Neden bu kadar mantıksız davrandığım konusunda kendimi sorguladım. Bir yumurtanın peşinde az daha ölüyordum, tanımadığım küçük bir kızı kurtarmak isterken hiç bilmediğim bir boyuta da çekilmiştim. Her şeyin hem bu kadar tanıdık, hem de yabancı olması aklımı kaybedecekmişim gibi hissettiriyordu.
En az bu gezegen kadar yakın ve uzak hissettiren Atlas'ın uzattığı eli tuttum. Kafam uğulduyordu. Atlas, beni ayağa kaldırdıktan sonra son kez gözlerimin içine baktı ve ejderhasına binerek yanımdan uzaklaştı. Dağılan gölgeden geriye sadece kül kaldığında geriye doğru adımladım.
Sanki iyiler ve kötüler arasındaki savaşı izliyor gibiydim. Ejderhalar gökyüzünde büyülü nefesleri üflüyor, karanlıktan sızan gölgelere karşı güçlü bir şekilde kanatlarını savuruyorlardı.
İçimden yardımcı olmak geldi. Atlantisliler'e yardım etmek ve ejderhalarla birlikte savaşmak. Hissettiğim şeyin saçmalığıyla kendime kızdım.
Hayır Maran, sen buraya ait değilsin, dedim kendime. Peki o zaman neden böyle hissediyorum?
Gölgelerin kötü olduğunu düşünüyorsun Maranthiel ama ya sana fısıldayacakları şeyler varsa?
Zihnimde duyduğum ses beni kendime getirdi. Aynı hiçlikte gördüğüm ve ''rüya'' olarak adlandırdığım anda olduğu gibi, ki başka ne yapılırdı bilmiyordum, kalbimde bir şeyler titredi.
Bu zamana kadar hep gölgelerin peşinden gittin, şimdi niye kaçıyorsun?
Benimle yeniden konuştuğunda nefesimi tuttum. Elimi istemsizce kalbime götürdüm ve sıcacık bir his bedenime yayıldı. Kalbimden gelen ses haklıydı. İnsanın kendi gerçekliğini, gölgelerinden doğurup yarattığını biliyordum. Bu yüzden hayatım boyunca karanlık tarafta kalan yanlarımı arayıp bulmuş ve korkusuzca dönüştürmüştüm. Benim için kolaydı, onlarla dans etmeyi seviyordum.
Ama bu sefer gölgeleri dansa kaldırabileceğim bir müzik çalmıyordu arkaplanda. Kaybolmuş hissediyordum.
Müziği arkaplana sen koyacaksın bu defa, dedi aynı ses.
Nasıl, diye sordum. Fakat cevap vermedi.
...
Ejderhalar ve biniciler iş birliği içinde çalıştılar. Var olan beş soyun ejderhası birlikte gökyüzündeki siyah çatlağı mühürlemeyi başardı. Kalanlar ise binicileriyle birlikte mühürleme işlemi başarlı olana dek Minus'a sızmayı başarmış olan gölgeleri, sanki bedenleri varmış gibi küllere dönüştürdüler.
Ertesi gün yemek salonu dedikleri, yatakhane olarak kullandığımız yerin ilk katındaki yerde toplandık. Buraya her ne kadar tepkili olsam da, saraya benzer mimarisi ile iyi bir iş çıkardıkları konusunda haklarını vermeliydim.
Biniciler yaşananları konuşuyorlardı ve ortamda bir şölen havası hakimdi. Ben de, diğer binicilerle birlikte kahvaltı yaparken gördüğüm şeyleri tek tek Hazel'e sordum. Düştüğüm bu yer hakkında bilgi sahibi olmam gerekiyordu.
Hazel bana ejderhaların, bedensiz olanları bedenli hale getirebileceğine, aynı zamanda isterlerse kendilerinin de form değiştirebileceğine dair bir şeyler anlattı. Yine duymamış olmam gereken bir şey olduğu konusunda da beni uyarmayı unutmadı. Ejderhaların antik sayılabilecek kadar eski ve kadim büyüleri varmış. Yani gölgeleri bedenli bir şeymiş gibi yakıp küle çeviren şey ejderhaların büyüsüydü. Peki Atlas'ın kılıcı?
Öğrenmem gereken çok şey var, diye düşündüm. Zihnim hala çıkış yolu üzerine bir büyü olup olmadığına dair fikirler üretmeye devam ediyordu, olsa iyi olurdu. Özellikle buranın en az renksiz gökyüzü kadar keyif kaçıran tatsız yemeklerini yerken annemin ev yemeklerini özlemiştim. Aklıma evim gelince burnumun ucu özlem hissiyle sızladı ve bu düşünceyi hemen aklımdan attım, zayıf düşmeye ihtiyacım yoktu.
O yüzden tatsız yemekleri yerken sesimi çıkarmadım. Bir süre dikkat çekmemek en iyisi diye düşündüm. Yemeğimizin kalanında Hazel bana kahvaltı yapmakta olan binici topluluklarını tek tek gösterdi. Büyük, gösterişli kapıya yakın oturan binici grubu, Sitrin soyuydu. Neredeyse hepsi altın gibi parlayan saçlarıyla, Güneş'in çocukları gibi ihtişamlı duruyorlardı. Kalıplıydılar ve sesli bir şekilde gülüp eğlenmeleri bana Vikingleri hatırlattı.
Aralarında binici birliği başkanı Tan'ı da seçmiştim, bize talimat verirken sahip olduğu yüz ifadesi yerini sempatik bir ifadeye bırakmıştı. Güldüğünde gamzeleri derinleşiyor, gözlerinde gün ışığı dans ediyordu sanki. Savaş ve strateji onlardan soruluyormuş, ejderhalarının yakıcı alevlere sahip olduğunu söyledi Hazel.
Sonra Sitrin soyunun arkasında kalan masayı anlatmaya geçti. Akuamarin Soyu. Ejderhaları ses dalgaları ile oynama gücüne sahipmiş, eğer biri gerçek gücünü kullansa sağır olursun dedi Hazel endişeli bir şekilde. Gözlerimi üstlerine çevirdim, kumral - kahve saçları, yeşil ve mavi arasında kaybolan renkte gözleri vardı hepsinin. Üstlerinde rahat binici gömlekleri ile oturup sakince bir şeyi tartışıyor gibi görünüyorlardı. Onlara baktığınızda ise ilk düşüneceğiniz şey, ''berraklık' olurdu, su gibi berrak bir enerjiye sahip olduklarını düşündüm. Hazel, devamında astral haberci olduklarını ve biz dünyadayken Atlantis hakkında gördüğüm rüyaların hepsini bu grubun ilettiğini söyledi. Daha az rahatsız olmuş hissedemezdim, diye düşündüm. Hazel'e buraya gelmeden önce ne tarz rüyalar gördüğünü sordum. Suya batan bedenlerin yardım çığlığı ve yeşil bir ejderha diye cevap verdi.
Aklıma benzer rüyalar gördüğüm geldi ama ben değişken rüyalarımın arasında her seferinde farklı renkte bir ejderha görüyordum.
Akuamarin grubuna bir daha baktım, aralarında buraya ilk geldiğimiz gün bana ''minik'' bir üst sınıf şakası yapan çocuğu da görünce gözlerimi devirdim. Yankı olmalıydı hissi. Ben gözlerimi devirdiğimde Hazel anlamış gibi güldü, bu küçük şakadan ona da bahsetmiştim çünkü. Kendimi liseye yeni başlamış ergenler gibi hissettiğm için sinirim bozulmuştu ve durumumum trajikomikti.
Sıra Akuamarin grubunun yanında kalan masaya geçti, Zümrüt soyu. Zümrüt soyu hakkında o kadar çok şey anlattı ki Hazel, hangi birini aklımda tutabileceğimi bilmiyordum ama aklıma önemli olarak birkaç şey not etmiştim. Ejderhalarının, gelen enerjiyi iyi veya kötü fark etmeksizin sahibine geri iletebilmesi, enerjinin kalbi olmaları. Yani enerji için bir tür süzgeç görevi de görüyorlarmış, tabii ne kadar şifalı oldukları hakkında milyon tane örnek vermeyi de unutmadı Hazel, zümrüt rengi gözleri parlerken. Biniciler ise daha çok şifa ile ilgileniyormuş. Yan masamızda oturan Zümrüt soyuna baktım, neredeyse hepsinin kahverengi saçları, yeşil gözleri vardı.
Sonra yemek salonunun tam ortasında oturan Ametist soylularına geldi sıra. Hazel gözlerini devirdiğinde onları pek de sevmediğini anladım ve istemsizce güldüm, gerçekten beyaz işlemeli şatafatlı mor elbiseleri ile kraliyet soyundan geliyormuş gibi duruyorlardı. Erkek, kız fark etmeksizin iki cinsiyet de süzülerek hareket ediyor, ametist rengindeki gözlerini süzüyorlar ve ara sıra beyaza yakın duran kül rengi saçlarını boşluğa doğru savuruyorlardı.
''Kendilerini kutsal soy sayıyorlar.'' Hazel sinirle yeniden göz devirdiğinde aralarından biri yere bir şey düşürmüştü. Kız, benim bile içimin geçmesine sebep olan yavaş hareketlerle eşyasını almak için yere eğildi.
Fakat alamadı. Eşya sanki ondan uzaklaşmak için can atıyormuş gibi ilerlerken, oyma ahşap masaların arasından gördüğüm kadarıyla onu bir saç tokası olduğunu anladım. Çubuk şeklindeydi ve ucunda mor bir ışık parlıyordu, Ametist. Ve ben de tokaya hak verdiğimi hissettim, kızın uyuşuk hareketlerinden bunalmış olmalıydı.
Kız sinirle ayağa kalktığında bile hareketleri o kadar yavaştı ki tokayı tutup kıza kendim vermek istedim. Toka ilerledikçe ilerliyor, masaların arasında önlü arkalı bir şekilde dolaşıyorlardı. Etrafa baktım, kimse bunun neden olduğunu önemsemiyor, sadece ne yaşandığı ile ilgileniyor gibi görünüyorlardı. Öyle ki şenlik havasını oluşturan o gülüşme ve muhabbet sesleri bile kesilmişti, herkes mistik bir şekilde ilerleyen tokayla ve arkasından salınarak gelen kızla ilgileniyordu. Tabii çok geçmeden birilerinin attığı kahkahayla bunu kimin yaptığı hemen ortaya çıktı.
Yankı. Kahkahaları salonu doldururken ona eşlik eden şey, Akuamarin soyundan diğer insanların da gülmeye başlamasıydı. Yankı bir elini karnına koymuş, diğer elini yumruk yapmış bir şekilde masaya vurarak gülmeye devam ediyordu. Hazel, Yankı'nın bunu duyamadığımız ses frekanslarına bile yön vererek yapabildiğini söylediğinde şaşırdım ve olaya daha hakim bir şekilde izlemeye devam ettim. Toka sonunda durduğunda kız onu alarak sakin bir tavırla Yankı'nın yanına gitti ve tokanın sivri tarafını, bir kılıç gibi yüzüne doğrulttu.
''Arena'da sakın karşıma çıkma.'' Kız tehditkar bir şekilde bakarken, Yankı'nın yüzündeki alaycı ifade bir an olsun değişmemişti.
''Çok korktum Prenses İzelya.'' Yankı bozuk bir oyunculuk ile korkmuş gibi yapmış ve hemen ardından kafasıyla prenses kelimesine vurgu yapmak istercesine reverans yapmıştı. Doğruyu söylemek gerekirse ben bile inanılmaz keyiflenmiştim.
''Off Yankı...'' Hazel, Yankı'ya içi giderek baktığında güldüm. Pekala, Minus gezegeni o kadar da kötü bir yer olmayabilirdi. Sorarcasına kaşlarımı kaldırıp baktığımda konuyu hemen değiştirerek Ametist'i anlatmaya geri döndü.
Ametist grubunun ejderhaları fiziksel boyutla tam olarak bağlantılı değilmiş, bu nedenle o soydan gelen insanlar da burada bedenli kalabilmek için fazla çaba sarf ettiklerinden hareketleri bize göre daha şey gibi olabilirmiş, Hazel'in tanımıyla ''kafayı bulmuş'' gibi. Yine de yetenekli oldukları su götürmez bir gerçek dedi Hazel, kozmik hafızanın koruyucuları ve kaynağın bilgi akışının sağlayıcıları olduklarını söyledi. Yine de bu onlara gıcık olmama engel değil, diye bitirdiğinde güldüm.
Gözlerimi prenses İzelya'ya çevirdim tekrar, aynı sakin tavrına geri dönmüştü. Diğer kraliyet üyeleri ile birlikte oturdukları yerden kalkıp uzaklaştıklarında bıraktıkları boşlukta üzerimde bir çift göz hissettim.
Atlas. Gözlerimin içine doğrudan bakması ne anlama gelmeliydi bilmiyordum ama daha da merak ettiğim bir şey varsa, o da onun soyuydu.
''Peki ya Azurit soyu?'' Gözlerimi Hazel'e çevirdim, kaşlarını kaldırıp bana baktığında başını iki yana sallayarak son lokmasını yuttu.
''Atlas demek istedin herhalde.'' Hazel'in bu cümlesiyle kaşlarımı çattım. Buraya düşeli birkaç gün olmuştu ve aşk peşinde koşacak değildim.
''Sence aşk arar gibi bir halim mi var Hazel?'' Hazel omuzlarını silkti ve diğer soylara göre daha gizemli görünen Azurit halkı hakkında bir şeyler anlattı. Ben de o sırada herkesi inceledim. Genel olarak uzun boyları, Sitrin halkı kadar olmasa da kalıplı hatları vardı. Onları tanımlayacak olsam, ''yıldızlı bir gece'' derdim. Hepsinin gözleri kadim bir bilgelik taşıyormuş gibi baksa da, yüz hatları kibar ve güzeldi. Fazla güzeldi.
Bu düşünceden kendimi soyutladım ve Hazel'i dinlemeye döndüm. Azurit soyunun astroloji, gezegen hareketleri ve yıldızlarla ilgilendiğini söyledi. Ejderhaları, zamanında Atlantis'in gözleri gibiymiş, olan biten her şeyi bilirlermiş ve Atlantis'in hakkındaki tarihi kayıtları da onlar tutmuşlar. Ejderhaları kadar binicileri de simya ve büyü konusunda ustaymış.
''Yasak olmasına rağmen zihnini okuyabilirler. Dikkat et.'' Hazel şüpheli bir şekilde etrafa baktıktan sonra ayağa kalktı.
...
Ejderha ile bağlanma için toplanmamız gerekiyordu. Hazel ve diğer yüzlerce insanla beraber ejderha mağaralarına doğru yürürken yaşadıklarımı düşündüm. Sonra aklıma Atlas'ın söyledikleri geldi. Luna'nın ejderhasına yaptıkları canice şey. Barbarlardan bir farkları yok, dedim kendi kendime. Ölen ejderhayı düşündükçe içimi bir nefret kapladı, ardından bir endişe. Ya mağarada Labradorit soyundan bir ejderha ortaya çıkarsa? Luna'nın nerede ne yaptığını bile bilmiyordum, ki ben hiçlikten çıkarken ejderhaların da bizimle birlikte kaçması beni de ilgi odaklarından biri yapmıştı. Çizdiğim tablo hiç iyiye gitmiyordu.
Hazel, mensupların hiçliğin boyut kapısının tamamen açılmasını ve onu düzende tutan şeyin bozulmasını, ''lanetli'' olarak adlandırdıkları labradorit soyundan birinin oraya girmesi ile ilişkilendirdiklerini söyledi. Yani Luna'yı suçlu bulmuşlardı ve beni bir Zümrüt ejderhası kurtardığı için bu seferlik gizlenmeyi başarmıştım. Aklıma yemek salonuna inmeden önce kaldığım odadaki dolaba kıyafetlerin arasına gizlediğim siyah yumurta geldi ama bu konuyu hiç açmadım. Hiçlik yumurta yüzünden mi dağıldı bilmesem de eş zamanlı olduğu için kendimi inanılmaz suçlu hissediyordum, kimseye değilse de Luna'ya karşı. Hazel'e bunu araştırmasını söylediğimde üstünde durmamam için diretti, daha fazla dikkat çekmemem için.
''Sen ejderhayı değil, ejderha seni seçer. Bu bir yumurta bile olsa...'' Hazel zümrüt gözlerini bana çevirerek baktı yürürken. ''Hem Luna her şekilde hiçlikten ejderhasıyla bağlanarak çıkacaktı.'' Beni yatıştırmaya çalışıyordu, bunun için minnettardım. Ve Hazel, yumurtayı çaldığım için kendimi suçlu hissettiğimi ondan sakladığım şeylere rağmen biliyordu. Bunu yüz ifademden mi anlamıştı, yoksa yumurtaya olan inanılmaz bağımdan mı bilmiyorum ama aniden söylediği şey irkilmeme neden oldu.
''Enerjin çok açık ve okunabilir Maran, duygu değişimlerini okumak çok kolay oluyor. Şu suçluluk duygusunu at üzerinden bir an önce.'' Pekala bu korkutucu konuşma tek taraflı ilerlediğinde derin bir nefes aldım. Bunu çözmenin de bir yolunu bulmalıydık.
Yaklaşık on dakika içinde neredeyse bir dağ tırmanışı gerçekleştirerek ejderha mağaralarına varmıştık. Hava soğumuştu ve üzerimdeki, bize giymemiz için verdikleri işlemeli siyah cekete rağmen üşüyordum. Tırmanış yapmak beni yormuştu ve işin aslı çok da sporla ilgimin olduğu söylenemezdi.
Mağaranın tam olarak nerede olduğunu sorgulayarak etrafıma bakındım. Ben daha çok, buraya ilk geldiğim yerdeki gibi bir ortam beklemiştim ama şimdi uçurumun kenarında dururken gerçekten tehlikede olabileceğimizi düşünmüştüm. İnsanlar arkadan yavaş yavaş gelip toplanırken bandanımın arkada kalan bağını dikkatle açtım ve başımdan çıkarmadan yeniden daha sıkı bir şekilde bağladım.
Üst sınıf biniciler ejderhalarıyla, şöleni izlemek için teker teker gelirken ejderhaların yarattıkları rüzgarla ceketime daha fazla sarıldım.
Çok geçmeden Atlas'ın ejderhası onu tam olarak uçurumun kenarına bıraktı ve tek hamlede inip arkasını uçuruma, önünü bize vererek durdu ve kalabalığı inceledi.
''Bu yıl gerçekten bir şeyler değişiyor, Atlas'ın suratındaki ifadeye bakın. Azurit birinin suratında bu rahatsız edici endişeli ifadeyi gördüğümde tüylerim hep diken diken oluyor.''
Yankı bir anda Hazel ve benim aramda durdu ve kafasını ikimizin omzundan uzatarak sırayla ikimizin suratına baktı. Akuamarin rengindeki gözleri samimiyetle parladığında samimi olduğunu düşündüğüm bir şekilde gülümsedim, fakat işin aslı, Luna'ya yapılanlardan sonra buradaki kimseye samimiyetle yaklaşmak istemeyecek kadar tepkili hissediyordum.
''Niye? Luna'ya yeterince işkence edemedikleri için canları mı sıkılmış yoksa?'' Gülümsememe devam ederken Hazel'in gözleri açıldı ama hiçbir şey demedi.
Yankı'nın yüzündeki ifade değişmedi, aksine gülümsemesi daha da genişlemişti.
''Bu sinirini ejderhalara sakla çünkü aşağıda aç ve yüzyıllardır hiçliğin gölgelerini solumuş binlerce ejderha var.''
Yankı Hazel'e son kez bakıp yanımızdan uzaklaşırken dişlerimi sıktım ve derin bir nefes aldım. Eğer ejderhalar aşağıdaysa, bizim yukarıda ne işimiz vardı? Sakin kalmaya çalışarak yavaşça uçuruma doğru ilerledim ve aşağıya baktım. Hırıltılı ejderha nefeslerini dinledim, nereden geldiklerini anlamaya çalıştım. Bir süre sadece kayalıktan başka bir şey göremedim.
Fakat sonra bakış açımı biraz daha Atlas'ın durduğu yöne, sağa doğru kaydırdım ve toprakta bir hareketlilik gördüm. Ejderha hırıltıları tam olarak buradan geliyordu. Yerin içindeki toprak oyuk, sanki canlı bir organizmaymış gibi nefes aldıkça açılıp kapanıyordu. Bunun ejderha mırıltılarıyla ritmik bir şekilde ilerlediğini fark edince titredim. Sanki içeride uyuyan binlerce ejderha için yer küre açılıp kapanıyor, ve altında yatan canlılara kendini titreterek onlara beşik görevini görüyordu. Nefesim kesilmişti. Bu tarz şeyler yüzünden büyülenmeyi kesmelisin dedim kendi kendime.
Asıl soru, buraya mı girmemizi bekliyorlardı? Yerin binlerce metre üstündeydik, buradan uçmamızı mı bekliyorlardı?
Bu sefer ilk olmayacağım dedim, gözlerimi yanımda duran Atlas'a çevirdim. Elinde duran tablet benzeri şeyle sayım yapıyor gibi duruyordu. Kafasını çevirdiğinde göz göze geldik ve sinirle baktım. O an, içimdeki bütün hıncı ondan çıkarmak istedim.
''Demek planınız bizi öldürmek.'' Gözlerinin içine sinirle baktım fakat soğuk ifadesi değişmemişti. ''Demek dün beni tehdit ederken bundan bahsediyordun.''
İçimdeki öfkeyi dizginlemeye çalışarak çenemi sıktım. Bravo Maran, hiç dikkat çekmedin.
Atlas gözlerini bize çeviren kalabalığa baktı kısaca, ardından gözlerini yeniden bana çevirdi. Gözlerindeki ifadeden ne düşündüğünü ve hissettiğini anlamak zordu. ''Ejderhaya binmek sizin dünyanızdaki arabalara binmeye benzemez, İyilik Perisi. Ona binmeyi hak ettiği göstermelisin.''
Sinirlenme, sakin ol. Tut kendini. Bu zamana kadar sakin biri olduğumu sanırdım ama sınırlarımı zorlamak için her şeyi yapıyordu.
''Öyle mi? Bir ejderhaya binmek istediğimizi kim söyledi peki Atlas?'' İsminin üstüne vurgu yaparken tehditkar bakışlarımı gözlerine dikmeyi unutmamıştım çünkü aklımda beliren planlarımı uygulamaya koymadan önce dikkat etse iyi olurdu.
Atlas kulağıma eğildi ve kimsenin duyamayacağı bir tonda fısıldadı. Sıcak nefesi üşüyen tenimi okşamıştı. ''O yumurtanın peşinden koşarken çizdiğin tablo hiç öyle durmuyordu, Maran.'' İsmimi fısıldarken gözlerimin içine baktı ve bir an için zihnime sızdığını hissedip irkildim. Hazel'in dediği şey aklıma geldi, gerçekten zihin okuyor olabilirdi.
Yine yenildiğimi hissettim ama bu defa bilerek susmuştum. Sonunda sakinliğime son kalan kırıntılarıyla tutunabilmiş ve ifadesiz kalabilmiştim.
Biraz geriye adımladım ve Atlas'ın, yenilerin, eski binicilerden ayrı olarak toplanması yönünde talimat verişini izledim. Gözlerimi kalabalığın içinde duran Hazel'e, oradan Yankı'ya çevirdim. Bunu normal bir şeymiş gibi izlemeleri garip geliyordu ama onları suçlamadım, buranın havasında bile sizi içine çeken ve sizi tuhaf davranmaya iten bir şey vardı. Belki de hepsi buraya ilk geldiğimizde verdikleri merhemden bolca sürmüşlerdi, kim bilir.
Yeniler, ikiletmeyip benim olduğum tarafta toplandığında Atlas sayımını yaptı ve bu merhem fikrimi yeniden doğruladı. Atlas işi bittiğinde ellerini arkasında kavuşturarak kalabalığa baktı.
''Ben Azurit soyunun binici lideri Atlas. Burada ne için toplandığımızı biliyor olmalısınız, Zümrüt binici liderimiz Hazel hepinize zaten haber verdi. O yüzden lafı kısa keseceğim.'' Atlas son kelimesiyle beraber derin bakışlarımı üzerime çevirdi. ''Ölmemeye çalışın.''
''Bu kadar mı?'' dedim kendimi tutamayarak. Ölmemeye çalışın mı?
''Bu kadar.'' diye cevap verdi Atlas. Resmen üzerinde duygu değişimine dair hiçbir iz yoktu.
Bütün kanımın çekildiğini hissettim, o an için kaçıp gidebileceğim bir yer aradım hızlıca ama etrafa sanki nöbet tutar gibi konumlanmış ejderhaları görünce bu düşüncemden vazgeçtim.
''Kızı getirin.'' Atlas yanındaki, varlığından ancak haberdar olduğum adamlara talimat verdi. Uzun yapılı, kılıç kuşanmış adamlardı ve onları görünce bir çeşit asker olduklarını anladım.
Beklemediğim bir şey varsa, o da Luna'yı tam o an görmekti. Görüş açıma girdiğinde delireceğimi sandım. İsmini seslenerek öne doğru adımladım. Zavallı kız adını duydu mu bilmiyordum ama duyduysa bile bana bakacak halinin bile olmadığı belliydi, dudakları kupkuruydu, bacakları yara bere içindeydi ve ilk gün ay gibi parlayan saçları şimdi karman çorman olmuştu. Kalbim, bunu yapan kişi ben olmasam dahi onu koruyamadığım için suçluluk duygusuyla sıkıştı.
Atlas, adamlara onu uçurumdan atmalarını işaret ettiğinde kanım dondu. Luna sonunda halsizce bana baktığında gözlerime yaşlar dolduğunu hissettim.
''Ne yapıyorsun? Ejderhasının olmadığını biliyorsun, kızı bırakın dünyadaki evine gitsin.'' Son bir kez bağırdım ama çaresi yoktu. Bir anda beni tutan kollara baktım, Yankı. Yankı belimden yakalamış, hareket etmemi engelliyordu. Sanki bir işe yarayacakmış gibi kollarına rastgele vurdum ama bunu yapmamın onun üstünde hiçbir etkisi olmadı.
O an her şeye o kadar sinirliydim ki içten içe bir şeylerin yandığını hissettim. Yankı'ya beni bırakmasını söyledim ama bırakmadı.
Neden benden başka kimse ses çıkarmıyordu?
Gölgesini kabullenmeyen bir tek sen kaldın, dedi artık tanıdık olan o ses.
Luna uçurumdan aşağı süzülürken hiçbir şey yapamadan olduğum yerde sarsıldım ve gözlerimi bu anı zihnimden silmek ister gibi sıkıca kapadım. Yankı beni bıraktığında bir anlık boşlukla yere düştüm ama güçlü olmam gerekiyordu. Bu yüzden düştüğüm yerden kalktım. Gözüm kararmıştı. Ruhum sanki milyon tane parçaya ayrılmıştı, canım yanıyordu.
Boğazım yanıyordu ama dik durdum. Gözyaşlarım yanaklarıma süzülürken Atlas'a baktım, aynı anda Luna'dan bir ses olup olmadığını kontrol ettim. Hiçbir şey duyulmuyordu. Öne doğru birkaç adım daha attım.
''Sıradaki ben olacağım.'' Ama sen de benimle geleceksin dedim içimden, Atlas'a bakarak.
Atlantis'in son kraliçesinden beklenildiği gibi, dedi yine aynı ses. Umursamadım. Bu dünyanın beni delirtmesine izin vermeyecektim.
Atlas'ın gözlerinin içine baktığımda neredeyse bir gülümseme gördüğüme emindim. Psikopatça bir gülümseme. Bu içimde alevlenen şeyi daha da körükledi.
Yeniden tekrar ettim. Benimle geleceksin.
Zihnimin içinde bir kahkaha duyar gibi oldum ama dikkatimin dağılmasına izin vermedim. Birkaç adım daha ilerleyerek Atlas'ın yanına yaklaştım. Ardından tam yanında durarak uçurumdan aşağı baktım. Fazla yüksekteydik ve bu kadar yüksekte olmak ruhuma korku salmıştı. Yine de kararımdan cayacak değildim. Sen de ineceksin oraya dedim içimden, nedense duyduğuna emin olduğum bir şekilde.
Botlarını çıkar, dedi zihnimin içinde yankılanan bir ses. Neden olduğunu sorgulamadım, zaten delirmenin eşiğinde durmuş binlerce metre yükseklikten atlarken nasıl ölmesem diye düşünüyordum. Botlarını çıkar, mağaranın dibinde seni yutmayı bekleyen tatlı su var. Ses zihnimde tekrar yankılanırken bu sesin Atlas'a ait olduğunu anladım.
Ölmek üzere olan birine yardımcı mı oluyordu? Botlarımı çıkarıp kenara koysam bile yüzüne bakıp iğrenerek güldüm. Tek psikopat olan o değildi, gülümsememe aynı şekilde karşılık verdi.
Tüm cesaretimi topladım ve soğuk havayı içime çektim.
Ya ölecektim, ya da birlikte oraya inip ölüm fermanını imzaladığı kızı kurtaracaktık.
Lütfen planım işe yarasın.
Atlas'a titrek adımlarla daha fazla yaklaştım, tam olarak uçurumun dibinde duruyordum ve ayağımın altındaki taşlardan birkaçı hareketimle aşağı doğru yuvarlandı. Ona tutunmuş gibi yaptım, sağ elimle Atlas'ın sağ bileğini, bedenlerimizin arasında kaldığı için diğer binicilerin göremeyeceği bir şekilde yakaladım ve onu da kendimle beraber çektim.
Ve uçurumdan aşağıya birlikte süzülmeye başladık. İçim çekildi; parmaklarım refleksle Atlas’ın bileğine daha sıkı kenetlendi. Bir an sonra o beni kendine çekip kollarının arasına aldı. Şaşkınlığım korkuma karıştı, nedenini sorgulayacak hâlim yoktu.
Bu düşüş hiçliğin serin sessizliğine benzemiyordu. Hava yüzüme kırbaç gibi çarpıyordu; rüzgâr, kulaklarımda vahşi bir uğultuya dönüştü. Midem boşluğa düşmüş gibiydi, ruhum yukarıda asılı kalmış, bedenim ondan kopup aşağı sürükleniyordu.
Gözlerimi yere çevirmeye cesaret edemedim; bakarsam parçalanacağımı hissettim. Bunun yerine başımı yukarı kaldırdım. Gökyüzü bir anlığına bana sanki beni unutmayan tek şeymiş gibi göründü.
Çok geçmeden yer küre bizi yuttu. Neler olduğunu ancak gürültüyle kapanıp açılan toprağın altından, arada bir bıraktığı daire şeklindeki aralıktan gökyüzünü görünce anlamıştım. Aydınlık yerini yeniden karanlığa bırakmıştı.
Düşüşümüzle beraber uyuduklarını söyledikleri ejderhalar havalanmıştı. Gözlerimi yukarıdan, etrafa doğru çevirdim. Tuhaf bir şekilde düşüşümüz yavaşlamıştı, sanki koruyucu ve sakin bir büyü etrafımızı sarmış gibiydi. Yine de panikle Atlas'a asılmaya devam ettim.
Ve gördüklerim beni gafil avladı.
Yerin altına doğru düşerken, devasa bir silindirin içinde olduğumuzu düşündüm. Öyle devasa bir oyuntuydu ki, belki binlerce mağara vardı. Yanında nokta gibi kaldığımız ejderhaların, mağaralardan üçer beşer sayılarda çıktığını görmek beni irkitti. Her bir soy için ayrı bir kat verilmişti sanki. İlk kattaki Ametist mağaraları dairesel bir şekilde ilerliyordu ve bir çember oluşturup kendine ait bir katman oluşturuyordu. Ardından Azurit katı, Akuamarin, Zümrüt, Sitrin, Karnelyan, Hematit ve Labradorit... Başta ait oldukları sayın kaynağı olduğu gibi rengarenk parlayan her bir mağara, dibe indikçe karanlığa dönüştü ve biz suya gömüldüğümüzde tamamen karanlık oldu.
Bu sefer hazırlıklı olduğum için tatlı suya batmadan önce derin bir nefes almıştım. Bana yetecek kadar nefesim vardı ve Atlas beni belimden yakaladığında onu sertçe bırakması için ittim. Bırakmadı ve suyun altında onunla inatlaşacak durumda olmadığımı bilerek daha fazla itiraz etmedim.
İkimizi suyun altından çıkardığında göletin kıyısına oturup derin bir nefes aldım. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi.
Atlas bizi sudan çıkarırken o kadar rahattı ki, ıslak saçlarını geriye doğru attığında bunu daha önce birkaç kere yapmış olmalı diye düşündüm.
Elimi bandanamı kontrol etmek için başıma götürdüm ama onun yerine parmak uçlarıma sert taşlar değişince panikledim. Hayır, tam şu an kaybetmiş olamadım. Panikle suya baktım ama yanımdaki nefes nefese kalmış olan beden alayla güldü.
''Bunu mu arıyorsun?'' Atlas bandanayı elinde tutarken kaşları havalandı ve yayvan bir şekilde güldü. Bir elimi taşlarımı görmesi ihtimaline karşı panikle başımın üstüne kapatmaya çalışırken diğer elimle bandanaya uzanmaya çalıştım ama bunun yerine elini havaya kaldırdı, ben de çabalarım sonuç vermese dahi benden uzaklaştırdığı bandanaya uzanmayı denedim. Hala nefes nefeseydim ve az önce yaptığım şey düşünülürse, tüm bedenime hakim olan paniğim hala geçmemişti.
''Ver şunu bana.'' Sesim tehditkar olmaktan çok titreyerek çıktığında Atlas ayağa kalkıp gülmüştü.
Demek gülmeyi de biliyorsun, diye düşündüm. Yaramaz gürüşü beni afallatmıştı ama o dalga geçercesine suyun içine girmiş ve elimdeki bandanamla yüzmeye başlamıştı. Alnından saç çizgisine doğru parlayan mavi taşlar parlıyordu ve suyun üstüne yıldız saçılmış gibi bir görüntü ortaya seriyordu.
Bu görüntünün aklımı dağıtmasına izin vermedim ve hiç beklemeden ben de ardından suya tekrar atladım ve ardından tek kolumu hareket ettirerek yüzdüm ama zar zor ilerleyebiliyordum.
''Hiç komik değil, bandanamı ver!'' Sabırla solumaya devam ederken Atlas sonsuz gibi görünen gölde hızla yüzmeye devam etti ve peşinden bir süre daha yüzdüm. Fakat sonra gözden kayboldu ve zifiri karanlığın arasında ne yapacağımı bilemez şekilde kalakaldım.
''Atlas!'' Sesim boş mağarada yankılanıp bana geri döndü. Elimle başımı kapatmayı bıraktım ve etrafa bakındım. Kaybolmuştum. Şimdi arkamda kalan tek görü dönüş yolum da kaybolmuştu.
Kendi tuzağına kendin düştün dedim içimden.
Atlas'a ismini seslenmeye devam ettim ama hiçbir yanıt yoktu. Tuhaf bir şekilde sıcak olan suda çaresizce ilerledim. Yapabileceğim tek şey buydu çünkü. Yüzdüm, biraz daha yüzdüm.
Sonunda ışığa benzer bir şey gördüm ve yavaşça ilerledim. Belki bir çıkış yolu bulabilirim diye düşündüm. Belli belirsiz yanan ışığa doğru yüzmeye devam ettim ve ışığın ip gibi suyun içinden geçerek bana doğru uzandığını anladığımda herhangi bir kaynağı var mı diye sorgulayarak arkama dönüp baktım. Yoktu. Zifiri karanlıkta hiçbir şeyi seçemedim ve gözlerimi suyun altındaki bedenime çevirdim. Işık kalbime uzanıyordu.
Hiçlikte olduğu gibi kalbimin içinde bir şeyler titrediğini hissettim, bu sefer nereden geldiğini bilmediğim bir özlem hissi yankılandı içinde. Ruhumu titreten bu hissin nereden geldiğini anlamadım ve geri dönmek istedim ama ışık beni kendine doğru çekmeye başladı. Tıpkı yumurtanın yaptığı gibi, diye düşündüm.
Yeniden bir şeylerin yıkılmasından korktum. Bu yüzden geriye doğru yüzmeye çalıştım. Olmuyordu. Suyun üzerinde nazikçe ışığa doğru sürükleniyordum sanki. Endişe tüm bedenimi yeniden sardı.
''Atlas!'' diye bağırdım yeniden. Sürüklenmeye devam ettim. Sanki suyun bir ruhu vardı ve beni tutuyor ve istediği noktaya doğru ilerletiyordu.
Ne Atlas'tan bir haber alabildim, ne de su beni sürüklemeyi bıraktı. Tatlı akıntı beni sonunda ışığa getirdiğinde ayağımın yere değdiğini fark ettim. Mağaradaki gölün herhangi bir kıyısı varsa, oraya gelmiştim. Adımlarıma dikkat ederek kayaçların üstünde adımladım. Etraf o kadar sessizdi ki, suda yaptığım hareketler mağara duvarlarında yankılanıyordu. Zifiri karanlıkta bir yere çarpmamak için ellerimle etrafı yokladım ama boşluktu. Biraz daha ilerledim ve ışık tekrar yanmaya başladı.
Kalbimdeki şey her ne ise yeniden yanmaya başladı. Çıkan ışık sayesinde etrafı az çok görebildiğimi fark ettim. Bu bir yoldu. Kocaman bir tünel, tüneldeki taşların arasında sıra sıra karanlıkta unutulmaya yüz tutmuş doğal taşlar. Adımımı atar atmaz taşlardan birkaçı parladı. İkinci adımımı atıp ilerledim, taşlar altımda parlamaya devam etti, ışıkları mağara duvarlarına yansıyıp görsel şölen sunuyordu.
Bu sefer beni iten bir su yoktu ama zifiri karanlığa geri dönmek istemiyordum.
Ayaklarım, çorabım olmasına rağmen botlarımı uçurumun kenarında çıkardığım için batan kayaç ve taşlarla fazlasıyla acıyordu ama pes etmedim. Bunun sonunda ne olduğunu görmem gerektiğini biliyordum. Biliyordum çünkü kalbimdeki şey her neyse ışığıyla beni tünelin sonuna doğru yönlendiriyordu. Yaklaştıkça kalbim daha büyük bir titremeyle varlığını hissettirdi ve bir anlığına durup dinlenmem gerekti.
Sonunu bilmediğim bir yola girdiğimi biliyordum. Belki yeraltı canavaları tarafından mideye indirilmem an meselesiydi ama bu gezegende zaten her şey çok tuhaftı. Dünyaya çok benzese de, birkaç milyar yıl önceki hali gibiydi.
Fazlasıyla yorulmuştum ve daha fazla ilerleyecek halim var mıydı bilmiyordum ama zifiri karanlığa geri de dönemezdim. Bu yüzden bir taşın üstüne oturup kaldım. Oldukça sertti ve canımı yakmıştı ama önemsemedim. Üstüne oturduğum taş, dokunduğum için parladığında, ki bu oldukça büyüleyici hissettiren bir şeydi, bunun zümrüt taşı olduğunu anladım.
Vücudum yavaşça gevşedi, uyuştu. Sanki sıcak bir yaz günü soğuk bir duş almışım gibi ferahladım ve etrafım yeşil bir enerjiyle sarılırken bunu yapanın taş olduğunu anlamam uzun sürmemişti.
Oturduğum yerde doğruldum ve parmaklarımı taşın üstünde gezindirdim. O kadar büyülenmiştim ki, birkaç saniye hareket edemeden taşı inceledim ve içimden sessizce teşekkür ettim. Taş, teşekkürümü kabul eder gibi parladığında sanki çok doğal bir şey olmuş gibi ayağa kalktım.
Belki de doğal olan buydu, insanların varlığını bile bilmediği bir gerçekliğin içindeydim.
Ayağa kalktım ilerlemek için. Tam o an bir şey büyük bir kanat çırpma sesiyle arkamdan bana doğru yaklaştı ve tek pençesiyle beni yakalayıp ilerletmeye başladı. Bunu daha önce de deneyimlediğim için bunu yapanın bir ejderha olduğunu biliyordum ama bu yine de korku hissinin bedenimi yeniden sarmasına engel olmamıştı. Ayaklarım yerden kesildiğinde dudaklarımdan bir çığlık koptu.
''Sen kimsin?'' Bu sefer çırpınmak yerine, ejderhanın sert pençesine tutunmuş, havada süzülüyordum. Önce büyük bir hırıltı sesi duydum ama sonra bunu anladığımı fark ettim, hayır idrak etmiştim.
''Zeyna.'' Ejderhanın çıkardığı titreşimli ses anlamlı bir hale geldiğinde kalp ritmim hızlandı. Benimle konuşmuş muydu? Benimle konuşmuştu. Aynı anda alnımdan başlayıp devam eden taşların tatlı bir şekilde titreştiğini hissettim.
Ona tutunuyor olmak bana o kadar güvende hissettirmişti ki, şu an nerede olduğumun bir önemi yok gibiydi. Bir şeyin beni ona getirdiğini anlamıştım ve bunun zümrüt taşı tarafından şifalandırılmamın ardından yaşandığını düşünürsek o kadar da raslantısal değildi.
Bağlanmıştık.
Bağlanmıştık ve bu çok tuhaf bir histi. Soy taşlarım titredikçe bunu kalbimde daha fazla hissettim. Onu tanıma hissiyle beraber, bilme hissi içime daha fazla içime dolduğunda buna biraz daha emin oldum.
İçimden, merhaba Zeyna, dedim. Görkemli, tüm mağarayı inletecek bir hırıltıyla cevap verdi. Buna bir türlü inanamıyordum.
Zeyna uçtukça doğal taşlar onu tanıyordu ve benim yarattığımdan çok daha büyük bir etkiyle mağaranın duvarlarını aydınlatıyordu. Gökkuşağı gibi görsel bir şölen sunan taşları geride bıraktığımızda kendimi yukarı doğru uçarken buldum. Zeyna beni gövdesinin altına saklamış, yukarı doğru uçarken ona daha sıkı bir şekilde tutundum.
Gözlerimi açtığımda ise bambaşka bir yerdeydim.
Zeyna beni düzlük bir alana bırakmıştı. Bambaşka bir dünyaya adım attığımı ise koca vücudunu yeri sarsacak şekilde önümden çektiğinde anlamıştım. Bir vadinin üstündeydik, gözlerimi yukarı kaldırdım, ağaçlar o kadar uzundu ki gökyüzüne doğru uzanıyordu. Ağaçların arasından yansıyan ışıkları görünce bunun nasıl mümkün olduğunu sorguladım. Burası mantık çerçevesinde düşündüğümüzde yerin altında kalmalıydı, fakat böylesine aydınlık ve yemyeşil olması nasıl mümkündü? Büyülenmiştim. Fazlasıyla hem de.
Tepenin üstünde ilerlerken yeşilliğin kokusu burnuma doldu, iyice içime çektim. Kendimi yeniden dünyada gibi hissediyordum ve gülmeden edemiyordum bu olağanüstü durum karşısında. Minus'un iç karartan gri taşlarının altında böyle bir yer olabilmesi bana gerçek üstü geliyordu. Ben yürüdükçe parlak mavi, mor ışıklar etrafımda dönüyordu, biraz hızlı yürüdüm ve beni takip edip etmeyeceklerine bakmak istedim. Gerçekten beni takip edip etrafımda dönüyorlardı. İçimi bir anlığına neşe kapladı.
Birden aklıma gelen şeyle durdum, arkamı döndüm ve beni takip etmekte olan devasa yeşil bedene tosladım. Geriye sıçrayarak popomun üstüne düştüm ve başımı devasa ejderhaya çevirdim.
Zeyna, olağanüstü derecede büyüktü. Büyüklüğü ve güzelliği karşısında içim titredi. Yere düştüğüm için boyut olarak ancak ayak bileğine kadar gelebiliyordum, bu yüzden üzerimdeki hakimiyeti beni anlık olarak korkutmuştu fakat yavru bir kedi gibi başını yana yatırıp beni incelediğinde gözüme sevimli bile gelmişti. Rengi kına yeşili gibiydi, o kadar doğal duruyordu ki bir taşın ardına saklansa fark bile edilmezdi. Eh, tabii bir ejderha olmasaydı.
Yüzünün her bir yanından diken gibi çıkan büyük boynuzlar onun sevimli bakışlarını daha hırçın gösterirken, alnının ortasından başlayan taşlar asillik de veriyordu. Onu daha kolay incelemek adına ayağa kalktım, geriye doğru adımladım ve omurgasına doğru uzanan taşları gördüğümde oradakilerin daha parlak bir yeşile sahip olduğunu gördüm. Kanatları ise bütün bir yeşilliğin üzerinde uzanmış, damarlı yeşil ışıltılarla parlıyordu. Çok, çok güzeldi. Ona baktığımda içimde hissettiğim o sıcaklığı tarif edebilecek bir kelimem yoktu. Aynı Ragna gibi, Zeyna da doğanın kendisi gibi hissettiriyordu.
Peki gözleri niye siyahtı? Kör olup olmadığını merak ettim ve elimi ejderhanın yüzüne doğru uzattığımda, o da homurdanarak başını yana doğru eğip bana baktı. Bir gözü bile benden kat ve kat büyüktü. Ona dokunmak için elimi uzattım ama elim ancak çenesine yetiştiğinde, kafasını bana doğru biraz daha yatırdı. Simsiyah olan gözünde kendi yansımamı görünce gülümsedim.
''Hiçlikte yıllarını geçirmiş bir ejderhanın gözlerinin başka bir renkte olacağını düşünmüyordun herhalde. Peri masalı tadında hayallerini süsleyemediğimiz için kusura bakma, İyilik Perisi.'' Duyduğum sesle yerimde sıçradım ve arkama baktığımda Atlas'ın kocaman bir kayaya sırtını yasladığını ve elinde bandanamı tuttuğunu gördüm. Yine yayvan bir şekilde gülüyordu. Kayanın üstünde ise koyu mavi gövdesiyle güzelliğini sergileyen ejderhası duruyordu.
''Bana İyilik Perisi deme hakkına sahip değilsin. Gerçi bütün bu olan bitenin bir parçası olduğunu düşünürsek sana göre fazlasıyla iyi biri olduğum doğru.'' Sinirle solurken elinde duran bandanama uzandım ve tek seferde elinden çekip aldım.
O ise bu lafların yanında sadece omzunu silkmişti.
''Bu kadar mı? Omuz mu silkiyorsun? Bandanamı çalmanın ardından beni bırakıp gitmene yapacağın bir açıklama var mı peki?'' Sinirle solumuştum yeniden ama onun umrunda değildi, ona bir şey sormam da mantıklı değildi gerçi çünkü aniden ejderhası olmayan Luna'yı uçurumdan atmaları için nasıl talimat verdiğini hatırladım.
''İsmin İyilik Perisinden, Yaygaracı Peri'ye evrildi, haberin olsun.'' Atlas kendi kendine dalga geçerken omuz silktim.
''Doğru tespit çünkü Luna konusunda yapacağım yaygaralar henüz bitmedi.'' Çenem kasıldı ve önüme düşen ıslak saç tutamını sinirle geriye doğru attım. Aynı anda Atlas'ın alnımda parlayan taşlara baktığını fark ettim. Gözlerinde bir şaşırma ifadesi gördüm ve paniğe kapıldım. Anlamıştı.
''Bağlanmışsın.'' Gözleriyle arkamda tüm heybetiyle kendini gösteren Zeyna'yı gösterdi.
Bağlanmış mıydım gerçekten? Az önce, Zeyna beni pençesi arasında tutup buraya getirirken içimde hissettiğim şeyleri düşündüm. Labradorit soyundan olan biri, Zümrüt soyunun ejderhası ile nasıl bağlanırdı ki? Gözlerimi arkamda duran ejderhaya çevirdiğim birkaç saniyeliğine, bir ejderhayla bağdaşma fikri garip geldi.
''Öyle olsa bile bu seni ilgilendirmez.'' Dümdüz bir ifadeyle konuştuğumda Atlas güldü ve başını öne eğdi.
''Taşların koyu yeşilmiş meğer, mağarada alnında mavi yansımalı siyah taşlar gördüm sandım bir an, karanlık gözlerimi yanılttı herhalde. Poseidon korusun... Seni az daha Labradorit soyundan sanıyordum.''
Atlas'ın alaycı konuşmasıyla beraber Zeyna homurdanmıştı. Dalga mı geçiyordu benimle, yoksa gerçekten taşlar yeşile mi dönmüştü?
Sorup kendimi ele veremezdim, bu yüzden sessiz kaldım ama o arkasını dönmeden önce bana göstereceği bir şey olduğunu söyleyip ilerledi. Gitmeyeceğimi söyledim ama Luna'yı görebileceğimi söylediğinde yalan söylememiş olmasını dileyerek hareketlendim.
Bir süre sessizce birlikte ilerledik. Etrafta duyulan homurtu sesleri ejderhalara aitti. Ayakkabım olmamasına rağmen ayaklarımızın altında ezilen çimenler yürümem adına rahat bir alan oluşturduğu için onlara şükrettim.
Yürüdükçe kulaklarıma dalga sesleri dolduğunda şaşırmıştım. Burada bir de su olamazdı değil mi? Gerçi etraftaki renklere ve yaşam örüntüsüne bakıldığında bu çok da tuhaf olmazdı.
Ağaçların üstümüzü kapattığı alandan çıktık ve denizin üstüde başlayan gökyüzünü gördüğümde şaşkınlıkla ağzım açıldı. Su alabildiğine uzağa gidiyordu ve parlak mavi gökyüzü oldukça gerçek görünüyordu.
Bir an su dalgalandı ve ayağıma kadar ulaştı. Bir şeyi tanımış ve ona tepki veriyor gibiydi. Önce arkamızda duran ejderhalar olduğunu düşündüm ama değildi. Bunu yan tarafta bir hareketlilik hissettiğimde anladım. Ben Luna'yı görmeyi beklerken, simsiyah bir ejderha inişe geçti. Kanatlarının arasından mavi ve yeşil renkleri, sanki kuzey ışıklarını izletiyormuş gibi parlıyordu. Bu bir labradorit ejderhasıydı.
İtiraf etmek gerekirse, kendimi labradorit soyundan sandığım birkaç gün boyunca bu fikre çok alışmış olmalıyım ki, ejderhayı bir an için üzüldüm. Fakat Zeyna'nın bunu hissedebileceğini düşünerek bu hissi üzerimden hemen attım.
Bir ejderhanın üzülebileceğini düşünüp endişlenecek kadar yufka yüreklisin, dedi kalbimdeki ses.
Sesi umursamadım, artık alışmıştım. Gözlerimi yeniden labradorit ejderhasına çevirdim, bedeninin altında tuttuğu silüeti görünce hemen tanımıştım. Luna.
''Luna...'' Ejderhaya doğru adımlamak istedim, Luna'yı almak ve kucaklamak.
Ama Atlas elini önümde tutarak gitmemi engelledi.
Ejderha, hareketsiz bir şekilde yatan Luna'nın bedenini sırt üstü gelecek şekilde suya bıraktı. Birkaç saniye suyun üstünde, gökyüzüne dönük bir şekilde süzülen bedende bir kıpırdanma bekledim ama hiçbir şey yoktu. Ölmüş müydü? Ölmüş olamazdı değil mi?
Bu düşünce içimi parçalayınca Atlas'ın önümde duran elini sinirle ittim fakat yerimden kıpırdamadım. Gördüğüm sahne bana o kadar acı vermişti ki, ne yapacağımı bilemez haldeydim.
Yaş olarak Ragna'dan bile küçük olduğu belli olan ejderha, bir süre Luna'nın suda ilerleyişini izledi. Homurtulu sesler çıkardı, benim için bir yas gibi duyulduğunda gözümden bir kaç damla yaş aktı.
Luna'nın bedeni suyun üstünde yeteri kadar ileri gittiğinde ejderha suya yavaşça girdi, tüm bedenini yavaşça suya batırdı. Bir süre Luna'nın bedeninin altında ilerlediğini suyun yansımasından gördüm ve ardından bedeninden sular dökülürken kanatlarını açtı, sakin bir şekilde onu sırtına alacak şekilde suyun yüzeyine çıktı.
Ejderha son bir kez homurdandı ve gözlerini kapattı.
Hıçkırıklarımı durdaramadım ve ağlamaya başladım.
Luna ölmüştü değil mi?
''Niye ağlıyorsun? Luna güvende.'' Atlas sakin bir sesle konuştuğunda sinirle ona baktım ve vurmak için elimi kaldırdım.
Atlas elimi havada yakaladığında kaşlarımı çattım. Atamıyordum ona karşı olan sinirimi. ''Sen buna güvende olmak mı diyorsun? Hani ölmüştü ejderhası? Hani kafasını koparmışlardı? Güvende olması için birlikte ölmeleri mi gerekiyordu? Gerçi evet haklısın, şu anda sizin yanınızda olduğundan çok daha fazla güvende.''
Atlas gözlerini uzaklaşmakta olan ejderhaya çevirdi, derin bir nefes aldığını gördüm.
''Cidden yaygaracısın.'' Kolumu bıraktığında omzuna doğru vurdum ama hiçbir etki etmedi. Kendi elim acımıştı ama belli etmedim. Bu muydu söyleyeceği şey? Vicdan azabının kırıntısını görmüyordum ama görmeyi beklediğim için suçlu olan bendim.
''Sen de pisliğin tekisin.'' Uzaklaşmakta olan olan Labradorit ejderhasına son bir kez baktıktan sonra arkamı döndüm. Beni durduran şey Atlas'ın bileğimden yakalayıp kendine çevirmesi oldu.
''Pisliğin tekiyim, öyle mi?'' Gözlerimin içine baktı ve nedense bir şey aradığını düşündüm ve cümlesine devam etmesini bekledim.
''Evet öylesin. Eğer diyeceğin bir şey yoksa...'' Elini bileğimden sertçe çekip kurtardım ve onu arkamda bırakarak ağaçlık alana doğru yürümeye devam ettim. Kalbim ve midem sinirle kavruluyordu.
''Vicdansız pislik herif.'' Ben kendi kendime söylenirken Zeyna'nın olduğu yere doğru yürüdüm ve arkamdan gelmemesini umdum. Öyle de oldu, arkamdan gelmemişti.
Gökyüzünde pençelerinin arasında insanları tutarak, arkamı bıraktığım yöne doğru uçmaya devam eden ejderhaları görünce kalbim yerinden çıkacak gibi oldu. 5 tane saymıştım. İki tane pulları parlak koyu gri olan, üç tane de kan kırmızısı renginde ejderha gökyüzünde sonsuz uykusuna doğru uçtu.
Hematit ve Karnelyan dedim içimden.
Zeyna'yı bulunca simsiyah gözlerindeki yansımama daha dikkatli baktım, taşlarım gerçekten yeşildi. Doğruydu, Zümrüt soyuna aittim. Eğer taşlarım Zümrüt'e dönmeseydi, Zeyna benimle bağ kurmasaydı bu sonsuz uykuya giden kişi ben olacaktım dedim içimden. İçim ürperdi, deli gibi üşüdüğümü hissettim.
Zeyna beni pençeleri arasında tutup mağaradan çıkardığında bugün yaşadığım her şeyi unutmak istedim. Fakat biliyordum ki ben asla kurtulamayacağım bir dünyanın içine savunmasız bir şekilde düşmüştüm. Bundan kaçışım yoktu. Labradorit soyu ile olan bağımı bulmak zorundaydım.