Tahttan kalktığımda zihnimi bulandıran bu gerçekliğe ayak uydarmakta zorlanan bedenim yere yığıldı. Vücudumdaki tüm enerji çekilmiş gibi hissediyordum. Ellerimle yerden destek alarak kalkmaya çalıştım ama olmadı, yer beni kendiyle beraber içine çekiyor gibi hissettim.
Altımdaki mermer sanki ellerimin altından enerji akıyormuş gibi kararmaya başlamıştı, yavaşça altımdaki mermeri kararttı ve ardından tüm odaya yayıldı. Nefeslerimi düzenlemeye çalışırken bunun gerçek olmadığını söyledim kendime.
Dayan, Maran.
Gördüğün kötü rüyalardan biri, hepsi bu.
Etraf tamamen karardığında, bana görüş kazandıran şey artık mermerin yerini alan başka bir taşın arasından parlayan damarlardı. Yeşil, mavi ve sarı ışıklar mermerin arasından yansırken etrafımda daire çizdikten sonra etrafa yayıldı. Kuzey ışıklarını andıran görüntüsüyle yaşadığımız duruma rağmen nefes kesiciydi. Işıklar tüm odanın duvarlarına işler gibi yayılmaya başladığında buranın artık taht odası olmadığını fark ettim. Bir mağaranın içindeydik.
Vücudum sakinleşmeye başlamıştı. Titremem yavaşladığında duyduğum sesle doğruldum. Güçlü bir çatırdama sesi gibiydi. Luna aklıma geldiğinde karanlığın içinde seçebildiğim kadarıyla gördüğüm küçük bedenin ona ait olduğunu anladım. Ayakta korkmuş bir şekilde bekleyen Luna'nın elini tuttuğumda az önceki ses daha güçlü bir şekilde mağara duvarlarında yankılandı. Sesin geldiği yöne bakmaya çalıştım, aynı yönde cılız bir ışık belli belirsiz parlıyordu. Yavaşça yürümeye başladık, böylece sesi daha net duyabiliyorduk. Dikkatle dinlemeye devam ettim, en az ışık kadar cılız bir viyaklama duyuldu. Sonunda düz zeminin üstünde yükselen bir kayanın üstünde parlayan ışığı gördüm. Işık kıpırdadıkça viyaklama sesi de artıyordu, sanki yeni doğmuş bir bebeğin sesi gibiydi.
Bu bir yumurtaydı. Normal bir yumurtaya oranla çok daha büyük ve damarlı bir yapısı olduğundan, önümde duran siyah yumurtanın bir ejderhaya ait olduğunu anlamıştım. Hissettiğim tüm yorgunluğu o an unuttum, tüm ruhum benden bağımsız gibi bu ana odaklıydı. Ejderha yumurtası çatlıyor, çatladıkça içindeki bebek özgürlüğe bir adım daha yakın olduğunun farkındaymış gibi biraz daha çırpınıyordu. Yumurtaya daha yakından baktım, üzerinde tek bir çatlak olmadığını görünce gözlerim şaşkınlıkla açıldı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Viyaklama sesi tüm mağarayı inletecek kadar yükseldiğinde Luna minik elleriyle kulaklarını kapadı.
Yumurtaya dokunmak istiyordum, sanki üzerimde özel bir büyüsü var gibiydi, kendine çekiyordu. O an bana hiç bilmediğim bir yerde, hiçbir şeye dokunmamam gerektiğini hatırlatacak biri yoktu. O yüzden ben de pervasızca yumurtaya dokundum. Luna'nın elini bırakıp kollarımın arasında kaybolacak kadar küçük olan yumurtayı kucakladım. Parmaklarımla üstündeki belirgin damarlı çıkıntıları sevdim ve benimle konuştu. Sıcacık bir histi.
''Anne.'' Cılızca duyulan sesle ellerim titredi, yumurta benimle bambaşka bir titreşimde konuşuyordu sanki. Onu daha sıkı kucakladım.
Keşke yapmasaydım.
Bir anda her şey kocaman bir gürültü eşliğinde yıkılmaya başladı. Luna'nın elini tutmaya çalıştım, Bir kolumun altına ejderha yumurtasını sıkıştırdım, arkamızdaki duvar yıkılmaya başladığında elimi ona uzatarak koşmaya başladım.
''Abla, yumurtayı bırak!'' Luna küçücük olmasına rağmen bana talimat verirken yumurtaya daha sıkı tutundum. Daha doğrusu onu tutmamı isteyen şey yumurtanın kendisiydi. Ben onu değil, o beni bırakmıyordu. İçimde bir yerlerde onun bana ait olduğunu hissettim.
Ama Luna beni bıraktı. Siyah devasa bir ejderha Luna'nın altındaki yer paramparça olduğunda onu ayaklarıyla yakaladı ve bedeninin altına sakladı.
''Luna!''
Üzgünüm... Seni buradan çıkaracağımı söylemiştim. Pişmanlık duygusu üstüme çökerken kalbim büyük bir adrenalin patlamasıyla hızla atıyordu. Yapabileceğim bir şey yoktu, kanatlanıp devasa bir ejderhayı kovalayamazdım. Bu yüzden koşmaya devam ettim. Eh, en azından kendimi böyle telkin ettim.
Koşmaya devam ettim ama yalnız değildim, karanlık gökyüzünde yankılanan kanat çırpma sesleri ve karanlığı birkaç saniyeliğine aydınlatan alevlerden, ejderhaların da bir şeyler için mücadele ettiğini anladım. Hızla ileriye doğru uçan ejderhalar birer birer beni geride bırakırken bir tanesi beni az daha düşürüyordu.
Hiç bitmeyen bir yolda koşuyordum sanki. Hazel'in dediği şey doğruydu, hiçlik dedikleri yer insanı kendine çekiyor ve sorgulama yetinizi devre dışı bırakıyordu. Nefesim daralırken ciğerlerimin yandığını hissediyordum ama biraz bile yavaşlasam ayağımın altındaki toprak kayabilir, beni de kendiyle birlikte hiçliğin kuyusuna düşürebilirdi. Bu yüzden pes etmedim, bulanan midem ağzıma gelene kadar koşmaya devam ettim ama gücüm bitmek üzereydi. Zihnim hiçlik ile iş birliği yaparak benden bağımsız hareket etse de, yaşadığım şeyleri vücudum kaldıramıyordu artık. Durmak, dinlemek istiyordu.
Dur artık.
Zihnimde yankılanan sesle beraber sendeledim ve düştüm. Düştüm, altımda parçalanan toprakla beraber. Boşlukta süzülmeden önce boştaki elimle son kez bir yerlere tutunmaya çalıştım ama olmadı. Çok yorgundum.
''Kurtarın beni.'' Aklıma Luna'yı kurtaran ejderha geldiğinde belli belirsiz çıkan sesimle yardım dilendim. ''Lütfen, kurtarın beni.''
Ağlayacak halim bile yoktu. Gözlerim yorgunluğum yüzünden belli belirsiz açılıyordu. Karanlığın içinde sonsuz bir düşüş yaşarken kollarımı yumurtaya sımsıkı sardım. Gözlerim kapanıyordu ama bir an için bile kapılmadım.
''Yardım...'' Gözlerim tamamen kapanmadan önce hatırladığım tek şey bedenimi saran sert bir cisimdi. Sonrası ise karanlık.
...
Sesler belli belirsiz boğuk uğultular halinde kulağıma dolarken gözlerimi araladım. Gördüğüm tek şey bir renkti, yeşil. Elimi güçsüzce etrafımı saran tabakaya uzattım. Deriydi. Doğrulmaya çalıştım ama bir şey beni sıkıca tutuyordu.
''Maran!'' Tanıdık bir ses uzaktan duyulduğunda buradayım demek istedim ama sesim çıkmadı. Onun yerine kucağımda duran yumurtaya daha sıkı sarıldım. Bilincim açıldıkça titremeye başladım. Anne karnındaki bir bebek gibi bacaklarımı kendime çektim ve ağlamaya başladım.
Deri aralandığında Hazel beni buldu. Gözleri birkaç saniyeliğine üstümde gezindi. Yüzündeki ifade garipti, sorgulamadım. Yumurtayı saklamak istercesine onu kollarım arasına iyice hapsettim.
Hareketlenen deri beni yere bıraktığında Hazel başımı hızlıca tuttu ve altına dizini konumlandırdı. Hıçkırıklarım durmuyordu. Başındaki bandanayı aynı çevik hareketlerle çıkardı, başımı altından tutup kaldırdı ve bandanayı alnımı da kapatacak şekilde taktı.
''Bunu kimseye söyleyemezsin Maran, duydun mu beni?'' Hazel endişeli bir şekilde yüzümü tuttu.
Ne olduğunu bile bilmiyordum. Cevap verecek gücüm de yoktu zaten. Birkaç saniye geçmeden yine bilincim kayboldu.
Başım delici bir ağrıyla zonklarken yeniden gözlerimi açtım. Görüşüm bulanıktı ama beni ilk getirdikleri odada olduğumu anlamıştım. Üzerimde tonlarca ağırlık varmış gibi hissederken yattığım yerde başımı tutarak doğrulmak istedim ama kollarım serbest kalınca bir şey kucağımdan yatağa doğru düştü. Ejderha yumurtası. Yaşadığım her şey birer birer gözümün önüne geliyordu. İdrak etmesi o kadar zordu ki, bitip tükenmeyen bir kabustan uyanmış gibiydim ama gözlerimi açtığımda o kabusun devam ettiğini görmek beni afallatmıştı. Bana fazlasıyla yabancı hissettiren odaya bakındım. Yabancılık hissi sanki kalbimdeki derin bir boşluğu bulmuş gibi içime doluverdi.
Nefeslerim yeniden kesikleşirken odaya Hazel girdi.
''Demek uyandın. Bir an hiç uyanmayacaksın diye korktum.'' Hazel elinde bir tepsi tutuyordu, başım döndü ve yatağın çarşafına sıkıca tutunduğumda elindeki tepsiyi kenara bırakıp yanıma oturdu.
''Acele etme, mührün olması gerekenden çok daha erken çıktı, birkaç gündür uyuyordun ve...''
Hazel duraksadığında başımı kaldırıp gözlerinin içine baktım, duygularını anlamaya çalışıyordum, en az burayı anlamaya çalıştığım kadar. Çünkü Hazel de buranın bir parçasıydı. Gözlerinde gördüğüm şey ise endişeydi, bu su götürmez bir gerçekti.
''Maran, ne olursa olsun bu mührü kimsenin görmesine izin veremezsin. Bana güvenmediğini biliyorum ama beni dinlemelisin.''
Hazel, çarşafı sıkan elimi tuttu ve baş parmağıyla elimin üstünü nazikçe okşadı. Ne olduğunu anlamıyordum ama bir tuhaflık olduğunu anlayabilecek kadar kafam yerindeydi.
''Neden?'' Sesim öylesine cılız çıkmıştı ki, ben bile belli belirsiz duymuştum. Ağzım susuzluktan kupkuru olmuştu, birkaç gündür hiçbir şey yiyip içmeden bilincim kapalı bir şekilde yatıyor olduğum bir gerçekti. Hazel da bunu anlamış olacaktı ki, kenara bıraktığı tepsiyi kucağına aldı. Gümüş tepsinin üstündeki yemeğe baktım. Ne olduğunu anlamadığım bir bitkinin çorbası gibiydi, canım istemedi. Onun yerine kenarda duran suya uzandım. Deli gibi susamıştım.
''Bunu söylemenin kolay bir yolu olsaydı keşke...'' Suyu bitirip titreyen ellerimle bardağı yerine bıraktıktan sonra gözlerimi halsizce Hazel'e çevirdim.
''Bak, burada tek bir soydan bahsetmemiz yasak Maran. O da ait olduğun soy, Labradorit soyu.'' Hazel parmağını alnıma götürüp yavaşça dokunarak ilgimi oraya çekti. Labradorit soyu mu? Sinirlerim fena halde bozulmuştu, bu yüzden istemsizce kahkaha atmıştım.
''Yeniden neden diye sormam gerekiyor galiba tam bu noktada Hazel.'' Gözlerimi sakinleşmeye çalışarak kapadım ve derin bir nefes aldım. Hiçbir şey anlamıyordum. Kafam öylesine karman çormandı ki, bir yerinden düzenlemeye başlasam diğeri dağılacak gibiydi.
''Önce dinlen, bunları sonra konuşuruz.'' Hazel yataktan kalkacak olduğunda onu kolundan yakaladım ve yeniden oturmasını sağladım. Hazel'ın kaşları çatıldı.
''Hayır, şimdi öğreneceğim.''
Hazel derin bir iç çektiğinde elimi kolundan çektim.
''Yüce Poseidon, bunu sana anlattığımı kimse bilmemeli...'' Hazel, düşüncelerini toparlamak istiyor gibi birkaç saniyeliğine duraksadı. Ardından devam etti. ''Pekala, Atlantis'in doğuşundan başlayalım...
Atlantis doğdu çünkü Poseidon tanrı soyundan gelenlerin ve insanların bir arada yaşayabildiği mükemmel bir düzen kurmak istiyordu. Denir ki... Okyanusların ve Denizlerin kudretli tanrısı Poseidon'a bunu yapmasını söyleyen kişi aslında ejderhaların annesi Cosmyr'dir. Cosmyr... O öyle kudretliymiş ki, tek nefesi bile dağları yerinden oynatır, suları yükseltir, karaları sular altında bırakırmış. Hatta Atlantis'in merkez olarak kurulduğu ilk kara parçası da Cosmyr'in nefesiyle oluşmuş. Ve Atlantis döneminde var olan tüm ejderhaların da, bizim şu an yanımızda olan tüm ejderhaların da annesi oymuş. Hatta okuduğum bir kaynakta demişti ki...'' Hazel heyecanla yatakta doğruldu ve ellerini sanki bir küre tutuyormuş gibi yaparak anlatmaya devam etti.
''Bir gün Atlantis'in ortasına 8 tane kocaman yumurta bırakmış.'' Hazel'ın gözleri parladığında ben de az da olsa rahatladığımı hissetmiştim. Gerçeklik algım tamamen kaybolmuştu, hatta her şey birbirine girmişti ama kendimi bildim bileli böyle hikayeler dinlemeyi seviyordum.
''İşte eğer Poseidon o mükemmel dünyayı kurabilirse, Cosmyr'in ona hediyesi ejderha bebekleri olacaktı. Ki öyle olmuş da. Poseidon ve insan eşi Cleito 8 tane oğlan çocuğuna sahip olduğunda ejderhalar da tek tek yumurtalarından çıkmış. Çocuklar ve ejderhalar birlikte huzur içinde büyümüş. Bu ejderhalar ise büyüdüğünde nefesleriyle Atlantis'in enerji hatlarını, yani ley hatlarını oluşturmuşlar. Ve büyüyüp delikanlı olan oğlanlar, başka insanlarla evlenmiş ve olan çocuklar için Cosmyr aynı türden 8 yumurta daha bırakmış. Bu da ejderha soylarının başlangıcı olmuş. Bu soyların neler olduğunu biliyor musun?'' Hazel sanki her şeyi birebir görmüş gibi anlatırken başımı hayır anlamında iki yana salladım. Tahmin edebiliyordum ama bu dünyada her şey sürprizlerle doluydu.
''Ametist, taç çakrası soyu.'' Hazel parmağıyla başının üstünü gösterdi. Gözlerimle parmağını takip ettim, o da alnında parlayan taşlarını takip ederek üçüncü gözüne indi. ''Azurit, üçüncü göz çakrası soyu.'' Sakince konuşurken parmağını boğazına indirdi. ''Akuamarin, boğaz çakrası soyu. Ve... Zümrüt, kalp çakrası soyu.'' Gülümsedi, kendi soyundan bahsettiği için gururlu hissediyor olmalıydı. Parmağını göğsünden iki, üç parmak aşağısına yani karnına indirdi. ''Sitrin, solar plexus soyu.'' Parmağını karnıdan aşağı böbreklerin hizasına indirdi. ''Karnelyan, sakral çakra soyu. Ve son olarak, Hematit, kök çakra soyu.''
7 tane çakra vardı, peki ya Labradorit?
''Labradorit soyuna gelince... Bu saydıklarımı bir varlığın temel yapı taşları gibi düşün. Bunları birbirine bağlamak için bir soy daha gerekiyordu. Atlantis'in karanlık büyülerini, sırlarını ve acılarını gizli tutacak... Öğretilerde bu 7 çakra anlatılır ama bu çakralar bir kez gölgeye karıştığında iyileşene kadar saklanacak yere ihtiyaç duyarlar. Yani Yüce Cosmyr, ışığa olduğu kadar gölgeye de ihtiyacımız olduğunun farkındaydı...''
Tüylerim diken diken olmuştu. İçimde bir şeyler tanıdık bir hisle kendini hatırlatmaya çalışıyor gibi hissettim. Labradorit soyunu daha fazla dinlemek istiyordum. Hiç görmediğim bir şey beni içine çekiyor gibi hissettim.
''Ama Atlantis halkı gölgesiyle yüzleşmek istemedi, bununla başa çıkamadılar. Kendilerini üstün ırk sandılar ve bindikleri ejderhalara hükmetmek istediler. Sonra olan oldu..''
Hazel yanımda duran ejderha yumurtasına yavaşça dokundu. Gözlerinin dolduğunu ve yutkunduğunu fark etmiştim.
''Büyük bir savaş çıkmış. Zeus ve Atlantisliler arasında.'' Hazel'in ses tonu garip bir hüznü barındırdığında nefesimi tuttum.
''Zeus mu?'' Zeus'un ismini duymak içimi ürpertmişti. Daha neler...
Hazel olumlu anlamda kafasını salladı. ''İnsanlar ejderhalara hükmetmek istediğinde aralarındaki güven sarsılmış. Böylece dillere destan olan Atlantis'in mükemmel düzeni de yavaşça bozulmaya başlamış. Zeus doğru anı bekliyormuş sanırım, ondan başka bir şeye saygı duyulmasını kaldıramamış ve Atlantis'i almak için Atlantis halkına savaş açmış. Ejderhalar, halkını korumak istemiş fakat güven ve düzen bir kere bozulmuş, ayrıca birçok Olimposlu da Zeus'un yanında olmuş. Onların karşısında ne yapabilirsin ki?'' Hazel alaycı bir şekilde güldü.
''Ve Atlantis az daha Zeus'un eline geçecekmiş... Ta ki, tanrıça Nyx, Labradorit soyuna kendi büyüsünü hediye edene dek. Labradorit soyuna illüzyon yeteneğini hediye etmiş çünkü bu soylar arasında böylesine büyük bir gücü kullanabilecek tek soy Labradorit soyuydu. Senin soyun.'' Hazel gözlerimin içine hüzünle bakıp gülümsedi.
''Benim soyum...'' Kendi kendime mırıldandım. Hala gerçekçi gelmiyordu tüm bu olanlar.
''Labradorit soyu, bu gücü akıllıca kullandı. İllüzyon yeteneklerini kullanarak Atlantis'in üzerine bir perde indirmişler. Kayıp bir şehir gibi. Yolunu şaşıran Zeus, saldıracak bir şey de bulamamış tabii karşısında. Böylece Zeus'u alt etmeyi başarmışlar. Tabii Zeus, Tanrıça Nyx'e karşı kazanamayacağını biliyordu. Sonuçta Nyx'ten bahsediyoruz.''
Nyx hakkında birkaç şey okumuştum, gecenin kendisi olduğunu biliyordum. Zeus'un ondan korkma hikayesi doğruydu demek, içimde bir şeyler gururla kıpırdanmıştı.
''Savaş sona erince Zeus Atlantis'i aramayı bırakmış ama hıncını alamamış tabii. Poseidon'un canını yakmak için en büyük oğlu Atlas'ı şehrin dışında bulunca bunu bir fırsat olarak değerlendirerek alıp yanında götürmüş. Ona ne olduğunu kaynaklarda bir türlü bulamadım...'' Hazel düşünür gibi bir ifadeye büründüğünde tüm bu duyduklarımı bir mantığa oturtmaya çalışıyordum ama Labradorit soyunun neden dışlandığına dair bir cevap alamamıştım.
''Peki Labradorit Soyu neden dışlandı, Hazel? Sonuçta Zeus'a karşı savaş kazanmada büyük rol oynamışlar.'' Hikayeye ilgi duyuyor gibi görünüyordum, duyuyordum da. Benim yerimde başkası olsa belki de Hazel'in delirdiğini söylerdi ama ben içimde bir yerlerde bunların doğru olduğunu dünyadayken gördüğüm rüyalardan ve işaretlerden biliyor, hissediyordum. Yine de geri dönme isteğimden vazgeçmiş değildim.
''Dışlandılar çünkü Labradorit soyunun diğer soylarda olmayan bir gücü olmuş oldu. Belki Labradorit soyu bunu kötüye kullandı, belki de sadece üzerlerine iftira atıldı bilmiyorum... Minus gezegeninde bulabildiğim tüm kitapları okudum ve araştırdım ama tek anladığım birilerinin bu soyu bilerek ve kasıtlı olarak tarihten silmek istemiş olduğu. Kendi ejderhalarından daha güçlü olduğunu kanıtlamak isteyen bir halk, sence gölgeyle ne kadar barışık olabilir?''
Dedikleri doğruysa Labradorit, onlar adına büyük bir tehdit demekti.
''Sonra Atlantis battı. Güzel, ihtişamlı, tanrıların bile hayran olduğu şehrimiz!'' Hazel kendini kaptırmış gibi görünüyordu. ''Onunla beraber üç soy battı; Labradorit, Karnelyan ve Hematit. Gölgeye en yakın olanların batmış olması ne ironik! Kurtulanlar ejderhalarıyla beraber Minus gezegeninde yeni bir hayat kurdu.'' Hazel hikayenin sonuna gelmiş gibi bir tonda konuşuyordu. ''Şimdi ise dünyaya yeniden bedenlenen soyları geri getirip, Atlantis'in anahtarını bulmaya çalışıyorlar, tabii bulamıyorlar çünkü savaş sırasında Labradorit soyu Atlantis'e görünmezlik kalkanı örmüştü.'' Duraksayıp bir nefes aldı. '' Labradorit lanetli soy diyorlar... Ama Maran...'' Hazel bana tekrar gülümsediğinde dikkatle yüzüne baktım.
''Bana hiç de lanetli gibi görünmedin.''
Gülümsemek istedim. Teşekkür etmek. Fakat ne için teşekkür edeceğimi bile bilmiyordum. Ne yapacağımı, nereye gideceğimi. Yutkundum. Hiçlik'te yaşadığım şeyler aklıma geldi, yanımda duran ejderha yumurtasını kucağıma çektim.
Hazel soracak gibi oldu ama kapı aniden açıldı. Hazel önüme siper olduğunda yatağın içine girip örtüyü kafama kadar çektim, yumurtayı da kendimle beraber saklamıştım. Genç bir adamın sesi duyuldu.
''Binici hala uyanmadı mı?'' Bu ses bir yerden tanıdık geldiğinde, görsel hafızam devreye girdi. Hiçlik'te duymuştum, beni tahtıma oturtan mavi ejderhalı çocuğun sesiydi. Neden gelmişti ki?
''Odama bir daha böyle dalarsan seni Ragna'ya yem ederim, haberin olsun Atlas. Ne istiyorsun?''
Onun ismi de mi Atlas'tı? Niye bu kadar tanıdık geldiğini bir an için sorgulamak istedim ama sonra gördüğüm şeyler aklıma geldi. Sonra sorgulamanın mantıklı olmadığını düşündüm, sonuçta ne demişti Hazel? Orada bana her türlü şey gösterilebilirdi.
''Birileri hiçlikten çıkmaya çalışırken tüm ejderhaları serbest bıraktığı ve özgürlüğüne kavuşturduğu için... Diğer biniciler bağ kuramadı. Bu yüzden yeniden bağ kurma yapılacak.'' Sesindeki suçlayıcı tonlama beni sinirlendirmişti. Bir şey dememek için kendimi sıktım.
''Ne güzel işte, Ejderhaları o karanlık yere hapsetmişlerdi. Kurtuldukları iyi oldu. Kim bilir neler gördü yavrular.'' Hazel beni savunduğunda biraz da olsa rahatladım. ''Peki nasıl bağ kurma yapılacak? Sonuçta ejderhalar tek bir yerde değil artık.''
Yapılmasın, diye düşündüm. Yapılmasın ve evimize dönelim. Bunu düşündüğüm anda kollarımın arasındaki yumurtanın içinde bir şeylerin kıpırdadığını hissettim ama hareket etmeden beklemeye devam ettim.
''Çok fazla uzaklaşmış olamazlar. Sonuçta bu gezegen yaşamaları için pek de uygun bir yer değil. Güç toplamak için taş mağaralara girmeleri lazım. Soyların mağaraları dinlenme alanı olduğu için doğal bir manyetik alan görevi görüyor.'' Taş mağara mı?
''Doğru. Ragna da son zamanlarda sık sık Zümrüt mağarasında takılıyor. Yeni mağaralar yapılmak zorunda o halde, hepsine yetmeyebilir. Sen de gördün, en az bin tane ejderha vardı... Peki bu bağ kurma nasıl yapılacak?'' Hazel sanki sormak istediğim ne varsa tek tek soruyordu.
''Binicileri tehlikenin içine atarak.'' Atlas bu cevabı tereddüt etmeden nefeste vermişti, nedense şaşırmadım.
''Bu fikir senden çıktı değil mi pislik herif?'' Hazel kızmak ve sızlanmak arasında bir tonla bağırdı.
''Belki. Binici uyandığında haber et. Bağ kurma hemen yapılacak.'' Atlas otariter bir tonda konuştu.
''O çoktan bağını kurdu, görmedin mi? Hiçlikten onu çıkaran bir Zümrüt ejderhasıydı.'' Ne? Bunu düşünecek vaktim bile olmamıştı. Birkaç saniyeliğine uyanık olduğum o anda yeşil bir derinin etrafımı sardığını görmüştüm ama bunun da gördüğüm illüzyonun bir parçası olup olmadığını anlayamayacak kadar bulanıktı zihnim.
Ama neden Zümrüt soyu? Labradorit soyuna aitsem eğer, Zümrüt soyundan bir ejderha neden kurtarmıştı beni?
''Bunu anlayamayız. Sonuçta birçok ejderha ile birlikte çıktı.'' Atlas'ın inatçılığı karşısında sabırla solumuştum. Birkaç saniye sonra da kapının kapanma sesi duyulmuştu.
Atlas gittikten sonra, Hazel bana olan biteni anlattı. Beni, kocaman yeşil bir ejderhanın nasıl doğruca Hazel'e getirdiğini, taşlarımı gördüğü ilk anı ve yumurtayı. Uyuduğum birkaç gün boyunca yumurtayı nasıl sıkıca tuttuğumu.
Neler gördüğümü ve yumurtayı nasıl bulduğumu sordu. Hiçbir şeyi olduğu gibi anlatmadım. İlgimi çektiği için aldığımı ve başka hiçbir şey görmediğimi, Luna'nın bağ kurup bir ejderha tarafından götürüldüğü ve yalnız kaldığımda her şeyin parçalanmaya başladığını anlattım. Hazel'in bana inanmadığının farkındaydım ama kendimi korumaya aldığım için onun da fazlasıyla hoşnut olduğunu biliyordum. Bana neden yardım ettiğini ve onun buraya nasıl geldiğini sordum. İlk boyut değiştiren binicilerden olduğunu ve ejderhanın beni ona direkt getirmesinde bir sebep olduğuna inandığını söyledi. Başka bir şey sormadım. Başka bir şey soracak halim de yoktu. Yumurtaya tekrar sıkıca sarıldım ve yeniden uyuyakaldım.
...
Işık gözlerime rahatsız edici bir şekilde vurduğunda gözlerimi araladım. Yine aynı odadaydım.
''Keşke her şey bir kabus olsaydı...'' Kendi kendime doğrulduğum yatağımda söylendim.
Söylenmenin veya pes etmenin sırası değil. Evine dönmek istemiyor musun Maran? Yataktan kalktım ve dün Hazel'in bıraktığı tepsiyle göz göze geldim. Karnım açlıktan kazınıyordu, pek bir seçeneğim de yoktu. Buradan gitmek istiyorsam enerji toplamalıydım. Tepsiyi alıp yatağa tekrar oturdum ve yemekten kaşıklamaya başladım. Tatsızdı, sanki brokoli yemişim gibi hissettirmişti. Yine de hala sıcak olması garipti ama buna şaşıramayacak kadar fazla şey yaşamıştım burada. Sadece midemi bulandırmadığına şükrettim.
Yemeği bitiremedim, bir an önce yola koyulmak istiyordum. Odanın içinde bulunan banyoya girdim. Aynaya bakınca kendimi gördüğümde irkildim, berbat görünüyordum. Yüzümü yıkadım, saçlarımı çözüp arkada dağınık bir örgü yaptım ve her ihtimale karşı taşlarımı gizlemek adına Hazel'in verdiği bandanayı taktım. Güzel görünmeme gerek yoktu, buradan ne olursa olsun dönecektim.
Banyodan çıktığımda gözüme yumurta takıldı. Onunla kurduğum gereksiz bağ beni geriye çekiyordu resmen. Siyah pütürlü yüzeyin üstünde parlayan yeşil ve mavi damarlarına baktım yanına yaklaşıp. Eğer yumurtadan çıkabilseydin muhtemelen labradorit olurdun, dedim kendi kendime. Ama önemli değildi. Çıksa bile dışlanacaktı zaten.
Ve her ne kadar yanıma hiçbir şey almak istemesem de onu kimsenin bulmasına izin vermeyecek bir tarafım vardı. Bu yüzden buradakilerin, artık mensup mu her kimse, bize verdikleri eşyalara baktım. İçlerinde çapraz deri bir çanta bulduğumda sevindim ve çantayı boynumdan geçirerek astıktan sonra çantanın içine bize verdikleri kıyafetleri buruşturarak yerleştirdim. Kuş yuvasına benzetmeye ve onu korumaya çalışıyordum. Herhangi bir şeye karşı.
Yumurtayı kıyafetlerin arasına yerleştirdim ve güzelce sarmaladım. Ardından çantanın düğmesini ilikledim ve ardıma bakmadan odadan çıktım.
Bulunduğum binanın içi saraya benziyordu. Gri taşlar biraz iç karartıcı denebilirdi ama ihtişamlı bir şekilde yükseliyordu. Sessizce merdivenlere yöneldim. Boydan boya tüm duvarı kaplayan camdan kısaca dışarı baktım, Güneş yeni doğuyordu ve sabah serinliği etrafı sarmıştı. İstemsizce titredim.
Ses çıkarmamaya özen göstererek aşağıya inmeye devam ettim. İki kat daha indikten sonra, merdivenlerin bittiğini anladım ve çıkışı bulmak için etrafıma bakındım. Hafif bir rüzgar sesinden başka bir şey yoktu. Barok mimarisini hatırlatan işlemeli duvarları geçerek sağa yöneldim ve tam köşeyi dönecekken bir şey bana çarptı. Düşmemek adına duvarı tuttum.
''Tam da beklediğim gibi.'' Atlas, alaycı bir yüz ifadesiyle bana bakarken yutkundum. Seni görmemin sırası kesinlikle şimdi değildi.
Göz göze geldiğimizde içim titredi. Ruhumu aynı anda hem yakıyor, hem de üşümesine sebep oluyordu. Gözlerinin yarattığı hissi ancak bu şekilde açıklayabilirdim. Üzerinde mavi detayları olan siyah deri bir ceket, altında binici botları vardı. Siyahların arasında belli belirsiz görünen mavi saçları da parlıyordu. Gözleri renk değiştiriyor gibi hissettiğimde irkildim. Bir an için mavi olan gözleri, diğer saniye koyu kahverengi olmuş ve mavilikler de kaybolmuştu. Ona baktığım süre boyunca renk değiştirmeyen tek şey alnının üstünden yukarı doğru uzanan minik Azurit taşlarıydı.
Onu incelemeyi bırakmam ve kendime gelmem gerekiyordu.
''O küçük kızı korumaya kalktığında anlamıştım kaçmaya çalışacağını.'' Gözlerini, bir kedinin yaptığı gibi gözlerime diktiğinde ben de aynı şekilde karşılık verdim fakat sesi öylesine soğuktu ki, ruhumu bıçak gibi kesiyordu sanki. Gördüğüm illüzyonla hiçbir alakası yoktu. Gördün mü dedin kendi kendime, orada gördüğün hiçbir şey gerçekliği yansıtmıyordu.
''Sen de kaçmamı engellemek için bu kadar erken uyanma zahmetine girdin demek.'' Huysuz bir tonda cevap vermiştim. Onunla uğraşacak ne vaktim, ne de halim vardı.
''O küçük kıza ne olduğunu merak etmiyor musun, iyilik perisi?'' İyilik perisi demesi, suratının ortasına yapıştırmak istememe sebep olmuştu ama kendimi tuttum. Bir kez daha. Bunu yapabilmek ve sabırlı kalabilmek için tırnaklarımı avuç içlerime batırıyordum. Bana bir adım daha yaklaştı ve kulağıma eğildi. ''Labradorit soyundan olduğu öğrenilince ejderhasının kafasını, sanki bir oyuncağın kafasını koparır gibi kopardılar.'' Tüm bunları daha kısık bir sesle söylemişti ama gözlerindeki ifade daha sesliydi. Boğazımda bir şeylerin yandığını hissettim.
''Luna... ona ne oldu?'' Sormaya korktuğum o soruyu bir çırpıda soruvermiştim. Gözlerimdeki meydan okuyan ifade yerini endişeye bırakmıştı.
''Yerinde olsam Luna'ya ne oldu değil, bana ne olacak derdim.'' Son sözleri sinirime dokunurken beni soru işaretleriyle bırakıp gitti. Bu bir uyarı mıydı?
Tüm sinirimi alt üst ederek gitmişti. Nefes alabilmek adına dışarı adımladım. Hiçbir şey yoktu, sadece mermer zemin, uzaktan görünen ağaçlar, her zaman gri olduğunu düşündüğüm gökyüzünü süsleyen bulutlar. Dünya'ya gitmek istiyordum. Dünya'ya dönmek ve doğal havasını içime çekmek. Yürümeye başladım. Hiçliğin bizi çektiği gölün kenarına gelip suya baktım.
Kafayı yiyecektim. Mantıksız davranıyordum. Mantıksız davranıyordum çünkü Luna'yı merak etmeye başlamıştım. Onu öldürmemişlerdi, değil mi? Atlas'ın sözleri zihnimde dönmeye devam ederken arkamda bıraktığım gösterişli binaya baktım. Bir çıkış yolu bulabileceğim bile kesin değilken, onu arkamda bırakmak bana oldukça kötü hissettirecekti.
Hem çıkış yolunu nasıl bulacaktım ki? Ellerimi umutsuzca yüzünme kapattım. Düşün Maran. Dünyadaki hayatının büyük bir kısmını gizli ilimleri öğrenmeye, ezoterik kaynakları okumaya adamıştın. Bunu yapabilirsin.
Kaç, Maranthiel.
Hiçliğe girdiğimden beri yabancı duymadığım ses bir anda zihnimin içinde yankılandı. Yine zihnim benimle oyun oynuyor diye düşündüm, ta ki karga sürüsü gibi birlikte telaşlı bir şekilde uçan ejderhaları gökyüzünde görene kadar. Harıltılı sesleri, kanat sesleri ile birleştiğinde bu senfoniyi bozan şey gök gürültüsü kadar kuvvetli çıkan çatırdama sesiydi. Çantamdaki yumurta hareket eder gibi olduğunda telaşlandım ve çantanın düğmesini açtım. Fakat yumurta sapasağlamdı.
Ses bir kere daha duyuldu ve yumurta yeniden titredi. Sesin kaynağı yumurta değildi, gökyüzünde kocaman siyah bir çatlak oluştuğunda anladım. Olduğum yere çakılı kalmıştım. Ejderhalar siyah çatlağın etrafında dönmeye başladığında ne yaptıklarını anlamaya çalıştım ama çatlak giderek büyüdü ve gözle görülür titreşimler yaymaya başladı. Gölün suyu bile titriyor, suyun hırçınlaşmasına sebep oluyordu, suya bakmak içimi ürpertmişti.
Titreşimler hızlandı ve çatlaktan oluk oluk akmaya başlayıp duman gibi birleşti. Bir büyünün tesiriymiş gibi siyah rengini aldılar ve biçimsiz bir silüete dönüştüler. En az bir ejderha kadar büyük olan silüetin suyun üzerinden süzülüp rahatsız edici bir sesle bana doğru yaklaştığını gördüm ve nefesim kesildi. Kalbim korkuyla atarken koşmaya başladım, kulaklarım başka hiçbir şey duymuyordu. Sanki biçimsiz olan bu gölge, karanlık bir enerjiyle beni kovalıyor, zihnimi ele geçirmeye çalışıyordu. Arkamda bıraktığım binaya doğru koşarken bir yandan siyah, kocaman bir gölgeyi andıran silüeti kontrol ettim. Bedensiz olduğu için benden daha hızlı hareket ediyordu.
Gölge iyice yaklaştığında ayağım avluya giren kapının önündeki taş basamağa takıldı ve düştüm. Benimle beraber siyah yumurta da çantamdan düştü ve aşağı doğru yuvarlandı. Onu bırakıp devam etmek istedim. Acıyla inledim ve kanayan avuç içlerime baktım, önemli değildi. Hızlıca basamağı tutan ellerimden destek alarak kalktım ve birkaç adım daha ilerledim. Yumurtanın tatlı sesi benimle konuştu.
''Anne...'' Ben annen değilim. Beni rahat bırak yumurta, diye düşündüm.
Yine de duvarın arkasına saklandım ve yan duvarın arkasında, çaprazda kalan yumurtaya baktım. Gölge yumurtaya yöneldi. Öyleyse neden enerjisinin benim de üzerimde olduğunu hissediyordum?
Buna çok pişman olacağımı bildiğim halde yumurtaya yöneldim. Hafif çatlamıştı yüzeyi ama hala sağlamdı. Ona ellerimi uzattığım anda bedensiz gölge onu daha da uzağa fırlattı. Gölgenin etrafından dolaştım ve ileri doğru yuvarlanan yumurtaya doğru koşmaya başladım. Ben onu almak istedikçe daha da ileri gidiyordu sanki. Gölgenin yeniden hedefi olmuştum böylece.
''Yerinde dur artık!''
Yumurta sanki dediğimi anlamış gibi bir anda durduğunda önce atılarak onu kollarım arasına aldım.
Ama gölge üzerimize çöktü.
Zihnimi ele geçirmeye başladığında görüşüm de azaldı ve yere çöktüm. Yumurtayı güç bela yeniden çantama koyup sıkıca kapadım.
Felç olmuş gibi bedenimin kontrolünü kaybettim. Öne doğru uzanmaya ve kaçmaya çalıştım ama olmadı. Etrafta kıyamet kopuyor gibiydi ve diğer binicilerin de bu kıyamete katılıp gölgelerle savaştığını o zaman fark ettim. Çatlaktan sızan gölgeler tüm gökyüzünü kaplamış, sanki bir anda gece bastırmıştı. Bu tatsız gecenin yıldızları ise ejderhaların alevleriydi.
Bunların hepsi bir yumurtanın peşinde koşarken olmuştu.
Gölge önümde durmuş, zihnime doğru akmaya başladı. Ruhum çekiliyor gibi hissetim. Karşı koymaya çalıştım ama olmadı. Birkaç saniye sonra biçimsiz silüetinin, mavi bir alev gibi parlayan bir kılıç tarafından yarıldığını gördüm. Gözlerim ise iyice karardığında daha fazla kendimi tutamayacağım, diye düşündüm ama zihnimi ele geçiren karanlık bir anda durdu.
Önümdeki gri taşların üzerinde bir çift siyah bot gördüm ve gözlerimi halsiz bir şekilde kurtarıcıma çevirdim.
''İyilik perisi, yine başına iş açtı.'' Atlas alaycı bir şekilde konuştuğunda bile yüzündeki ciddi ifade bozulmamıştı.
Elini bana doğru uzattı. Ve ruhunun gölge silüetlerden hiç bir farkı yokmuş gibi hissettiren bu adamın gözlerine baktım ve elini tuttum.