaz bir yüz, uykusuzluğun mora boyadığı şişkin gözaltları ve boynumdaki o iki ürkütücü nokta.
Kelimenin tam anlamıyla bir cesetten farksız görünüyordum.
İçimde usulca yükselen saf korkuyu bastırmak istercesine, sinir bozukluğuyla yoğrulmuş alaycı bir kahkaha döküldü dudaklarımdan.
"Mükemmel," diye fısıldadım, aynadaki o solgun ve korkmuş kıza bakarken.
Artık tamamen delirmeye başladığıma kanaat getirerek başımı iki yana salladım.
Kendi kendime kesin bir söz verdim: Clara'nın lanetli kasaba efsaneleri ve gece yarıları ballandıra ballandıra anlattığı o uydurma masallar benim için tamamen bitmişti. Bir daha tek kelimesini bile dinlemeyecektim.
Aynadaki yansımama son bir kez bakıp başımı iki yana salladım. Bu kâbus zırvalıklarını hemen şimdi, bu banyoda bırakmalıydım.
Çünkü bugün aklımı meşgul etmesi gereken tek bir gerçek vardı.
Lise bitiyordu.
Seneye üniversiteli olacak, hayatımın o sıradan ve güvenli maddelerinden birine sessizce yeni bir çentik daha atacaktım.
Sadece bu düşünceye tutunmak bile, sabahın köründe yaşadığım bu saçma sapan gerginliği hafifletmeye yetiyordu.
Hayattaki tek gayem, kendi halinde, sıradan ve sakin bir hayat sürmekten ibaretti.
Bugüne kadar da hep o güvenli sınırların içinde kalmıştım: Beladan ve sürtüşmelerden uzak, sadece sevdiğim birkaç insanla sınırlı, kendi kuytumda korunaklı bir yaşam.
Ve şuan o hatırlamadığım birkaç aptal kâbusun, günümü bozmasına asla ama asla izin vermeyecektim.
✦ ✦ ─────────── ✦ ✦
''Sıradan bir hayat seçmek bazen en büyük cesarettir Nora. Çünkü sakin kalmayı başarmak, kendini fırtınaya bırakmaktan her zaman daha zordur.''
Annemin söylediği bu sözü ajandamın köşesine yazarken usulca gülümsedim.
Mottom buydu.
Günlük planımın son maddesini de işaretleyip kalemimi kapattım. İçim nihayet rahatlamıştı. Sabah gördüğüm o korkunç kâbusun ve boynumdaki tuhaf izin yarattığı gerginlik yavaş yavaş geçiyordu.
Eşyalarımı toparlayıp oturduğum kafenin camından sokağı izlemeye başladım.
Kasaba yeni yeni uyanıyor, dükkânlar açılıyor, caddeden tek tük arabalar geçiyordu. Bu sessiz anlar benim için çok kıymetliydi.
Fakat kafenin duvarındaki saate baktığım an, o huzur bir saniyede uçup gitti.
Oturduğum yerde panikle dikleştim. Zaman cidden su gibi geçmişti.
"Şaka yapıyor olmalısın..." diye mırıldandım kafenin duvarındaki saate dehşetle bakarken.
Daha ilk günden, ilk derse geç kalıyordum!
Daha doğrusu kalıyorduk!
Clara ile Emma hâlâ ortalıkta yoktu.
Gerçi Clara söz konusu olduğunda buna şaşırmamak gerekirdi; onun hayatında dakiklik diye bir kavram hiçbir zaman var olmamıştı.
Telaşla ajandamı ve kalemimi çantama tıkıştırdım.
Sandalyemi geriye öyle hızlı ve sert ittim ki, ahşap ayakların zeminde çıkardığı tiz sese kafedeki birkaç kişi dönüp baktı. Ama bunu umursayacak vaktim yoktu.
Masanın üzerine bahşiş niyetine biraz bozuk para bırakıp, soğumuş kahveme son bir bakış attım ve koşarak kapıdan fırladım.
Dışarıdaki serin hava yüzüme çarparken okula doğru koşmaya hazırlanıyordum ki, caddenin köşesinde beliren tanıdık araçla birlikte adımlarım yavaşladı.
Emma'nın mavi arabası yavaşça kafenin önüne yanaşıyordu.
Nihayet.
Derin bir nefes alıp kaldırıma doğru adımladım. Arabaya biner binmez kapıyı çarparcasına kapattım, çantamı kucağıma fırlatıp doğrudan direksiyondaki Clara'ya döndüm.
"İlk günden geç kalmasaydık bari!"
Clara koltuğunda geriye doğru dönüp şımarıkça dudaklarını büzdü.
Yüzüne aceleyle yerleştirdiği sahte suçluluk maskesi, gözlerinde parıldayan o kibirli ve neşeli ifadeyi saklamaya hiç yetmiyordu. Hem yüzde yüz hatalı olup hem de halinden bu kadar memnun görünmeyi dünyada sadece o becerebilirdi.
"Özür dilerim Noracığım," dedi kelimeleri cilveli sesiyle uzatarak.
"İlk gün için biraz parlamak istedim, zamanın nasıl akıp gittiğini gerçekten hiç fark etmemişim."
Onu şöyle bir süzdüm. Platin sarısı saçlarında tek bir tel bile yerinden çıkmamıştı; özenerek yaptığı makyajı ise kusursuzdu.
Sırf bu kusursuz görüntüyü elde etmek için sabahın köründe kaçta kalktığını tahmin etmek hiç de zor değildi.
Derin bir nefes alıp pes ettim. Clara ile tartışmanın sonu asla gelmezdi.
"Neyse ki bu kadar beklediğimize değmiş," dedim tebessümümü gizleyemeden. "Gerçekten harika görünüyorsun."
Yanağına hafifçe dokunduğumda Clara keyifle kıkırdayıp direksiyonu daha bir gururla kavradı.
Tam o sırada ön yolcu koltuğundan Emma'nın her zamanki sakin sesi yükseldi.
"Yalnız sabahtan beri onun kapısının önünde ağaç olan bendim, hatırlatırım. Sen en azından kafede oturup sıcacık kahveni içtin, biraz kafa dinledin."
Kendimi tutamayıp güldüm. Sırtımı koltuğa rahatça yaslarken alayla gözlerimi devirdim. "Ah, sorma. Vicdan azabından kahroluyorum şu an Emma."
Emma omuz silkip bakışlarını camdan dışarı çevirdi ama dudaklarının hafifçe yukarı kıvrıldığını görebiliyordum.
Clara, dikiz aynasından bana o meşhur, imalı bakışlarından birini fırlattı. Yüzündeki o muzip ifadeyi çok iyi tanırdım; içinde patlamaya hazır, yepyeni bir dedikodu birikmişti.
"Kızlar..." dedi sesini birden alçaltıp gizemli bir fısıltıya dönüştürerek. "Size inanılmaz bir şey söylemem lazım."
Tek kaşımı kaldırıp Clara'ya baktım.
Clara heyecanla uzun tırnaklarını direksiyonda tıkırdattı. "Okula yeni gelen o çocuğu gördünüz mü? Bugün bu kadar özenli hazırlanmamın sebeplerinden biri o olabilir ..."
Dudaklarımdan alaycı bir kıkırtı koptu. "Tabii ki. Clara ve yedi yirmi dört açık kalan o meşhur radarı... Yalnız ortada ufak bir mantık hatası var canım: Bugün okulun daha ilk günü. Çocuğu ne ara, nerede gördün sen?"
Clara cevabı yapıştırmak için tam hevesle derin bir nefes almıştı ki beklenmedik bir şey oldu; araya Emma girdi.
"Ben de gördüm," dedi Emma, onda hiç alışık olmadığımız garip bir ciddiyetle.
Ardından sesini daha da kısarak mırıldandı: "Daha doğrusu... sanırım gördüm."
İşte bu beni gerçekten afallatmıştı.
O bile durup birini fark ettiyse, ortada gerçekten sıra dışı bir durum var demekti.
"Nerede gördün?" diye sordum, şaşkınlığımı gizleyemeden.
"Dün akşamüstü markette," dedi Emma, bakışlarını camdan ayırmadan.
Sesinde hâlâ o düşünceli, dalgın tını vardı. "Ben kasada sıra beklerken o da yaşlı Bayan Higgins'e yardım ediyordu. Kadıncağız poşetlerinden birini yanlışlıkla yırtmış içindeki elmaları yere saçmıştı."
Tek kaşımı kaldırdım. "Eee? Sadece yardımsever bir çocukmuş işte"
Emma hafifçe omuz silkti, kelimeleri özenle, tartarak seçiyor gibiydi. "Bilmiyorum Nora. Sadece... garip bir aurası vardı."
"Ah, bırak şimdi Bayan Higgins'in elmalarını armutlarını Emma!" diyerek heyecanla araya girdi Clara.
Dikiz aynasından gözleri parlayarak bana kısa bir bakış fırlattı. "Ben de onu dün benzinlikte gördüm. Siyah, çok havalı klasik bir arabaya yaslanmış, öylece etrafı izliyordu. Ve inanın bana kızlar, adam resmen film setinden fırlamış gibiydi. ''
Ardından aynadan kendine bakıp parmağıyla rujunu biraz daha dağıttı. ''Sabahın köründe kalkıp yaptığım bu makyajın her saniyesine kesinlikle değecek"
Merakımı gizlemeye çalışarak koltuğa yaslandım. "İkinizin de anlattıklarına bakılırsa epey gizemli bir arkadaşımız var. Okula varınca kimmiş anlarız zaten."
Konuyu uzatmamak için başımı camdan dışarı çevirdiğimde, arabanın içine de durgun bir sessizlik yerleşti.
Bu kasaba, herkesin birbirini tanıdığı, yabancıların anında göze battığı, kendi kabuğuna çekilmiş sıradan bir yerdi.
Birinin dikkat çekmesi için büyük olaylar yaratmasına gerek yoktu; kasaba meydanından öylece geçmesi bile fısıltı gazetesinin manşetine oturmasına yeterdi.
Hele ki lise son sınıfa transfer olan, Emma'nın bile dikkatini çeken bir yabancı...
Bu kasabada daha önce görülmüş şey değildi. Gençler buraya gelmez, aksine arkalarına bile bakmadan buradan kaçmanın yollarını ararlardı.
Ve tam da bu yüzden, ne kadar umursamaz görünmeye çalışsamda zihnimde tekinsiz bir merak tohumu çoktan filizlenmişti bile.

