İçeriğe geç

UYANIŞ

Bölüm 5 · 28 dk okuma

UYANIŞ

Bölüm 5

5.

Sabah güneşi pastanenin geniş camlarından süzülüp masamızı aydınlatırken, taze çekilmiş kahve kokusu fırından yeni çıkmış kruvasanların kokusuna karışıyordu.

Önümüzde üç kupa kahve, peynirli kruvasanlar ve Amy'nin ısrarla sipariş ettiği çilekli tart duruyordu.

Jason ve Kael ile geçirdiğimiz o tuhaf, gerilim dolu akşamdan beri zihnim tam bir kaos içindeydi.

Kardeşlerin etrafındaki o tekinsiz havaya rağmen Emma, Jason'a kapılmaya tüm hızıyla devam ediyordu.

O günden sonra birkaç kez buluşmuşlardı ama bana pek detay vermiyor, sadece "Birbirimizi tanımaya çalışıyoruz," diyerek konuyu kestirip atıyordu.

Diğer yandan, Clara ile aralarındaki o soğuk savaş da tüm şiddetiyle sürüyordu.

Sabah Clara'yı aramış, onu da kahvaltıya çağırmıştım ama "Biraz işlerim var, siz okula geçin," diyerek beni geçiştirmişti.

Ben kahve kupama dik dik bakıp kendi düşüncelerimde kaybolmuşken, Amy'nin koluma attığı sert bir çimdikle irkilerek kendime geldim.

Başımı kaldırdığımda bana beklenti dolu, sabırsız bir ifadeyle bakıyordu. O an zihnimde şimşekler çaktı.

Emma ve Clara'nın arasını düzeltmek için sözde bir plan yapmıştık; daha doğrusu bütün planı Amy kurmuş, ben de yine böyle dalgın dalgın kafa sallayarak onu onaylamıştım.

Amy'nin bakışlarındaki sabırsızlık yerini siteme bırakmaya başlayınca, artık topa girmem gerektiğini fark ettim.

Boğazımı temizleyip kaşığımla kahvemi yavaşça karıştırmaya başladım. Konuyu olabildiğince sıradan, sanki aklıma o saniye esmiş gibi açmalıydım.

"Bu akşam dışarı mı çıksak?" dedim, gözlerimi fincanın kenarında gezdirerek. "Ne bileyim, birkaç kadeh bir şeyler içer, şu geçen haftanın boğucu havasını atarız."

Amy anında pası aldı. "Evet, kesinlikle! Hatta şu yeni açılan mekânı denemeliyiz. Adı neydi... Lighthouse mu?"

Emma kaşlarını hafifçe çatarak kahvesinden düşünceli bir yudum aldı. "Emin değilim... Aslında bu haftayı biraz sakin geçirip kafamı dinlerim diyordum."

Amy kurnaz bir tebessümle masanın üzerinden ona doğru eğildi. "Hadi ama Emma, mızmızlanma. İnan bana, bu hepimize çok iyi gelecek. Hem kim bilir, belki bazı 'yanlış anlaşılmaların' da üzerini örtmüş oluruz."

Emma bakışlarını bana çevirdi. Gözlerimdeki o sessiz 'lütfen itiraz etme' yalvarışını görünce, dudaklarında ince, pes etmiş bir tebessüm belirdi. "Clara ile beni bir araya getirmeye çalışıyorsunuz, değil mi?"

Hafifçe güldüm. "Sanırım niyetimiz biraz belli oluyor."

Emma başını iki yana salladı; sesindeki o savunmacı ve gergin tını tamamen kaybolmuştu.

"Pekâlâ," dedi sonunda omuz silkerek.

"Öyle olsun." Niyetimizi çok net anlamıştı ama belli ki bu küslüğü sürdürecek kadar inatçı veya kırgın değildi artık.

Tam o sırada, pastanenin köşesinde, duvara monte edilmiş küçük televizyonun sesi aniden yükseldi.

Normalde ekran hep sessizde, yerel bir müzik kanalında kalırdı ama garsonlardan biri sesi bilerek açmış olmalıydı.

Haber spikerinin o mekanik, tekdüze sesi, pastanedeki huzurlu sabah uğultusunu bıçak gibi kesti. Ekranda, gece karanlığına gömülmüş orman görüntüleri ve telaşla yanıp sönen polis sirenleri vardı.

"...Greenwood Ormanı sınırında sabaha karşı meydana gelen vahşi hayvan saldırısında iki kişi ağır yaralandı. Olay yerinde yapılan ilk incelemelere göre, kurbanların özellikle boyun bölgesinde son derece derin ve ölümcül yırtıklar tespit edildi."

Kupayı tutan parmaklarım kaskatı kesildi.

Zihnim beni anında birkaç gece önce ormanda yaşadığım o dehşet anına geri götürdü.

Karanlığın içinden fırtına gibi geçen o devasa silüet...

Haberde bahsettikleri vahşi hayvan o olabilir miydi?

Fakat öyle olsa bile, duyduğum sesleri ya da Jason'ın gecenin o saatinde benimle aynı ormanda ne aradığını açıklamıyordu.

O gece yaşadığım hiçbir şey mantıklı değildi.

Amy ve Emma sohbeti yarıda kesip başlarını aynı anda ekrana çevirdiler.

Spiker aynı ciddiyetle devam etti:

"Yetkililer, bölgeye inmiş son derece tehlikeli ve yırtıcı bir türün olabileceği üzerinde duruyor. Yaralı çift hayati tehlikeyi atlatılmış olsa da tedavileri sürüyor. Kasaba sakinlerinden, özellikle gece saatlerinde ormanlık alanlardan ve tenha yollardan kesinlikle uzak durmaları isteniyor."

Amy'nin yüzündeki o neşeli ifade saniyeler içinde silinip gitti; yerini solgun bir dehşete bıraktı. Masaya doğru eğilip, "Boyun bölgesi mi?" diye fısıldadı. "Ne tür bir hayvan avına sadece boynundan saldırır ki?"

Emma kaşlarını derince çatmıştı. Gözlerini ekrandan ayırmadan, "Hiçbir fikrim yok..." diye mırıldandı. "Ama Orman hemen burada. Cidden dikkatli olmamız lazım."

Televizyonun sesi garson tarafından yeniden kısıldı. Pastanenin içine anında boğucu, buz gibi bir sessizlik çöktü.

Köşedeki espresso makinesinin çalışma sesi bile o an kulağıma uğursuz bir fısıltı gibi gelmeye başlamıştı.

"Muhtemelen sadece abartıyorlardır," dedim, sesimi olabildiğince düz ve dengeli tutmaya çalışarak.

Onları daha fazla tedirgin etmek istemiyordum; hele geçen gece ormanın derinliklerinde yaşadıklarımı söylesem iyice paniğe kapılacakları kesindi. "Biliyorsunuz, haber kanalları en ufak bir olayı bile büyütmeye bayılır."

Ama içimde, göğüs kafesimi bir mengene gibi sıkan o korkunç hissi bir türlü bastıramıyordum.

Vahşi hayvan saldırısı... Boyunda derin yırtıklar...

Böyle şeyler bizim kasabamızda, bu sessiz ormanlarda asla olmazdı.

En azından... o iki kardeş buraya adım atana kadar olmazdı.

İşler artık baş edilemez, karanlık bir hâl alıyordu.

Ve ben de bildiklerimi arkadaşlarımdan daha fazla saklamak, bu yükü tek başıma taşımak istemiyordum artık.

Amy derin bir nefes alıp fincanını yavaşça kendine doğru çekti. Sesindeki o belirgin titremeyi gizleyemeyerek, "Emma," dedi. "Bu akşam dışarı çıkma planımız... Hâlâ geçerli mi?"

Emma kısa bir tereddüt yaşadı; gözlerinde anlık bir endişe dalgalandı ama sonra kararlılıkla başını salladı. "Evet," dedi kesin bir dille. "Hatta sırf evde oturup kafamızda kurmamak için bile dışarı çıkmamız gerekiyor."

Dışarıdan ne kadar rahat görünmeye çalışsak da, içten içe hepimiz aynı gerçeğin farkındaydık.

Kafamızı ne kadar dağıtmaya çalışırsak çalışalım, o haberin zihnimize ektiği karanlık tohum kolay kolay silinmeyecekti.

—---------------

Sınıfın içi sabah güneşinin solgun, ince ışığıyla aydınlanıyordu. Sınıftaki herkesin üzerinde gergin ama meraklı bir bekleyiş vardı; duyuru panosuna asılan o kâğıttan beri herkes yeni edebiyat öğretmenin kim olduğunu merak ediyordu.

Kapı aniden açıldığında içerideki o telaşlı uğultu anında kesildi. Okul müdürü, yüzünde her zamanki sıkıcı ve donuk ifadesiyle içeri girdi.

"Çocuklar," dedi kısaca. "Yeni edebiyat öğretmeniniz Bay Harlan Edwards. Bugünden itibaren derslerinize o girecek."

Müdür kapıyı çekip çıkarken, Bay Edwards yavaş adımlarla sınıfın önüne, öğretmen masasına doğru yürüdü. Uzun boylu, ince yapılı bir adamdı. Üzerindeki siyah gömleği jilet gibi ütülüydü.

"Günaydın," dedi. Sesi şaşırtıcı derecede tok ve sakindi. "Ben Bay Edwards. Şimdilik benim hakkımda bu kadarını bilmeniz yeterli."

Amy sıranın altından beni dürtüp kulağıma eğildi. "Şimdilik mi?" diye fısıldadı.

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

Bay Edwards, uzun parmaklarını en öndeki masanın ahşap yüzeyinde gezdirerek sınıfın ortasında turlamaya başladı.

Bakışları tek tek hepimizin üzerinde dolaşıyor; gözleri kime değse, omuzlarına görünmez, ezici bir ağırlık bindiriyordu.

"Edebiyat," dedi kelimelerin üzerine basa basa, "çoğunuzun sandığı gibi sadece alt alta dizilmiş kelimelerden ya da uydurma kurgulardan ibaret değildir. Bazen bir efsanenin, bir masalın satır aralarında asıl gerçekler saklıdır... O hikâyeler, gerçekte yüzleşmekten korktuğumuz şeyleri gizleyen birer örtü gibidir."

Sınıfta çıt çıkmıyordu. Kalem çevirenlerin elleri durmuş, en arkada fısıldaşanlar bile susmuştu.

"Ravenwood," diye devam etti tok sesiyle, başını yavaşça pencereye, ufukta uzanan ormanın silüetine çevirerek.

"Oldukça köklü bir kasaba. Ve zamanın bu kadar yavaş aktığı eski yerleşim yerlerinin, toprağın altına gömdüğü pek çok hikâyesi olur. Kuşaktan kuşağa aktarılan efsaneler, unutulmaya yüz tutmuş mitler, gölgelerde yaşadığına inanılan mistik yaratıklar..."

Yeniden bize döndüğünde gözlerindeki sis sanki bir anlığına dalgalandı. "İnsanlar, anlamlandıramadıkları şeylerle yüzleşmektense, bu mistik masallara inanmayı seçerler. Çünkü bilinmeyeni bir 'efsane' olarak adlandırmak, onu sorgulamaktan çok daha kolaydır. Ama unutmayın, her efsanenin çekirdeğinde mutlaka gerçeğin bir kırıntısı yatar."

Emma nefesini tutup bana doğru eğildi. "Adam resmen ayaklı korku filmi gibi" diye fısıldadı.

Sanki onu duymuş gibi, Bay Edwards aniden arkasını dönüp doğrudan bizim tarafa baktı.

"Peki sizce," dedi, gri gözlerini kısarak, "bir hikâyeyi ya da yüzyıllık bir efsaneyi asıl korkutucu yapan şey nedir?"

Kimse konuşmaya cesaret edemedi. Sınıfın ortasına çöken sessizlik artık iyice gerginleşmişti.

Sonunda Amy cesaretini toplayıp parmak kaldırdı. "Sonunu bilmemek," dedi kendinden emin bir şekilde. "Neyle karşı karşıya olduğumuzu anlamamak."

Bay Edwards'ın dudaklarında hafif, onaylayan ama tekinsiz bir tebessüm belirdi. "Güzel," dedi usulca. "Bilinmezlik... Ve o bilinmezliğin tam aramızda dolaşıyor olma ihtimali. Bir şeyin ardındaki gerçeği çözemezsek, zihnimiz onu sonsuza dek esir alır. Tıpkı bir türlü kapanmayan bir yara gibi."

Söyledikleri doğruydu aslında.

Ben de Jason ve Kael'i, o gece ormanda yaşadığım o açıklanamaz olayları bir türlü çözemediğim için aklımdan söküp atamıyordum.

İki kardeşin etrafını saran o tehlikeli bilinmezlik, benim de zihnimde sızlamaya devam eden açık bir yara gibiydi.

Bay Edwards yavaşça tahtaya döndü ve elindeki tebeşirle şu cümleyi kazırcasına yazdı:

Her efsane, gerçeğin kanlı bir yansımasıdır.

Arkasını dönmeden ekledi: "Bu derste sizden sadece metin okumanızı istemiyorum. Bakmayı ve asıl gerçeği görmeyi öğrenmenizi istiyorum. Size anlatılmayan, sizden gizlenen o arkaplanı deşmenizi."

Emma kalemini defterine sertçe bastırıp yutkundu. "Sadece ben mi gerildim, yoksa bu adam gerçekten ürkütücü mü?"

Dersin bittiğini haber veren zil çaldığında kimse hemen yerinden kalkamadı.

Bütün sınıf ne yapacağını bilemez halde sessizce birbirine bakıyordu.

Bay Edwards tahtadaki yazıya son bir kez bakıp tebeşiri masaya bıraktı.

"Yarına kadar bir araştırma yapmanızı istiyorum," dedi sınıftan çıkmadan hemen önce.

"Ravenwood'un köklü geçmişine inin. Kasabanın eski haber arşivlerini, şehir efsanelerini, nesilden nesile yayılan tuhaf hikâyeleri karıştırın. İlginizi çeken bir efsaneyi veya geçmişte yaşanmış tuhaf bir olayı seçip sınıfta sunum olarak hazırlayacaksınız. Bakalım o masalların altından hangi gerçekleri çıkaracaksınız."

Başka tek kelime etmeden kapıdan çıkıp gitti.

O çıkar çıkmaz sınıftaki derin sessizlik bozuldu ve büyük bir uğultu koptu.

Ben, Emma ve Amy ders biter bitmez arka sıralarda kafalarımızı birleştirdik.

Amy sırasına yaslanıp elindeki kalemi havada salladı. "Biri bana az önce ne yaşadığımızı açıklasın lütfen. Adam edebiyat dersi mi işledi yoksa hepimizi cinayet çözmeye mi gönderdi? Kırk dakikadır nefes almayı unuttum resmen."

Emma çantasını toplarken huzursuzca başını salladı. "Haklısın. Konuşmasında insanı geren çok tuhaf bir hava var."

"Kesinlikle," diyerek onlara katıldım, defterimi çantama sıkıştırırken."Bu sene edebiyat dersleri epey garip geçecek gibi duruyor."

Amy kendini tutamayıp kıkırdadı. "Bana sorarsanız bu adam kesin emekli bir dedektif falan. Hangi normal öğretmen daha ilk dersten 'gidin efsanelerin altındaki kanlı gerçeği bulun' diye ödev verir?"

Emma çenesini eline yaslayıp dalgınca camdan dışarı baktı. "Belki de gerçekten kasabanın sırlarını deşmek istiyordur, olamaz mı?" dedi ve hemen ardından aniden bize dönüp "Böö!" diye bağırdı.

Bu beklenmedik hareketle Amy ile aynı anda yerimizde sıçradık. Amy elini kalbine bastırıp kıkırdarken, aramızdaki o boğucu gerginlik de bir anlığına dağılıp yerini hafif bir gülüşmeye bıraktı.

"Hadi kalkın," dedi Emma çantasını omzuna atarak. "Öğle arası bitmeden kütüphaneye geçelim. En azından şu garip ödev için eski arşivleri biraz karıştırır, işe yarar bir hikâye buluruz."

Çantamı omuzlarken, Bay Edwards'ın o tok sesi zihnimde bir kez daha yankılandı.

Her efsane, gerçeğin kanlı bir yansımasıdır.

—-————-

Kütüphanenin içi insanı rahatsız edecek kadar sessizdi.

Sadece ağır ağır çevrilen sayfaların hışırtısı ve pencerelere vuran yağmurun boğuk sesi duyuluyordu.

Eski kâğıt ve toz kokusu havaya karışmış, zaman sanki burada dışarıya göre çok daha yavaş akmaya başlamıştı.

Üçümüz en dipteki geniş ahşap masaya geçtik.

Önümüzde açık tarih kitapları, eski defterler ve kenarları kıvrılmış gazete sayfaları duruyordu.

Dışarıdaki dünya ne kadar hızlı dönüyorsa, bizim aradığımız cevaplar da bu tozlu sayfaların o kadar derinlerine gömülmüştü.

Emma'nın gözleri parladı. "Buldum!" dedi sararmış, kalın bir klasörü masanın ortasına doğru çekerek. "Kasabanın eski arşivleriymiş bunlar. İçinde seksenlerden kalma yerel haberler bile var."

Amy ellerini çırptı. "Süper! Tam da şu gizemli edebiyatçımızın bayılacağı türden malzemeler vardır bu dosyada."

Emma kırılgan sayfaları dikkatle önümüze serdi. "Tamam, kural şu," diye fısıldadı. "Gözümüze en tuhaf gelen haberi de ödev konusu yapacağız."

Kâğıtlar o kadar eskiydi ki, dokunsam elimde un ufak olacakmış gibi duruyordu.

Sayfaları çevirirken bir tanesi tam önüme düştü. Köşesi yırtılmış, rengi solmuştu ama o kalın siyah manşet bütün netliğiyle ortadaydı:

Gençlik Kampında Kanlı Ayin

Gözlerimi kırpıp başlığı içimden tekrar okudum.

Yazının altındaki fotoğraf oldukça bulanıktı ama göl kenarına çekilmiş polis şeritleri ve yerdeki tekinsiz, karanlık lekeler gayet net seçiliyordu.

"Bu kadarı biraz fazla değil mi?" dedim gergin bir sesle. "Geçmişte böyle korkunç bir şey yaşandığını daha önce hiç duymamıştım."

Emma haberi daha iyi görebilmek için bana doğru eğildi. Satırları okurken gözleri kısıldı. "Hmm... Aslında dedemlerin bundan bahsettiğini hayal meyal hatırlıyorum. Ormanın derinliklerindeki şu eski kamp alanı olmalı. Olaydan sonra o bölge yıllarca kapalı kalmış, kimseyi sokmamışlar."

Amy uzanıp sayfaya baktı ve yüzünü buruşturarak hemen geri çekildi. "Ayin kısmı fena ürkütücü. Bence o kanlı detayları hiç karıştırmayalım, ödeve sadece 'kayıp gençler' diye yazarız. Rüyama girer bu benim, rahat uyumak istiyorum."

Gülmeye çalıştım ama sesimin hafifçe titremesine engel olamadım. "Gerçekten... Şu sayfayı elime alınca bile midem bulandı. Fotoğraf bile çok korkunç."

Emma gözlerini devirip güldü. "Öncelikle sakin olun. Tamam fazla dehşet verici bir haber ama kabul edelim bu haber tam Bay Edwards'lık bir konu."

"Haklısın," diyerek derin bir nefes aldım ve o sararmış gazeteyi hızla katladım. "Bayağı korkunç ama en azından yazacak sağlam bir konumuz var."

Amy kalemini masaya bırakıp esnedi. "Hadi o zaman, şu kasvetli havadan çıkalım artık. Hazırlanmak için sadece birkaç saatimiz var. Akşamki plan iptal falan değil, değil mi?"

Emma hemen toparlanıp klasörü kapattı. "Tabii ki değil."

"Çok şükür," dedim, gazeteyi defterimin en arkasına sıkıştırırken. "Biraz gerçek dünyaya dönmeye çok ihtiyacım var."

Çıkmak için çantalarımızı toplarken, arkamı dönüp masada açık kalan son birkaç arşive baktım. Aralık camdan sızan rüzgâr, sayfalardan birini hafifçe havalandırmıştı.

...kamptaki kurbanların boyunlarında bulunan tuhaf semboller ve derin yırtıklar polis tarafından hâlâ araştırılıyor...

Gözlerim o tek satıra kilitlendi kaldı. Sabah pastanede duyduğumuz o vahşi hayvan saldırısı haberiyle, yıllar önce yaşanmış bu eski olay arasındaki korkunç benzerlik, omurgamdan aşağı buz gibi bir ürperti indirdi.

Aklıma üşüşen o karanlık düşünceleri söküp atmak istercesine hızla arkamı döndüm.

—————————-

Barın kalın ahşap kapısını aralayıp içeri adım attığımızda, içerinin boğuk sıcaklığı ve mayhoş alkol kokusu yüzümüze çarptı.

Mekân loştu; tuğla duvarlar ve tavandan sarkan çıplak sarı ampuller ortama samimi bir hava katmıştı.

Köşedeki küçük sahnede çalan yumuşak gitar melodisi, içerideki kalabalığın uğultusuna karışıyordu.

İnsanların arasından masalara doğru ilerlerken, elim istemsizce yine elbisenin eteğine gitti; toplanan kumaşı çaktırmadan aşağı doğru çekiştirdim.

Amy etrafı süzdü. "Burası beklediğimden çok daha iyiymiş."

Sonra hafifçe sırıtarak bana doğru eğildi. "Sen iyi misin? Bütün yol boyunca elbiseni çekiştirip durdun, bakıyorum da hâlâ elin orada."

"Biraz fazla kısa," dedim huzursuzca omuz silkerek. "Her adımda toplanıyor, sürekli düzeltme ihtiyacı hissediyorum. Emma bir de 'hiç de bile, üzerinde kalıp gibi durur, kaymaz' demişti?"

Emma önden yürüyüp ortalardaki boş masalardan birine yönelirken arkasına dönüp güldü. "Mesuliyet kabul etmiyorum, ben sadece şahsi görüşümü belirttim."

Masaya vardığımızda yüksek bar sandalyelerinden birine yerleşmek benim için küçük bir sınav oldu.

Eteğin daha fazla yukarı çıkmaması için kumaşı iki yanımdan hafifçe bastırıp dikkatle oturdum.

Ama bacak bacak üstüne attığım an siyah kumaş inatla kasıklarıma doğru biraz daha kaydı. Eteğin ucunu masanın altından gizlice bir kez daha aşağı çekiştirip pes ederek hafifçe iç çektim.

Nihayet yerleşip içkilerimiz geldiğinde müziğin ritmi biraz daha hızlanmıştı.

İnsanların neşeli kahkahaları, kadeh sesleri ve müzik birbirine karışıyordu.

Gecenin ilk dakikaları tam da planladığımız gibi sıradan ve rahat geçti; güldük, sohbet ettik ve kütüphanedeki o garip araştırmanın üzerimize yapıştırdığı gerginliği yavaş yavaş üstümüzden attık.

Gecenin geri kalanının da aynı rahatlıkla geçeceğinden emindim. Ta ki o ana kadar.

Barın kapısı açıldı. İçeriye dolan serin gece rüzgârıyla birlikte, bulunduğum yerin ısısı sanki aniden birkaç derece düşmüş gibi hissettim.

İçeri iki kişi girdi.

Biri, yüzündeki o sıcak ve dostça gülümsemeyle etrafına bakınan Jason'dı.

Diğeri ise koyu renk paltosu, etrafı umursamazca süzen keskin bakışları ve o sinir bozucu rahatlığıyla Kael'di.

Amy'nin yüzündeki neşeli ifade anında silindi. "Şaka yapıyorsun..." diye fısıldadı masaya doğru eğilerek.

Emma ne diyeceğini bilemeyip nefesini tuttu.

Bense olduğum yere çivilenmiştim.

İçimde aniden rahatsız edici bir çarpıntı başladı. Onları burada görmek istemiyordum.

O gece ben mutfaktayken aniden evden ayrılmışlar, sadece Emma aracılığıyla bana bir veda mesajı bırakıp ortadan kaybolmuşlardı.

Kael'in buz mavisi bakışları kalabalığın üzerinden sıyrılıp doğrudan bizim masayı buldu.

Dudaklarının bir kenarı yavaşça yukarı kıvrıldı.

Jason barmene bir şeyler anlatırken, Kael'in dikkati tamamen bizim üzerimizdeydi; o her şeyi biliyormuş gibi duran ukala ifadesiyle doğrudan yüzüme bakıyordu.

Amy kulağıma doğru eğildi. "Jason'ın yanındaki Kael, değil mi? Şu meşhur kardeşi?"

Gözlerimi Kael'in meydan okuyan bakışlarından ayıramadan yutkundum. "Öyle," dedim.

Onlara bakıp gecemi daha fazla zehir etmek niyetinde değildim. Bakışlarımı zorla ondan koparıp masaya döndüm. "Önünüze bakın hadi, bu akşam biz bizeyiz."

Fakat Amy beni hiç duymamış gibi hâlâ o tarafı kesiyordu.

"Amy," dedim sert bir fısıltıyla ve masanın altından bacağına okkalı bir çimdik attım. "Sana ne dedim ben? Egoist herifin teki o. Bakıp durma şuna, kendini bir şey sanacak."

Amy ufak bir çığlık atıp bacağını hızla geriye çekti ve bana ters ters baktı. "Kendini bir şey sanması için oldukça geçerli sebepleri var ama..." diye mırıldandı sırıtırken.

Ona gerçekten sinirli bir bakış fırlattım.

Emma huzursuzca yerinde kıpırdandı. "E, ne yapacağız şimdi?"

"Hiçbir şey," dedim sırtımı dikleştirip ellerimi masanın üzerinde rahatça kavuştururken. "Biz buradayız. Onlar orada. Kimse kimseyle ilgilenmiyor. Tabii istersen sen Jason'ın yanına geçebilirsin Emma."

"Hayır," dedi Emma başını iki yana sallayarak. "Bugünlük Jason yok. Tam anlamıyla kızlar gecesi olmasını istiyorum." Bunu söylerken bir yandan da uzaktan Jason'a hafifçe el salladı.

Tam o an Kael, sanki benim bu 'onları görmezden gelme' kararımı duymuş gibi, elindeki viski bardağını uzaktan bana doğru hafifçe havaya kaldırdı. Gözleri loş ışıkta alaycı bir pırıltıyla parlıyordu. Cidden insanı çileden çıkaran bir adamdı.

İlerleyen saatlerde içerisi iyice ısınmış, bar tıklım tıklım olmuştu. Müzik artık herkesin kanına girmişti ve biz de üçüncü kadehlerimizi bitirmek üzereydik.

Amy telefonuna bakıp bana doğru eğildi. "Clara geliyor," dedi sırıtarak. "Kapıdaymış."

Emma şaşırarak başını kaldırdı. "Emin misin? Bizi ektiğini sanıyordum."

"Fikrini değiştirmiş demek ki," dedim omuz silkerek. "İyi ki de değiştirdi, bu gece sizi bir araya getirmek için çok uğraştık."

Birkaç dakika sonra barın kapısı tekrar açıldı.

Clara barın kapısından içeri adımladı. Kalabalığın içinde bir süre gözlerini gezdirip bizi aradıktan sonra masamızı fark etti ve yanımıza doğru yürüdü. Üzerindeki iddialı elbisesi bu loş ortamda bile fazlasıyla dikkat çekiciydi. Dudaklarında o her zamanki özgüvenli, rahat gülümsemesi vardı.

Masamıza doğru süzüldü. "Merhaba," dedi boş sandalyeyi çekerken. "Bensiz sıkılmayın diye geldim."

Amy ayağa fırlayıp onu masaya çekti. "Zamanlaman harika!"

Fakat Clara masaya oturur oturmaz, gözleri bir radar gibi barın diğer tarafına kaydı.

Önce Jason'ı buldu ama ardından hemen yanındaki adama, Kael'e takıldı.

Onu gördüğü an yüzündeki o samimi tebessüm silindi ve yerini çok daha flörtöz bir ifade aldı.

Kael de başını kaldırıp, o buz mavisi gözleriyle doğrudan ona baktı. Geldiğinden beri masamıza bakıyordu zaten.

Aralarındaki mesafeye ve barın uğultusuna rağmen, bakışlarının kesiştiği o noktada dondurucu bir sessizlik asılı kalmıştı.

Amy dirseğiyle beni hafifçe dürtüp fısıldadı: "Bana mı öyle geliyor, yoksa havada acayip bir elektrik mi var?"

"Sadece sana öyle gelmiyor," dedim dişlerimi sıkarak.

Clara'yı tanıyordum; ne kadar iddialı olursa olsun, Kael gibi tekinsiz bir adamla o bile baş edemezdi.

Başlattığı bu tehlikeli oyunun sonunda canının yanacağı çok açıktı.

Kael o dondurucu bakışlarını bir saniye bile Clara'dan ayırmadan kadehinden yavaş bir yudum aldı.

Ardından uzun, solgun parmaklarını kristal bardağın ince kenarında o hipnotize edici, hesaplı yavaşlıkla gezdirmeye başladı.

Clara'ya sessiz bir tuzak kuruyor gibiydi.

Clara bu kışkırtıcı tavrı fark edince geride kalmadı.

Dudaklarındaki gülümsemeyi derinleştirip saçlarını tek bir hamleyle geriye savurdu ve kendi bardağındaki pipeti Kael'in gözlerinin içine baka baka dudaklarının arasında yavaşça çevirdi.

"Kasabaya yeni gelen misafirle henüz tanışmadım," dedi Clara aniden. Sesi son derece rahattı ama altında bariz bir meydan okuma yatıyordu.

"Dert etme, elbet tanışırsın," diye araya girdi Amy. "Kasaba küçük sonuçta."

Emma yüzünü buruşturdu. "Gittikçe de küçülüyor maalesef."

Ben sessizce önümdeki bardağa bakıyordum ama midemdeki o sinir bozucu düğüm giderek büyüyordu.

Kael'in o her şeyi hesaplayan duruşu ve Clara'nın tuzağa düştüğünü fark etmeyecek kadar kör olması... Onu resmen bir av gibi kendi oyun alanına çekiyordu.

"Nora? Yine daldın." Amy'nin sesiyle irkildim.

"Bir şey yok," dedim hızla toparlanarak. "Sadece şu gürültü başımı ağrıttı biraz."

Tam o saniyede Kael, bakışlarını ağır ağır Clara'dan kopardı ve kalabalığın üzerinden doğrudan bana çevirdi.

Dudaklarının kenarına sinir bozucu derecede çekici, insanın aklını karıştıracak türden karanlık bir gülümseme yerleşti.

Clara'ya attığı o yapay ve oyalayıcı bakıştan çok farklıydı; doğrudan bana meydan okuyan, paylaştığımız o tehlikeli sırrı yüzüme vuran kışkırtıcı bir tebessümdü.

Çenemi kasarak ona olabilecek en sert, en öfkeli bakışımla karşılık verdim. Ama benim bu sessiz tehdidim onu sadece daha çok eğlendirmiş gibi, yüzündeki o cezbedici gülümseme yavaşça biraz daha genişledi.

Ve tam o an, Kael'in o tehlikeli gülümsemesinin hâlâ kendisine yönelik olduğunu sanan Clara, zafer kazanmış bir edayla kadehini masaya bıraktı.

"Görüyorsunuz işte," dedi fısıltıyla, bakışlarını nihayet barın diğer ucundan bize çevirirken. "Bazı oyunları kazanmak sanılandan çok daha kolay."

Amy kadehini masaya itip gergince kıkırdadı. "Bu geceyi kaza bela çıkmadan vukuatsız atlatıp evlere dağılsak iyi olacak."

Ben hiçbir şey diyemedim.

İçimdeki o ağır huzursuzluk yerini keskin, yakıcı bir öfkeye bırakıyordu.

Kael'in az önce bana attığı o gülüş her şeyi özetliyordu.

Rahatsız olduğumu, bu saçma kedi-fare oyununu izlemekten ne kadar nefret ettiğimi anlamış ve beni köşeye sıkıştırmış olmaktan fazlasıyla hoşlanmıştı.

Masadaki o elektrik yüklü hava, Clara'nın birden Emma'ya dönmesiyle yön değiştirdi.

"Emma," dedi Clara, sesini dikkatle yumuşatarak. "Biliyorum, son zamanlarda aramızda gereksiz bir gerginlik oldu."

Emma bardağını bırakıp ona temkinli bir bakış attı. "Gereksiz değildi, Clara. Sadece olaylar fazla üst üste geldi."

"Farkındayım," dedi Clara, sesine o sahte içtenliği yerleştirmeye çalışarak.

"Ama dürüst olayım, bir erkek yüzünden seninle aramı bozmak istemem."

Bir an duraksadı; dudaklarına o bildik, kurnaz tebessüm yayıldı. "Hem Jason'a sadece kasabaya yeni geldiği için ilgi duymuştum. Bilirsin, yenilikleri severim. Ama bu gece..."

Bakışları tekrar barın diğer ucuna, o karanlık köşeye kaydı. "...Hedefim tamamen farklı."

Bu cümle masanın ortasına pimi çekilmiş bir bomba gibi düştü.

Boğazımdan geçen içki aniden nefes boruma takıldı; kendimi tutamayıp öksürmemek için kadehimi hızla masaya bırakıp yutkunmak zorunda kaldım.

Gözlerim istemsizce yine o tarafa, Kael'e kaydı.

Kael başını hafifçe kaldırmıştı.

Bu uğultunun içinde, aramızdaki o mesafeden Clara'nın fısıldadığı sözleri duyması fiziksel olarak tamamen imkânsızdı.

Ama yüzündeki o tehlikeli, kendinden emin ifade, her şeyi harfi harfine bildiğini bağırıyordu resmen.

Sadece uzaktan izliyor, bütün ipleri elinde tutmanın verdiği o kibirli hazzı yaşıyordu.

Clara'nın ona bu kadar açıkça çekilmesi, Kael'in de onun bu zaafını kullanmaktan çekinmemesi midemi bulandırdı.

Neyse ki Amy, o bitmek bilmeyen enerjisiyle durumu toparlamak için neşeyle atıldı. "Eh, madem aynı mekândayız, gidip şu meşhur misafirlerimizle doğru düzgün tanışalım bari! Ne dersiniz?"

"Ne tanışması?" diye fısıldadım kaşlarımı çatarak. "Saçmalama Amy, hiç gerek yok. Tanışmazsan hiçbir şey kaybetmezsin."

"Niye olmasın Nora? Hem ben severim yeni insanlar tanımayı," diyerek lafımı kesti.

Ve çoktan ayağa fırlayıp barın diğer ucuna, onların masasına doğru yürümeye başlamıştı bile.

Onu tek başına bırakmamak için mecburen arkasından ilerledim.

Amy, her zamanki sıcak ve rahat tavrıyla masaya yaklaşıp Jason'a elini uzattı.

''Selam Jason..''

''Selam, sizi gördüğüme sevindim'' dedi Jason yüzünde içten bir gülümsemeyle.

Amy elini Kael'e çevirdi.

"Ben Amy, Nora'nın arkadaşıyım. Memnun oldum, Kael değil mi?"

Kael kadehini yavaşça masaya bırakıp başını hafifçe eğdi. "Evet. Ben de memnun oldum, Amy."

Sesi o dondurucu nezaketini koruyordu ama cümlesi biter bitmez bakışları Amy'den kayıp doğrudan beni buldu.

Dudaklarının kenarı, benim bu çaresiz sinirimden aldığı o hastalıklı zevkle usulca kıvrıldı.

"Merhaba," dedim, sesimi olabildiğince soğuk ve mesafeli tutarak.

Kael o kadife gibi, pürüzsüz ve tehlikeli sesiyle karşılık verdi. "Merhaba Nora. Geçen gün acil bir işimiz çıktı, sen mutfaktayken veda bile edemeden ayrılmak zorunda kaldık."

"İnan, hiç sorun değil," diyerek dudaklarıma alaycı, buz gibi bir gülümseme yerleştirdim.

Ardından, barın o sağır edici uğultusunun arasında sadece kendi kendime mırıldanarak, "Keşke bir daha hiç görmeseydim sizi," diye fısıldadım. Dudaklarımı zar zor oynatmıştım, sesimi benim bile duymam imkânsızdı.

Ama Kael'e gözüm kaydığında mideme soğuk bir yumru oturdu; çünkü resmen beni kelimesi kelimesine duymuş gibi gözleri parlamış ve daha da keyifle gülümsemeye başlamıştı.

Amy aramızdaki bu sessiz savaştan tamamen habersiz bir şekilde neşeyle devam etti. "Biz Nora'yla biraz dışarı çıkıp hava alacağız. Siz de bizim masaya, Clara ve Emma'nın yanına geçin bence, kızlar yalnız kalmasın."

Bunu duyduğum an Amy'nin kolunu sıkmak istedim ama Kael bakışlarını doğrudan bana dikerek çoktan araya girdi.

"Bilmem," dedi o alaycı, kışkırtıcı tonuyla. "Sanki o masada birileri bizi pek istemiyor gibi geldi bana."

Bunu söylerken gözlerindeki o meydan okuma o kadar barizdi ki, sinirlerim yay gibi gerildi.

"Aaa, öyle hissettirdiysem çok özür dilerim," dedim, sesime yapış yapış, sahte bir kibarlık katarak. Ama gözlerimle onu adeta delip geçiyordum. "Duygularımı saklamayı pek beceremiyorum da."

Kael'in gözlerinde anlık, yırtıcı bir pırıltı çaktı. Dudakları bir şey söylemek için aralandı ama ona bu fırsatı vermeden hızla Amy'ye döndüm. "Hadi Amy, çıkalım artık. Boğuldum burada."

Kapıya doğru hızla yürümeye başladım, Amy de mecburen arkamdan sürüklenmek zorunda kaldı.

Dışarı adım attığım an, yüzüme çarpan serin rüzgârla birlikte ciğerlerime derin bir nefes çektim ama içimdeki o sinir harbi bir türlü dinmiyordu.

"Ya niye davet ediyorsun onları bizim masamıza?" diye çıkıştım sitemle.

"Aman, biraz daha eğlenceli olur diye çağırdım işte," dedi Amy omuz silkerek.

Sonra kıkırdadı. "İtiraf et, Jason çok kibar bir çocuk. Kael de... bayağı karizmatik aslında. Gözleri çok tuhaf, farklı bir çekiciliği yok mu?"

"Sadece kibirli ve manipülatif biri," diye kestirip attım.

Sesim o kadar sert ve tahammülsüz çıkmıştı ki Amy bile şaşırıp bir an sustu. "Sadece insanlarla oynamayı, onları kışkırtmayı seviyor Amy. Bütün o gizemli adam pozları, o mesafeli, soğuk havaları... Hepsi bomboş bir ego tatmininden ibaret."

Amy bana 'delirdin mi sen' der gibi şaşkın şaşkın baktı ama daha fazla üstelemedi.

On dakika kadar dışarıda kalıp, yüzümü yalayan soğuk rüzgârla olanların üzerimde bıraktığı etkiyi silmeye çalıştım. Ancak içimdeki o kaskatı öfke ve zihnimi kemiren şüphelerle tekrar barın kapısından içeri girdiğimde, kaçınılmaz olanla yüzleşmek zorundaydım.

İçerisi biz dışarıdayken daha da kalabalıklaşmış, müzik iyice hızlanmıştı. Masamıza doğru yürüdüğümde adımlarım istemsizce yavaşladı.

Kael ve Jason çoktan bizim masaya yerleşmişti.

Kael bir kolunu sandalyenin arkasına atmış, o sinir bozucu, bildik rahatlığıyla oturuyordu. Kapıdan girmemi bekliyormuş gibi gözleri anında beni buldu.

Amy kolumdan çekiştirip beni masaya doğru sürükledi. "Ayakta dikilme, geçsene."

"Bunu bana niye yapıyorsun?" diye fısıldadım dişlerimin arasından.

Mecburen masaya yanaştığımda, Kael sandalyenin arkasındaki kolunu ağır ağır çekip hemen yanındaki boş yeri işaret etti. "Rahatına bak," dedi, sesindeki o küstahlığı zerre kadar gizlemeye gerek duymadan.

Dişlerimi sıkarak, tek kelime etmeden onun işaret ettiği sandalyeye çöktüm.

Clara masanın diğer ucundan heyecanla bir şeyler anlatıyor, bütün dikkatini Kael'in üzerinde tutmaya çalışıyordu.

Kael ise arkasına yaslanmış, elindeki bardağı o hipnotize edici yavaşlıkla çevirirken, Clara'ya tam duymak istediği o kısa, kışkırtıcı cevapları veriyordu.

"İnsanlar bazen ateşe bilerek yaklaşır, Clara," diyordu Kael, sesinde o pürüzsüz, tehlikeli tınıyla. "Yanacaklarını bile bile..."

Clara, bu cümlenin altındaki o yırtıcı ve karanlık imayı tamamen romantik bir iltifatmış gibi alıp büyülenmişçesine gülümsedi.

Kael, onun bu kör zaafıyla resmen kedi fare gibi oynuyordu.

İçimdeki iğrenti her saniye daha da büyüyordu; bu basit bir flört falan değildi, düpedüz avıyla oynayan bir avcının manipülasyonuydu.

"Neredeyse nefes almayı unutacaksın."

Kael'in o kadife sesi aniden bana yöneldiğinde irkildim.

Masadaki onca gürültüye rağmen başını hafifçe bana doğru eğmiş, o buz mavisi gözlerini Clara'dan tamamen çekip doğrudan yüzüme dikmişti.

"Anlamadım?" dedim buz gibi bir tonla.

"Diyorum ki," dedi tek kaşını hafifçe kaldırarak. "Öyle kaskatı oturuyorsun ki, sanki her an masayı devirip buradan koşarak kaçacakmışsın gibi bir halin var. Bir sorun mu var, Nora?"

Gözlerimi kısıp doğrudan o alaycı bakışlarına karşılık verdim.

Ondan kaçtığımı düşünmesine asla izin vermeyecektim. "Ben hiçbir yere kaçmıyorum, Kael. Sadece maruz kaldığım bu ucuz gösteri midemi bulandırıyor, hepsi bu."

Kael'in gözlerinden anlık, tehlikeli bir parıltı geçti ama dudaklarındaki o sinir bozucu tebessüm silinmedi.

Hatta verdiğim bu sivri dilli cevaptan tuhaf bir şekilde keyif almış gibi gülüşü daha da derinleşti.

Tam o sırada Clara sabırsız bir edayla sandalyesini geriye itip ayağa kalktı.

"Hadi Kael," dedi elini ona doğru uzatarak. Sesine olabildiğince cilveli bir ton katmıştı. "Dans edelim."

Kael bakışlarını benden yavaşça, sanki bu anı hiç bozmak istemiyormuş gibi ağır bir tempoyla çekip Clara'ya çevirdi. "Neden olmasın?" diyerek usulca ayağa kalktı ve onun elini tuttu.

İkisi kalabalığın arasına karışırken, arkalarından öfkeyle bakakaldım.

Çok geçmeden Emma ve Jason da gülüşerek dans pistine yönelince, o büyük ve gürültülü masada Amy ile ikimiz baş başa kaldık.

Bakışlarım istemsizce dans pistine kaydı. Kael ve Clara o boğucu kalabalığın tam ortasındaydı.

Kael'in elleri Clara'nın belindeydi ama duruşunda en ufak bir duygu, sıradan bir yakınlık kırıntısı bile yoktu.

Hareketleri tamamen mekanik, tamamen hesaplıydı.

Onun bu kibirli tavrı, insanları canı sıkıldığında oynayabileceği birer oyuncak gibi görmesi resmen kanıma dokunuyordu.

Clara'nın kibrinden haz etmesem de, kimse sırf bu tekinsiz adamın hastalıklı egosunu tatmin etmek için bu şekilde harcanmayı hak etmiyordu.

Hele Kael'in, elleri başka bir kadının belindeyken bile ara sıra o soğuk, alaycı gözlerini kalabalığın üzerinden sıyırıp bana dikmesi ve sabrımın sınırlarını ne kadar zorlayabileceğini test etmesi, içimdeki öfkeyi iyice harlıyordu.

Masanın altında yumruklarımı o kadar sıkmıştım ki, tırnaklarımın avuç içlerime battığını hissedebiliyordum.

Sonra bir anda beklenmedik bir şey oldu.

Kael, Clara'ya doğru hafifçe eğilip kulağına bir şeyler fısıldadı.

Clara'nın yüzünde anlık, gizleyemediği bir hayal kırıklığı belirdi ama mecburen başını sallamakla yetindi.

Kael onu dans pistinin ortasında öylece bırakıp kalabalığın arasına karıştı.

Gözlerimle onu adım adım takip ettim.

Bara ya da bizim masamıza dönmek yerine, loş koridora yönelip barın ağır arka kapısından dışarı çıktı.

Amy'ye dönüp, "Bir dakika," dedim, sesimi olabildiğince sabit tutmaya çalışarak. "Lavaboya kadar gidip geliyorum."

Amy müziğin ritmine kapılmış bir halde neşeyle başını salladı. "Buradayım, çabuk gel!" dedi ama benim aklım çoktan o arka kapıdan çıkıp gitmişti bile.

Kalabalığın arasından zorla sıyrıldım ve hızla loş koridora yöneldim. Ağır metal kapıyı itip dışarı adım attığım an, gecenin serin rüzgârı tokat gibi yüzüme çarptı.

Kael oradaydı.

Loş sokak lambasının cılız sarı ışığı altında, sırtını tuğla duvara yaslamıştı. Koyu renk paltosunu çıkarmış, siyah gömleğinin ilk iki düğmesini açmıştı.

Elleri ceplerinde, hiçbir şeyi dert etmeyen o sinir bozucu, ukala rahatlığıyla başını gökyüzüne kaldırmış ve gecenin zifiri karanlığını izliyordu.

Cılız ışık, yüzünün o keskin hatlarını daha da belirginleştirmiş; ona adeta karanlığın içinden yontulmuş gibi kusursuz ama iliklere kadar tekinsiz bir hava katmıştı.

Bu manzarayı gördüğüm an istemsizce olduğum yerde duraksadım. Ama o dondurucu etkinin beni ele geçirmesine izin vermeden, içimdeki o yakıcı öfkeye tutunarak çenemi dikleştirdim.

"Sen ne yapmaya çalışıyorsun?" diye çıkıştım ağır metal kapıyı arkamdan sertçe kapatarak. Sesim titremesin diye çenemi o kadar kasıyordum ki, şakaklarımın zonkladığını hissediyordum.

Kael, sırtını yasladığı tuğla duvardan yavaşça doğruldu. Ellerini ceplerinden bile çıkarmadan, tüm bedenini ağır ağır bana doğru çevirdi. Yüzünde yine o hiçbir şeyi ciddiye almayan, ukala ifade vardı ama bakışları karanlığın içinde vahşi bir pırıltıyla parlıyordu.

"Lavabonun yerini mi bulamadın, Nora?" dedi. Başını hafifçe sağa yatırmış, dudaklarının kenarındaki o sinir bozucu, alaycı kıvrımla beni baştan aşağı süzüyordu.

"Benimle dalga geçmeyi bırak," dedim öfkeyle üzerine yürüyerek.

Attığım her sert adımda içimdeki sinir harbi daha da büyüyordu.

"O sahte tavırlarından, insanları satranç taşı gibi oynatmaya çalışmandan midem bulanıyor. Önce uzaktan o tuhaf bakışları atıp sınırlarımı zorluyorsun, sonra masaya dönüp Clara'nın zaaflarını kullanıyorsun. Bunu sırf yapabildiğin için, insanların sana nasıl düştüğünü izlemekten hastalıklı bir zevk aldığın için yapıyorsun."

Bütün bu öfkeli patlamam onu zerre kadar rahatsız etmedi.

Aksine, duruşunu milim bile bozmadı; sadece dudaklarındaki o tehlikeli kıvrım biraz daha genişledi.

Gözlerini kısarak, yüzümdeki her bir öfke zerresini büyük bir keyifle izliyor gibiydi.

"Zeki kız," diye mırıldandı. Sesi gecenin sessizliğinde ürkütücü bir fısıltı gibi yayılmıştı.

Sonra ellerini ceplerinden çıkardı ve bana doğru ağır, son derece hesaplı bir adım attı.

Hareketlerinde avına yaklaşan bir yırtıcının o sessiz ve zahmetsiz tavrı vardı.

Gözlerindeki pırıltı, sokak lambasının cılız ışığında artık çok daha netti.

"Yani," dedi sesini alçaltarak, "beni tamamen çözdüğünü iddia ediyorsun, öyle mi?"

"Geçen gün mutfakta da söylediğim gibi, çözülmesi çok da zor biri değilsin Kael," dedim lafını acımasızca keserek.

Geri adım atmamak için ayaklarımı yere adeta çivilemiştim. Çenemi dikleştirip gözlerimi ondan bir saniye bile kaçırmadan doğrudan o buz mavisi gözlerine baktım. "Sadece düpedüz bir manipülatörsün."

Aramızda sadece birkaç adımlık mesafe kalmıştı ama inat edip yerimden kıpırdamadım.

"Biliyor musun," dedi pürüzsüz, karanlık bir tonda.

Üzerime doğru bir adım daha attı. Bedeninden yayılan o tekinsiz serinlik ve metalik koku artık doğrudan tenime çarpıyordu. "Emma senden ilk bahsettiğinde, kasabanın o sıkıcı, sıradan kızlarından biri olduğunu sanmıştım."

"Ne büyük lütuf," dedim kollarımı göğsümde sıkıca kavuşturarak. Ona karşı aşılmaz, fiziksel bir duvar örmeye çalışıyordum.

"Ama yanılmışım." Gözleri önce çattığım kaşlarımda, sonra öfkeyle sıktığım dudaklarımda ağır ağır gezindi.

Bakışları o kadar yoğundu ki, karanlıkta bile tenime fiziksel olarak dokunuyormuş gibi hissettiriyordu. "Düşündüğümden çok daha dikkatli... ve tehlikenin kokusunu çok daha çabuk alan birisin."

"Bana bu numaralar sökmez Kael," dedim.

Omuzlarımı dikleştirip kollarımı çözdüm ve ondan saklanmayı reddederek ellerimi iki yanımda yumruk yaptım. "Ben Clara değilim. Senin o sahte ilgine ya da bu ucuz gizemli adam pozlarına kanacak biri hiç değilim."

Bu sözlerim üzerine yüzüne geniş, rahat bir gülümseme yayıldı. O kadar ukala ve utanmazdı ki çileden çıkmamak elde değildi.

Başını yavaşça öne doğru eğerek yüzünü tam hizama getirdi. "Farkındayım," dedi sakince. "O yüzden seninle uğraşmak çok daha eğlenceli."

"İnsanların duygularıyla oynamak bu kadar hoşuna gidiyor yani?" diye çıkıştım. Sesim istemsizce yükselmiş, nefes alışverişim hızlanmıştı.

"Oynamak demeyelim," diye yanıtladı. Aramızdaki o son mesafeyi de tek bir adımla, hiç acele etmeden kapattı.

Ayakkabılarımızın uçları neredeyse birbirine değiyordu. Boy farkımızdan dolayı, o buz mavisi gözlerine bakabilmek için başımı iyice yukarı kaldırmak zorunda kaldım.

"Ben sadece insanların duymak istediklerini söylüyorum, Nora. Kendi zaaflarına bu kadar kolay yenik düşmeleri benim suçum mu?" Elleriyle teslim olur gibi zarif, alaycı bir hareket yapıp umursamazca omuz silkti.

Göğsüm hızla inip kalkıyor, kalbim kaburgalarımı dövüyordu. "Senin tek derdin kontrol," dedim başımı biraz daha dikleştirerek; ondan zerre kadar korkmadığımı kanıtlamak istiyordum. "Etrafındaki herkesi parmağında oynatmak, onlara hükmetmek istiyorsun. Ama herkesi kontrol edemezsin."

O an bana o kadar yakındı ki, nefesi gecenin ayazına karışıp doğrudan yüzüme vuruyordu.

Gözlerini, sanki zihnimin en ücra köşelerini görmek ister gibi gözlerime dikti. Bakışlarında kışkırtıcı, karanlık bir ağırlık vardı.

"Madem asıl niyetimi çözdün," dedi yüzünü yüzüme biraz daha yaklaştırarak, "şimdi ne yapacaksın, Nora?"

Tam o an şiddetli bir rüzgâr esti; saçlarımdan bir tutamı havalandırıp yüzüme doğru savurdu. Kael'in gözleri bir anlığına o saç tutamına kaydı.

Sonra sağ eli usulca hipnotize edici bir yavaşlıkla havalandı. Uzun, solgun parmakları yüzüme doğru yaklaşırken istemsizce nefesimi tuttum, bütün kaslarım kaskatı kesildi.

Ama dokunmadı.

Parmak uçları yanağıma milimetreler kala havada asılı kaldı. Yüzüme düşen o saç tutamını çekmedi, tenime değmedi. Sadece elini orada, tenimin tehlikeli derecede yakınında tutup gözlerini tekrar benimkilere kilitledi.

"Yine arkanı dönüp kaçacak mısın?" diye sordu sesi fısıltıdan farksız, ağır bir tonda. "Yoksa bana kafa tutmaya devam mı edeceksin?"

"Ne saçmalıyorsun, ben hiç arkamı dönüp kaçmadım!" diyerek dişlerimin arasından tısladım; sesim aramızdaki o daracık, boğucu mesafede sıkışıp kaldı.

Boğazım kurumuştu. "Ama sen..." diyebildim zorlukla. Yutkundum; sesimi sert tutmaya çalışıyordum ama dudaklarımın arasından kelimeler zar zor dökülüyordu. "Gerçekten tehlikeli ve zehirli birisin."

Dudaklarındaki o kışkırtıcı tebessüm yavaşça genişleyip tüm yüzüne yayıldı. Havada asılı duran elini ağır ağır indirdi ama gözlerindeki o baskıcı, zihnime hükmetmeye çalışan ifadeyi benden bir saniye bile ayırmadı.

"Ve sen," diye fısıldadı karanlık, iddialı bir tonda. Bedeni hâlâ benimkine tehlikeli derecede yakındı. "Bunu bile bile hâlâ buradasın. Hâlâ kaçmadın."

Sonra gözlerini kısıp, sesine daha da pürüzlü, adeta yırtıcı bir hal katarak ekledi. "Bence kaçmalısın."

İkimiz de sustuk.

O birkaç saniyelik, havayı ağırlaştıran sessizlikte sadece kendi kalbimin göğsümü döven gürültüsünü ve rüzgârın uğultusunu duyabiliyordum.

Sonra, aramızdaki o kaskatı gerilimi tek hamlede bozarcasına yavaşça bir adım geri çekildi.

"Sorumun cevabını hâlâ alamadım ama şu an daha önemli işlerim var," dedi eski sakin, umursamaz tavrına anında geri dönerek.

Ardından elini bu kez hiç tereddüt etmeden, ani bir hareketle yüzüme doğru uzattı. Parmakları, rüzgârın dağıttığı o saç tutamını tenimden çekmek için yaklaşırken, bakışlarını doğrudan gözlerime çivileyerek, "Cevabımı sonra alacağımdan şüphen olmasın," diye mırıldandı.

Parmakları tenime değmek üzereyken refleksle uzanıp bileğini yakaladım ve elini bütün gücümle kendimden uzağa, sertçe ittim.

Ama... Bileğini itmem, bedeninde en ufak bir sarsıntı bile yaratmadı. Taş gibi sertti, zerre kadar rahatsız olmadı.

Bileğini parmaklarımın arasından yavaşça sıyırıp çekti, başka tek bir kelime bile etmeden arkasını döndü.

Geniş omuzları rahat, adımları yavaş ve sinir bozucu derecede kendinden emindi.

Bense titreyen dizlerim, göğsümdeki o ağır baskı ve boğazıma oturan koca bir düğümle olduğum yere çivilenmiştim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.