İçeriğe geç

Uyan Maran

Bölüm 1 · 26 dk okuma

Uyan Maran

Bölüm 1

0. Uyan

Atlantis… Ejderhaların nefesinden doğup, Tanrı Atlas'ın sularıyla koruduğu o ihtişamlı şehir. Kayıp cennet dediler, altın şehir dediler. Oysa gerçekte, ihtişamın gölgesine saklanmış bir kibirden ibaretti.

Ben gördüm. Poseidon’un oğullarını, onların soylarının yükselişini, tanrıçaların hediyelerini. Sekiz soyun sekiz köşeli yıldız gibi parladığını… ve zamanla yalnızca beş kutsal soya indirgenip çürüdüğünü.

Labradorit soyunu hatırlıyor musunuz? Elbette hayır. Onlar gölgenin çocuklarıydı. Atlantisliler ve Tanrıların arasında çıkan savaşta, tanrıça Nyx’in dokunuşuyla illüzyonun gücüne sahip olmuşlardı. Siz Atlantisliler'in, Zeus'a karşı zafer kazanmanızı sağlayan da işte onlardı. Ama işinize yaramayı bırakınca onları dışladınız, susturdunuz, tarihin tozlu sayfalarına gömdünüz. Siz insanlar işinize gelmeyeni görmezden gelmekte ustasınız. Ama siz, yeni nesil ejderha binicisi çocuklara, çok da dostça olmayan bir bilge tavsiyesi, dikkat edin. Görmezden geldikleriniz, bir gün yeniden karşınıza çıkmak üzere gölgede kendi kendini büyütüyor olabilir.

Ve kraliçeleriniz… Kristal Kalp’in önünde ellerini titreterek kaderlerini arayan kadınlar. Atlantisli atalarınız buna ‘kutsal seçim’ dedi. Ben ise, her seferinde yalnızca ihtiraslarınızın ve korkularınızın maskesini gördüm.

Ama bir tanesi vardı… Son kraliçeniz. Maran. O, kaderinden kaçmaktansa Atlantis'in serin sularını kalbine mühürlemeye gönüllüydü, onunla batmaya da. Ve onunla birlikte sizin çok sevdiğiniz o ‘huzur’ da sulara gömüldü.

Şimdi ise Maran'ın yeniden uyandığını söylemek bile varoluşun başından beri tuttuğum nefesimi yavaşça bırakıyormuşum gibi hissettiriyor. Kraliçe ise uzun bir uykudan, içinden çıkamadığı bir rüyadan uyanıyor. Bu defa siz Atlantisliler için mi döndü, yoksa kendi kaderini yeniden yazmak için mi? Tüm bu soruların cevaplarını idrak edebilmeniz için tanık olmanız gerekiyor, o yüzden bu yaşlı bilgeye kulak verin, ya da görmezden gelin. Ben tüm bunları nereden mi biliyorum? İşte o da, bu hikaye boyunca sizinle paylşamayacağım, paylaşmamaktan hiç de rahatsızlık duymayacağım tek bilgi olacak. Yine de fazlasıyla iyi niyetli bir anlatıcı olduğum için hikayeyi daha iyi anlayabilmeniz adına farklı karakterlere bürüneceğim. Evet sizin için... Atlantisli biniciler, sizce ilk kimin hikayesiyle başlasak...

Son Kraliçe dediğinizi duyar gibiyim. Aferin binici, iyi seçim.

Birkaç gecedir uyuyamıyordum. Sanki gözlerimi kapatsam, bir şey beni içine çekecekmiş gibi hissediyordum. Sebebi dolunay mıydı, yoksa gözlerimi dinlendirmek için kapattığımda göz kapaklarımın ardında beliren yüzler miydi? Belki ikisi de. Bilmediğim suretlerin suyun altında çırpınışını dolunay zamanlarında daha sık görüyordum. Tabii, Güneş'in suyun üzerindeki tatlı yansıması bile bu anıyı daha çekilebilir hale getirmiyordu. Anı diyorum zihnimde ara sıra beliren bu görüntüye, başka ne diyeceğimi bilemeyeceğim kadar sık görüp gerçekliğim haline getirmiştim belki de. Bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa uyuduğum sıralarda daha da rahatsız olacağımdı. Delirdiğimi bile düşünüyordum artık, ardı ardına takip eden rüyalar, uyumasam bile peşimi bırakmayan anılar. Ah şu dolunay. Seni suçlamaktan başka yapabileceğim bir şey yoktu ki. Yine de sana yenilip uykuya dalıyordum, perdelerin arasından odama davetsiz bir misafirmişcesine girip yatağımı bir beşik gibi sararken hem de. İlk önce tatlı bir uykuya daldığımı sanmıştım, ta ki dalışım suyun altında devam eden bir kabusa dönüşene kadar. Tutamadığım nefesim anında tükenmiş, yavaşça ciğerlerime hava yerine su dolmaya başlamıştı. O tatlış ışık neredeydi peki? Bedenim sudan yukarı doğru hiçbir sonuç vermeyen çabayla süzülmeye çalışırken, bir yandan uyanabileceğim bir yol arıyordum. Eğer bu bir kabussa, artık uyanmam gerekiyordu, değil mi? Peki neden uyanmıyordum?

O tatlı ışığın yansıması sonunda görünmüştü. Bir kolumu havaya kaldırıp belli belirsiz görünen ışığa umutsuzca uzanmaya çalışıyordum, gerçekten ölüyor muydum? Eğer öyle ise huzurlu bir ölümdü, hiçliğin ortasında çırpınmayı bırakmıştım, son hatırladığım şey dingin koyu mavi suların üzerine yansıyan tatlı ışıktı. Sonrası ise karanlık, kendimi yalnızlığı iliklerime kadar hatırlatan buz gibi suların kucağına bırakmış ve kaderimi kabullenmiştim.

Uyan binici, uyan ki Atlantis de uyansın.

Boğazımdan sular yükselirken gözlerim kocaman açıldı ve bedenimi sağ tarafa doğru attım ellerimle altımda uzanan taşlardan yardım alarak. Nefes almaya çalışırken gözlerim yanmaya başlamıştı ve neler olduğunu anlamaya başladığımda paniğime öksürüğüm eşlik etmişti. Vücuduma ait olmayan sular birer birer çıktığında biraz biraz kendime geldim ve ellerimin altında varlığını hissettiren taşın yumuşaklığıyla şaşkınca başımı kaldırdım. Bu bir rüya değil miydi? Önüme düşen saçlarımı geriye doğru atarken derin bir nefes alıp parlak yeşil taşlara baktım yeniden. Altımda bir yol gibi uzanan taşların üzerinde parmaklarımı gezdirdim titrek parmaklarım eşliğinde. Parlak taş vücudumdan çıkan sularla ıslanmıştı, bir anlığına taşın su tanelerinin altında parladığını hissettim. Zümrüt. Parmağımla taşı sakince okşarken yaşadığım şoku atlatmaya çalışıyordum. En son hatırladığım şey kendi yatağımda uzanıyor oluşumdu. Evet. Evet en sonunda delirdim. Sonunda aklımı kaçırdım ve rüyalarımda gördüğüm hiçbir şey de gerçek değildi. Suların oluşturduğu büyük sütunlar, ejderhalar. Hiçbiri gerçek değildi, çünkü şimdi bile rüya ile gerçekliği ayırt edemiyordum.

Ellerim doğal taşın üstüne yaslanmış bir şekilde eğildim ve gözlerime dolan yaşları görmezden gelerek kahkaha atmaya başladım. Az önce ölmüştüm ve ruhum ölümden sonra ruhların gideceği o yere gitmişti değil mi? Kahkahalarım giderek yükselirken, bir yandan oturur pozisyona gelip başımı kaldırmış, belki de cennet olarak adlandırdığımız o diyara bakıyordum. Gri gökyüzü gerçeklik algımı iyice bozarken dizlerimi kendime çekip yüzümü arasına saklamış ve parmaklarımla saçlarımı çekiştirdim.

''Eh, herkes ilk seferinde biraz delirir.''

Yalnız değildim. Korkmuş hissetsem de hiçbir tepki vermedim, derin bir nefes aldıktan sonra hızlıca gözlerimi silerek başımı sesin geldiği yöne çevirdim. Tabii karşımda bir insan görmeyi beklemiyordum, daha çok kanatları kocaman açılmış, bembeyaz bir elbise içinde beni alıp götürmeyi bekleyen bir melek falan bekliyordum. Onun yerine bakış açıma kahve kıvırcık saçları omuzlarına dökülen bir kız girmişti. Zümrüt yeşili bol bir gömlek ve krem rengi üste oturan bir pantolona eşlik eden siyah potlar giymişti. Kıvırcıklarını ise kaşlarının biraz üstünden konumlandırdığı örtüyü bandana şeklinde takarak hakimiyeti altına almıştı belli ki. Gözleri aynı üzerinde oturduğum taş gibi parlak bir yeşile sahipti ve yüzünde güvenilir bir ifade vardı. Demek ki öteki tarafın yetkilileri beni ışığa geçirirken korkmamam adına böyle bir bedende görünmeyi tercih ettiler, diye düşündüm. Yine de o malum soruyu sormam gerekiyordu.

''Sen kimsin?'' Sesim pek arkadaş canlısı çıkmamıştı ama az önce ölen birinin çok da tatlı bir modda olacağı söylenemezdi, değil mi?

''Ben Hazel.'' Kız, kıvırcıklarını geriye doğru attıktan sonra bir elini bana doğru uzattı. Beni yerden mi kaldırmaya çalışıyordu yoksa gerçek bir tanışma mı yaşıyorduk emin değildim. Uzattığı elini tutmadan ayağa kalkmıştım, okuduğum bir kitapta bilmediğimiz bir diyara gittiğimizde oradaki havayı soluyup, oradan beslenirsek, artık sonsuza kadar oraya ait olabileceğimiz yazıyordu. Bu biriyle temas etmek bile olsa bunu yapmayacaktım.

''Korkma Persephone, seni yeraltına kaçırdıktan oraya ait olman için Nar falan yedirmeyeceğim sana.'' Kız alaycı bir şekilde mitolojiye atıfta bulunurken aklımı okuyabildiği için tüylerim ürperdi. ''Çünkü kendin isteyerek yiyeceksin o narı.''

Kız alaycı bir şekilde gülmüştü, kesin olarak ölüyordum yani. Bu alaycı tavırla beraber ismimi saklamaya devam etmem gerektiğini yeniden hatırlattım kendime. Sormak istediğim çok şey vardı ama neresinden başlayabileceğimi bilmiyor, bir dönüş yolu olabileceğini umuyordum. Tam ağzımı açacakken aniden kulakları sağır edecek kadar yüksek frekansta bir ses ve ona eşlik eden kanat sesleri havada yankılanmıştı.

Hatırla.

Aynı anda kafamın içinde yankılanan sesle etrafıma bakındım, gri gökyüzünü kaplayan bulutların üzerine düşen gölgeyle de nefesimi tuttum.

''Bu da ne...'' Kendi kendime mırıldanırken gölge bulutları yarıp bedenini gösterdi ve gökyüzünde süzülen kocaman bir ejderha haline geldi. Ejderha kendi etrafında döndükten sonra kanatlarını iki yana açarak uçmaya, daha doğrusu bize doğru süzülmeye başlamıştı. Kalbim duracak gibi hissediyordum. Sonunda cennete gelmiştim demek, ya da inanılmaz gerçekçi rüyalarımın içindeydim yine. Hayır, bu gerçek olamazdı. Öbür dünyada ne kadar istemiş olsam da ejderhalar gerçek değildi, sadece fantazilerimin ve hayalimin bir ürünüydü. Ama şimdi karşımda bir tanesi kanatlarını rüzgara karşı açmış, bize doğru geliyordu. Korkmalıydım belki de ama bunun yerine büyülendim. Öyle büyülendim ki, yaydığı enerjiden içim titredi. Yine de birkaç adım geriledim.

Ejderha, Hazel olduğunu söyleyen kızın yanına tozu dumana katarak inerken, uçuşan tozların gözlerime girmesini engellemek için elimi onlara siper ettim. Gözlerimi sıkıca kapayarak kendimi uyanmaya zorladım. ''Uyan, uyan, uyan, uyan...'' Korkarak gözlerimi yeniden açtığımda hiçbir şey değişmedi. Derisi koyu yeşile çalan ejderha neredeyse iki katımız büyüklüğünde olan başını sakince yakınlaştırmış, doğrudan gözlerime bakıyordu. İtiraf etmeliyim ki, korkuyordum. Aklımı kaçıracaktım.

''Şu inişin üzerinde biraz daha çalışmalıyız Ragna.'' Hazel, ejderhanın devasa yüzüne sakince dokunduğunda ejderha da sakince gözlerini kapamıştı. Aralarında oluşan bağı anlamamak imkansızdı.

Ejderha gözlerini bana çevirdiğinde ikisinin de gözlerinin aynı renkte olduğunu fark ettim. Gözleri öylesine derin bakıyordu ki, içimi titretmeye yetmişti. Kudretli ve kadim bile diyebilirdim gözleri için. Alnının ortasında, büyük dikenimsi çıkıntılarının hemen altından burnunun ortasına doğru inen zümrüt taşları parlıyordu. Nefesimi tutmuştum, o kadar güzeldi ki.. Rüyalarımda gördüklerimden çok daha güzeldi. Ejderhanın sakinliği, korkumu ve endişemi alıp götürmüş, doğal bir denge oluşturmuştu üzerimde. Ona dokunmak istesem de Hazel'ın varlığı aramıza duvar örüyor gibiydi. Bu yüzden bu düşüncemden vazgeçtim ve bununla eş zamanlı olarak yankılı bir ses duyulmuştu; bir çan sesiydi, sanki gökyüzüne takılmış devasa bir ses sistemi vardı. Gökyüzü eş zamanlı olarak titrerken gözlerimi Hazel'a çevirdim. Hazel, Ragna'ya yöneldiğinde Ejderha da öndeki kanadını yere eğerek Hazel'ın ona binmesi için yardım etmişti. Tamam bu gördüğüm en havalı şey olabilirdi. Hazel, iki kanadın arasında bulunan tahta benzeyen, işlemeli eğere oturdu ve önündeki kayışları tuttu. Ejderha, Hazel'ın bu hareketiyle havalanmış ve yine tozu dumana katarak havalanmaya başlamıştı. O ardına bile bakmadan ejderhasıyla uçmaya başladığında yine gözlerimi sıkıca kapadım. O kadar büyülenmiştim ki, durduğum yerde mum gibi dikilip kalmış, başka bir şey düşünemez olmuştum, ta ki omuzlarımdan yakalanıp ayaklarım yerden kesilene kadar.

İmdat, diye bağırmak ve birinin beni uyandırmasını istedim. Midem ağzıma geliyordu ve tek isteğim güvende hissedebilmekti. Ayaklarım yerden kesildiği için havada çırpınıyordu, nefesimi yine kaybettim. Rüzgar da kuvvetli bir şekilde yüzüme çarpıyordu. Cesaretimi toplayıp gözlerimi açtığımda Ragna'nın suratıyla karşılaştım. Beni koca pençeleriyle tutan ejderha, sanki kontrol etmek ister gibi başını eğmiş, bana bakıyordu. Bana tersten baktığı için neredeyse tatlı olduğunu bile düşünecektim ama beni son sürat uçuruyor olması bu hislerimi bastırmıştı.

''Beni indirin, hemen!'' Muhtemelen rüzgar yüzünden çıkamayan sesimi sadece ben duymuştum. Artık gerginlikten ne yapacağımı bilemiyordum ama öncelikli amacım buradan inmek ve eve dönmekti. Sadece yatağımda uyanmak ve ne yaşadığımı sorgulamak istiyordum birkaç saniye. ''İndirin dedim!!'' Uçmaya devam ediyorduk, beni nereye götürüyorlardı? Çırpınmaya devam ederken, ejderha beni bırakacak gibi oldu fakat ben bu hareketiyle pençelerine daha sarmıştım kollarımı. Kalbim sanki ağzımda atıyor gibi hissediyordum. Birkaç dakika daha devam eden korku dolu uçuşun ardından sonunda yere yaklaşmaya başlamıştık ama o saniye benim aklımdan geçen, acaba ejderhanın üstünde ben olsaydım, nasıl hissettirirdi sorusuydu. Oldukça güzel hissettiriyor olmalı.

Geldiğimiz yer kocaman, uçsuz bucaksız bir meydan gibi görünüyordu ilk bakışta. Fakat yere yaklaştığımızda diğer insanların da olduğunu fark etmem uzun sürmedi. Ejderha beni nazikçe yere bırakıp koca bedenini tozu dumana katarak durduruken kuyruğuyla beni uçurmaması adına geriye doğru adımladım. Hazel, sadece bir saniye sonunda yanımda bittiğinde çevikliği karşısında şaşkınlıkla gözlerim açıldı. Sonuçta hepimizi ona katlayacak büyüklükte bir ejderhadan inmişti. Bir şey dememe fırsat tanımadan beni kolumdan tutup insan topluluğuna doğru ilerlettiğinde kolumu çektim refleks olarak, yine de yanında yürümeye devam ettim. Neler olup bittiğini anlamam gerekiyordu. Yine de hiçliğin tanıdık olmayan yankısının içimde titreşmesine engel olamıyordum. Burası bana hiçbir açıdan tanıdık gelmiyordu ve endişe hissi her yanımı sarıyordu. Tabii, ejderhalar dışında.

''Nereye getirdin beni?'' Hazel yokmuşum gibi davranarak insan kalabalığının içinde gezindirdi gözlerini. Olmayan sabrım giderek azalıyordu. ''Öldüm mü ben?''

Hazel sonunda ilgisini çekmişim gibi bana baktığında gözlerinden bir hüzün geçtiğine yemin edebilirdim. Derin bir iç çekip gülümsedi ve parmaklarını sırtımda gezdirdi. ''Henüz değil.'' Bu ne demek şimdi? Hazel kalabalığa tekrar baktığında aradığı şeyi bulmuş gibi sırtımdaki elini çekti ve bana ilk defa gülümsemesini sundu. ''İyi şanslar binici. İlk gün her zaman zordur. İkinci ve üçüncü günler de... Neyse, gitmem gerek. Kalabalıktan ayrılma, hm?'' Hazel omzuma nazikçe dokunduktan sonra geri dönüp gitti. Kalabalığın içinde yalnız bir şekilde kalakalmıştım. Binici mi? Pekala, ben aklımı kaçırmadan önce biri neler olduğunu açıklayabilir miydi? Artık vücudum yaşadığı şaşkınlık yüzünden donma tepkisi veriyordu. Nereye gidebilirdim ki? Üstümde hala yatmadan önce giydiğim mavi şortun ve siyah bol tişörtümün olduğunu fark ettim fakat gözlerimi kalabalığa çevirdiğimde diğer insanların benim gibi olduğunu gördüm, şaşkınlığım iyice artmıştı. Herkes en az benim kadar şaşkın bir şekilde etrafa bakıyor, geceden kalma kıyafetleriyle buraya gelmiş gibi görünüyorlardı.

Gözlerimi gökyüzüne çevirdiğimde uçan birkaç ejderhanın daha alana yaklaşmakta olduğunu gördüm. Mavi kanatları havada süzülen bir tanesi görüş alanıma girmişti, kanatları açık maviye doğru damarlı bir şekilde parlayordu ve Ragna'ya kıyasla çok daha büyük olduğu belliydi. Ejderha pençeleri arasında duran, benim yaşlarımdaki bir kızı alana, cüssesinin büyüklüğüyle tezatlık oluşturacak şekilde nazikçe bıraktı. Her ne kadar kafa karışıklığı yaşasam da bu içimin ürpermesini engellememişti. Alnında Ragna'nın alnındaki gibi konumlandırılmış bir taş vardı, mavi bir şekilde parlıyordu. Azurit, dedi bir şey içimden. Kız korkmuş bir şekilde yere yığıldığında yardım etme dürtüsüyle ona koştum fakat çok geçmeden ayaklarımın olduğu yere çivilendi. Bunun sebebi devasa ejderhanın üstündeki oğlandı. Nedenini anlayamadığım bir şekilde ona bakma dürtüsü hissetmiştim. Siyah deri pantolonu ve ona eşlik eden siyah gömleği vardı ki suratındaki ciddi ifadeyi tamamlıyordu. Aralarındaki maviyle siyaha eşlik eden saçları, neredeyse gözlerini kapatıyordu fakat bu sert bakışlarının üzerimde olduğunu fark etmeme engel olmadı. Gözlerimiz buluştuğunda ben de gözlerimi çekmedim. Üstünlük kurmayı sevdiğini düşündüm ve öyle kolay kolay yenilen biri değildim fakat hayatımda ilk defa bu kadar yoğun bakan bir çift göz görmüştüm. Kalbimde bir şey titremişti, tanıdık birini görmenin hissi miydi? Yoksa tanıdık olmayanın verdiği heyecan hissi mi bilmiyordum ama göz temasımızı ilk bozan o oldu, ejderhasından inmek için. Ejderhanın eğeri bile yoktu, dünyanın en normal şeyiymiş gibi ejderhanın bedeninden yükselen çıkıntılara tutundu ve çevik bir hareketle yere indi.

Zaten Dünya'da değilsin.

Zihnimde yankılanan alaycı sesle dikkatim tamamen dağıldı, bu dünyanın bir numarası olmalı diye düşündüm. Gergin bir hisle etrafımda sesin kaynağını ararken gökyüzünde uçan diğer ejderhalar da birer birer inişe geçiyordu. Beyaz, sarı, mavi, yeşil, turkuaz. Tam beş tane ejderha saydım ve her biri sıra sıra iniş yaparak, kalabalığın etrafa dağılmasına neden oldular. Yan yana sıralanan ejderhalara yakından bakabilmek adına kaçan insanları yararak ilerledim. Heybetleri, insanların neden kaçıştığını anlamamız için yeterli bir sebepti fakat içimde bir şeyler onlara daha yakın olabilmek için kavruluyordu. Ejderhalar, tıpkı Ragna'nın Hazel'a yaptığı gibi kanatlarının birini yere doğru eğmiş, binicilerinin inebilmesi için kolaylık sağlamışlardı. Nedense bunu gördüğümde içimde büyük bir hayranlık uyanmış, boğazımın yandığını hissetmiştim ki bu da yaşadığım durumdaki soru işaretlerinin yanına bir tanesini daha ekliyordu. Bu ejderhalar da, az önce gördüğüm ejderha kadar büyüktü. Ejderhalara bu kadar yakında olan ben ve birkaç kişi daha kalmıştık. Onlara baktığımda neredeyse renkli enerji dalgaları yaydıklarını görmek tüylerimi ürpertiyordu. Alınlarındaki taşlar parlıyordu. O kadar göz alıcıydı ki hepsi, öylesine gösterişli. Bir tanesi ile göz göze gelmek yutkunmama neden oldu.

Kesin rüya görüyorum, diye düşündüm.

Hayır, bu senin gerçekliğin, diye cevap verdi yine aynı ses. Önümdeki ejderhaya baktım heyacanla. Sen misin, bunu söyleyen? Ejderha hayır der gibi kafasını öteki tarafa çevirdiğinde yanında nokta kadar kalan binicisini fark ettim. Orta yaşlarında olduğunu söyleyebileceğim her binici, ejderha ile uyumlu renkler giymişti. Elbiseleri gösterişli ve işlemeliydi. Alınlarının ortasından, saç çizgileri boyunca devam eden taşlar diziliydi, taşlar da en az kıyafetleri kadar ejderhaların rengiyle uyumluydu. İçimden dalga geçmeden edemedim. Eh, buradaki moda anlayışı biraz gösterişli olmalı.

''Evinize hoş geldiniz, Atlantisliler.'' Ses öyle bir yankılandı ki, sesin geldiği yöne, beyaz elbisesiyle ortada duran kadına baktığımda elinde mikrofon gibi bir şeyler aradım ama yoktu. Diğer bütün uğultular durulmuştu, ejderhalardan bile ses çıkmıyordu.

Atlantis mi? Bu kelime zihnimdeki bir yerin kilidini açmış gibi rüyalarım birer birer zihnimde oynamaya başladı, derin bir nefes aldım. Başım ağrımaya başlamıştı. Kulaklarım çınlamaya başladığında elimle başıma hafifçe vurdum. Bir anlığına fazlasıyla yorgun hissettim, fakat bir saniye sonrasında tamamen düzelmiştim. Bir şey beni izliyor gibi hissederek başımı arka çaprazıma çevirdiğimde, Hazel'ın, Ragna'nın yanında durduğunu gördüm. Yeterince delirmiş olsaydım eğer, Hazel'ın bana gülümsemesinden beni büyülü bir şekilde iyileştirdiği çıkarımını yapardım. Fakat henüz yeterince delirmemiştim.

''Eh, Minus Gezegenine geçici eviniz diyebiliriz.'' Beyaz elbiseli kadın konuşmaya devam ederken gözlerimi yeniden ona çevirdim. Minus gezegeni mi? İlk defa duyduğum bu isimle dikkatim ve odağım şimdi tamamen gösterişli beyaz elbisenin içindeki kadına yönelmişti. ''Şaşırdığınızı biliyoruz ve hayır. Henüz ölmediniz.'' Son cümlesini sanki çok komik bir şey söylemiş gibi histerik bir kahkahayla bitirdiğinde gözlerimi devirmemek için kendimi zor tuttum.

''Bizi neden buraya topladınız? Daha doğrusu bizi kaçırdınız.'' Kalabalıktan bir ses yükseldi. ''Bunun suç olduğunun farkında mısınız?'' Genç çocuk sinirle solurken, kalabalıktan da sesler yükselmeye başlamıştı. ''Minus mu, her ne haltsa umrumuzda değil. Eve dönmek istiyoruz.''

Sinirli kalabalıktan yükselen tüm bu homurtulara karşı, önümde duran tuhaf giyinimli insanların ifadesi bir an için bile değişmemişti. Kadın, sabırla çocuğun konuşmasını bitirmesini bekledi ve aynı sinirimi bozmaya başlayan sakin ifadeyle konuşmaya devam etti. ''Buraya gelmeyi sizin seçtiğinizi söylemeliyim o halde. Sizler Atlantis'in kayıp çocuklarısınız ve tam da olması gereken tarihte burada sizinle buluştuk. Sizinle Atlantis'te buluşmayı, size evinizi verebilmiş olmayı çok isterdik ama sizler bizim anahtarımızsınız. Minus gezegenini geçici yuvanız olarak düşünün, birlikte Atlantis'i yeniden bulup gömüldüğü suların altından çıkarana kadar.''

Bu çok da mantıklı olmayan cevaba karşı, sesler yükselmeye başladı yeniden. Kadının hemen arkasında duran devasa büyük ejderha kıpırdandığında ise tüm sesler bir anda kesildi. Gövdesi ile kadına oluşturduğu koruma gözle görünür bir şekilde açıktı. Ejderha gövdesini gererek kalabalığa baktığında kurduğu hakimiyetin altında ezildiğimi hissettimiştim, aynı his içimdeki oluşan hayranlık tohumlarını da körüklüyordu. Bu his ise ilk duyduğumda saçma gelen bu cümlenin belki de doğruluk payı olabileceği düşüncesini doğurdu içimde.

Kadın da bu durum karşısında duruşunu dikleştirdi ve ellerini önde kavuşturarak derin bir nefes aldı. ''Korktuğunuzu ve aklınızda birçok soru olduğunuzu biliyoruz biniciler. Fakat ışık mühürleriniz belirmeye başladığında hakikati hatırlamaya başlayacaksınız.'' Işık mühürleri mi?

''İlk gelen biniciler sizler değilsiniz, sizden tam olarak 1 yıl önce gelen binicilerimiz de aynı şeyleri yaşadı. Size her konuda yardımcı olacaklarını umuyoruz.'' Kadın yüzüne muzip bir gülüştürme yerleştirmişti. 'Ve tabii bizler de.'' Peki siz kimsiniz?

Kadın, aklımdan geçirdiğim soruyu duymuş gibi aniden cevap vermişti. ''Bizler, ait olduğunuz soyların baş mensuplarıyız. Bir tür yetkili gibi düşünebilirsiniz. Ben Ametist soyunun Baş Mensubu Zerya. Minus'a yeniden hoş geldiniz. '' Kadının duruşu gittikçe dikleşirken, bir anlığına göz göze geldik. Hemen ardından aramızda gelişen gerginliği görmezden gelerek, sözü başka bir soya ait olduğunu söyleyen, mavi-yeşil tonlarındaki ejderhanın önünde duran adama bıraktı. Adam, ben de dahil kimsenin aslında 'gerçekten' ilgilenmediği bir sürü şey saymaya başladığında gözlerimi etrafta gezdirdim. Bize öğretecekleri şeylerden bahsediyorlardı, biz ise sadece eve nasıl dönebilirim sorusunun cevabını istiyorduk. Ejderha ile bağ kurma, ritüel ve şifa dersleri. Dünyadaki küçük ama korunaklı odamda uzanırken hep bu tür şeyleri hayal ederdim ama şimdi kendimi güvende hissetmediğim bir yerde, yapayalnızdım. Ne düşüneceğimi, ne hissedeceğimi bilemez haldeydim.

Ejderhalar... rüyalarımda gördüklerimden çok daha güzellerdi. Atlantis.. İçimde bir yerlerde onu biliyor gibiydim ve onu her düşündüğümde kalbimde bir şey hatırlanmak için can atarcasına kıpırdanıyordu. Sanki ruhumu denizin serin dalgaları kaplıyor ve kalbime doğru uzanıp bir nokta oluyordu. Fakat bir şeyler doğru değildi. Her birimize geçici olarak verdikleri özel odadaki yatakta uzanırken zihnimden olan biten her şeyi tekrar tekrar geçiriyordum. Odamda uyuyakalmıştım. Sonrası su, zifiri karanlık ve bellir belirsiz kendini belli eden bir ışık... Boğuluyordum. bunun hissi üzerime yeniden çökerken parmaklarımı boğazıma götürdüm. Bu kadar şey bedenime öylesine fazla gelmişti ki, bir anlığına titredim ve güçsüz düştüğümü hissettim. Boğulduktan sonra ne olmuştu? Biri beni kurtarmış olmalıydı değil mi? Gözlerimi açtığımda buradaydım ve fazlasıyla su da yutmuştum. Gözlerimi kapatıp uykuya dalsam, dünyadaki yatağımda uyanabilir miydim?

Denemek için kendimi uyumaya zorlamıştım ama olmuyordu. Annem beni merak ederdi, arayacaktı beni. Arkadaşlarım... Onlarla haberleşeceğim hiçbir şey yoktu elimde. Şimdi normal şartlarda bana prenses gibi hissettirecek olan odadaki tavanın işlemelerini izleyip bir yol düşünmeye çalışıyordum. Ejderhalar mı? Bir tanesine binebilecek olma düşüncesi neredeyse hoşuma gidecekti. Tanrım.. ne uzun ve gerçekçi bir rüyaydı bu.

Uyuyamayacağımı anladığımda uzandığım yataktan kalkmıştım. Penceredeki perdeyi yarım yamalak aralayıp dışarı baktım. Özgürce uçan ejderhalar bir anlığına gözlerimin dolmasına neden oldu. Özgürlük hissine bu kadar aç olduğumu bilmiyordum. Kanatlarını açıp tasasız bir şekilde gökyüzünde uçabilmek nasıl bir histi ki? Dünyadaki yaşantım özgürlükten çok uzaktı bakıldığında da. Anneme destek olabilmek için her gün erkenden kalkar, işlettiğimiz dükkana giderdim çalışmak için. Hayallerini hiçbir zaman gerçekleştirememiş, hep ertelemek zorunda kalmış biri olarak, kendimi şimdi tam olarak her zaman hayalini kurduğum o belirsiz noktaya yakın bulmak beni afallatmıştı, fakat bu 'gerçekliğe' hemen kanmayacaktım.

Gözümden bir damla yaş düşerken önümden aniden geçen devasa kanatlarla küçük bir çığlık attım ve geriye adımladım. Bir binici, ejderhasını pencerenin önünden uçurma kararı almış, korkumdan ise epey zevk aldığını gösteren kahkahalar atmıştı. Yeniden pencereye adımlayıp kim olduğuna bakmaya çalıştım.

''Sana bu şakanın komik olmadığını söyledim, Yankı.'' Duyduğum erkek sesiyle camdan aşağı baktığımda eş zamanlı olarak sesin sahibiyle göz göze geldiğimde kaşlarımı kaldırarak sorgularcasına baktım. Çocuk, kafasını öne sessizce eğip özür diler gibi bir reveransta bulunup gitti hemen ardından.

Nefeslerimi düzenlemek için kendime müddet verdikten sonra kendimi mantıklı düşünmeye zorladım. Pekala, madem buraya getirildim, bir amacı olmalıydı. Olduğunu biliyordum. Korkmuştum, bizi esir tutuyor gibi görünseler de o kadar yabancı gelmiyorlardı. Kaçmalıydım. Ama nasıl yapacaktım? Belki başladığım yerde bir şeyler bulabilirdim, fakat oradan buraya kadar bir ejderha tarafından getirilmiştim. Nasıl bulacaktım? Zümrüt taşlar. Evet. Zümrüt taşlar bir işaret olabilirdi. Herkesin bir soyu olduğunu söylemişlerdi, ne demişti kadın? Ametist soyundan olduğunu söylemişti değil mi? Ejderhalar da renklere göre ayrılıyordu, bu da demekti ki her soy, doğal taşlara göre ayrılıyordu. Fakat neye göre ayrılıyorları ve bu bağın kaynağı neydi? Bir işaret bulup zümrüt taşları bulabilirsem belki oraya ulaşabilirdim. Belki de bir geçit kapısı gibi bir şey vardı. Aklımı biraz biraz toplamaya başladığım anda yatağın üzerine bizim için bıraktıkları kıyafete baktım. Onları giyip giymemek arasında düşüncelere kapılacaktım ama alnımın ortası ve sırtım aniden kaşınmaya başlamıştı. Başta tatlı olan bu kaşıntı zamanla işkenceye dönüşmeye başladığında alnımı kızartana kadar kaşıdım.

Belki de bedenim başka bir gezegene adapte olmaya çalışırken tepki gösteriyordu. Odanın içine dahil olan banyoya girip aynada kendime baktığımda alnımdan saç dibime kadar sıra sıra bir şeylerin uzanmaya başladığını görmüştüm. Aklıma o anda mensup olduklarını söyleyen tuhaf giyinimli insanların aynı noktada bulunan parlak taşları geldi. Hayır o parlak taşlar, vücutlarından çıkıyor olamazdı. Üstümdeki askılı tişörtü çıkarıp sırtıma baktım, sırt çizgim boyunca kuyruk sokumama kadar devam eden izler kendini belli ediyordu. Parmaklarımı beceriksizce sırtımda gezdirdim, sanki sıcak taşlar üzerine bastırılmış gibi sıralı bir şekilde uzanıyordu daireye benzeyen biçimsiz kızarıklıklar. Sırtımı kaşımak istedim fakat bunun beni daha da kaşındıracağını biliyordum. Ardından gözüm aynanın önündeki kreme takıldı. Üzerinde ''Mühür izi rahatlatıcı karışım'' yazıyordu. Ama açmadım. Hemen durumu kabullenmemizi mi bekliyorlardı?

''Binici, on dakika içerisinde gölün kenarında toplan.'' Bulunduğum yerde sıçradım duyduğum ani sesle. Kimin geldiğine bile bakamamıştım, hızlıca odaya geri döndüğümde ne kapı sesi duymuştum, ne de birini.

Verdikleri kıyafeti giymemiştim ama on dakika içinde avludaydım. Büyük gölün nerede olduğunu bilmesem de yönlendiren görevliler sayesinde bulmak zor olmamıştı. Burada başka ne yapacağımı bilmiyordum zaten. İnsanlara baktım, en az benim kadar kafası karışmış birilerini görmek istiyordum sadece fakat istisnasız herkes yatağın üzerine bırakılan füme rengi gömleği ve pantolonu giymişti.

''Mühürlerinizin kendini göstermesi birkaç haftayı bulacak, bu nedenle karışıklığı önlemek ve eğitimlere hemen başlayabilmek için ejderhalarınızla bağlanmaya başlayacaksınız.'' Güzel. Demek hemen başlıyorduk. Bu da demek oluyordu ki her şeyi anlamam ve dünyaya dönebilmek için oldukça kısa bir sürem vardı. Bir an için bir ejderha ile bağlanma düşüncesi bana tamamlanmış hissettirdi fakat eğer tüm bu duruma alışmaya başlarsam ve geri dönme konusunu rafa kaldırırsam diye düşündüm, bu düşünce beni ürküttü.

''Ben Tan. Sitrin binicilerinin lideriyim. Birçok sorunuzun olduğunun farkındayım. Sorularınızın cevabını zamanla alacaksınız ama daha önemli bir meseleye gelirsek, binicisi olmayan ejderhaları başka bir boyutta, hiçlikte saklıyoruz.'' Sitrin soyundan olduğunu söyleyen binici, benim yaşlarımda görünüyordu. Alnının ortasından başlayan sitrin taşları, sarıya dönük dalgalı saçları arasında sıra sıra parlıyordu. Sesi ise otoriter çıkıyordu, hepimizin dikkatini anında çekmeyi başarabilmişti. ''Kendi ejderhanızı bulup getirmek, onunla bağ kurmak ve en önemlisi, hiçlikten çıkıp bu boyuta dönebilmek sizin elinizde. Yeterince şanslıysanız tabii.'' Tan'ın ifadesi sakin görünse de, gözlerindeki kararlı ifade anında okunuyordu.

''Hiçlik mi?'' Kendi kendime söylenirken yanımda bir beden belirdiğinde gözlerimi ona çevirdim. Hazel. Bu dünyadakilerin bir şeyleri aniden yapma gibi bir alışkanlığı vardı anlaşılan. Yine de bozmadım.

Onu gördüğüm için rahatladığımı hissetmiş, hatta sevinmiştim. ''Sana bir ipucu, kalbini takip et.'' Hazel çok gizli bir sır veriyor gibi kulağıma eğildiğinde şaşkınca ona baktım. Anlamadığımı fark etmiş olacaktı ki, bandanasını hafifçe kaldırdı, alnındaki en az gözleri kadar parlak olan yeşil taşları gözleriyle işaret etti. ''Kalp çakrası.'' İstemsizce güldüm.

''Bak bu hiç yardımcı olmadı.'' Kaşlarımı kaldırıp baktığımda o da güldü. ''Hiçlik, kaos demek. Tanrım... Biri yardım ettiğimi duysa binici başkanlığından atılırım.'' Hazel biraz daha yaklaşıp mırıldanır bir tonda devam etti. ''Bak, seni zümrüt yuvasında buldum. Bu da yüksek ihtimalle zümrüt soyundan olduğun anlamına geliyor. Zümrüt soyu, kalp çakrası ile doğrudan bağlıdır. Kaos ise düzene girmemiş evren demek, bu kadarını biliyor olmalısın değil mi? Ah, her neyse. Orada göreceğin şeyler sürekli değişecektir fakat sana ne gösterilirse gösterilsin kendini kaptırma ve bulmaca gibi düşün. Ve... kalbine bak.'' Hazel evrenin sırlarını bir bir bana veriyormuş gibi gizli gizli konuşuyordu ve kalp kelimesine vurgu yapmak için kalbimin üstüne dokundu.

''İyi şanslar Maran.''

İyi de ben sana ismimi hiç söylemedim ki, diyecektim eğer aynı saniye içerisinde kaybolmuş olmasaydı. Zihin oyunları mı? İllüzyon mu? Bu konular küçüklüğümden beri kabuslarım haline gelmişti. Rüyalarım bile hep sembolik olur, beni bir sonraki adıma taşımak adına merakla çözdüğüm bulmacalar haline gelirlerdi. Bu konuda kendime güveniyordum. Fakat bunu neden yapıyorduk?

''Korkuyorum, girmeyeceğim.'' Neredeyse bir çocuğa ait olduğunu düşündüğüm sesle beraber uğultu da kesilmişti. 7-8 yaşlarında bile değildi. Siyah parlak düz saçları beline kadar geliyordu. Boyut kapısını tam o sırada görmüştüm. Gölün ortasından güçlü titreşimler göğe doğru yükseliyordu. Beş soyun ejderları da gökyüzünde çember oluşturarak uçuyoralardı. Onlar döndükçe su yükseldi. Su yükseldikçe sanki bir hortum gibi döndü. Ejderhaların dönerek oluşturduğu hortum, gölün kenarına yaklaştı. Ben de irkildim. Küçük kız bu defa hıçkırarak ağlamaya başladı. ''Korkuyorum.'' Kızın sesi öylesine titrek çıktı ki, gözlerimin dolduğunu hissettim. Ellerini vücuduna siper etmişti.

''Korkuyorum diyor, duymuyor musunuz?'' Bu ani çıkışı yapacağımdan benim bile haberim yoktu. Herkesin gözlerini bana çevirmiş olması gerilmeme neden olmuştu ama yine de kalabalığın arasından geçerek kızın yanına ulaştım. Onu kollarım arasına aldım. ''Ne derlerse yapacak mısınız?'' Bağırırken kalabalığa baktım. Yüzlerindeki ifadede bir değişim yoktu. Neden hepsi kabullenmiş gibi görünüyordu? Önümde duran sarışın çocuğa baktım, alnının üzerinden başlayan izlere. Yeşilimsi bir sıvı parlıyordu. Krem. O an anlamıştım, krem beliren mühürler için değildi, bizi uyuşturmak içindi. Bizimle oynuyorlardı.

''Zorluk çıkarmaya gerek yok.'' Mensup olduğunu söyleyenlerden biri ciddi bir tonla konuşarak bize yaklaştığında kollarımın arasında duran çocuğu daha sıkı tuttum. Çocuk daha da çok titriyordu. Gözlerimi kıza çevirdim. İzlerine baktım. Kremi sürmemişti, üzerindeki ayıcıklı pijama daha hala duruyordu. Elimle hızlıca kontrol ettiğimde kuru olduklarına emin oldum ve gözlerine ''aferin'' dercesine baktım.

Fakat hemen ardından suya çekildik. Hortum bizi içine çekti. Bu dünyaya geldiğim zamanki gibi. Kız kollarımın arasından kaydığında onu elinden yakaladım. Suya rağmen çekildiğimiz yönün aksine doğru yüzdüm ama hiçbir işe yaramadı. Nefesim tükeniyordu. Çırpınmaya devam ederken hortum bizi büyük bir güçle itti ve karanlığın içine düştük. Yere kafa üstü çakıldığımda inleyerek gözlerimi açtım, elini hiç bırakmadığım küçük kıza bakmak istemiştim ama zifiri karanlıktı, hiçbir şey göremiyordum. Hıçkırarak ağlamaya başladığında hemen doğruldum, el yordamıyla küçük bedenini bulduktan sonra kollarımın arasına çektim.

''Korkuyorum abla.'' Gözlerim yeniden doldu, kollarım arasında titreyen bedenine daha sıkı sarıldım. Ben de korkuyorum, demek istedim.

''Adın ne senin?'' Kızın yüzünü karanlıkta seçerek ellerim arasına aldım. ''Luna, diye cevap verdi.'' Yutkundum, birkaç sene önce kaybettiğim kız kardeşimin ismi de Luna'ydı. Kaderin bir oyunu olmalı, diye düşündüm. Fakat şu an ne üzülmeye, ne de başka bir şeye zamanım vardı, güçlü olmak zorundaydım.

''Ne güzel bir isim, Luna... Pekala, buradan çıkacağız. Ne olursa olsun çıkaracağım seni. Ben yanındayım.''

Yavaşça ayağa kalktım, Luna yeniden elimi tuttu. Küçücük eli vardı, elimin içinde kaybolmasın diye sıkıca tutuyordum. Sonra yürümeye başladık, düz bir yoldu. Yolun nereye çıkacağını bilmeyerek bir işaret aramaya devam ettim. Hadi bir şey olsun, dedim içimden. Yürümeye devam ettik, dakikalar geçiyordu ve belki de yarım saati bulduğumuzda Luna'nın yavaşlamaya başladığını hissettim. Yorulduğunu fark etsem de bir şey demeden yürümeye devam ettim.

''Abla, daha ne kadar yürüyeceğiz?'' Küçük Luna mızırdandığında belki de bir saati geçmişti. Halinin kalmadığını anladığımda eğilip kucakladım onu. Küçük kollarını boynuma sardı.

''Bilmiyorum... bir işaret arıyorum.'' Gerçek şu ki, benim de umudum tükenmeye başlamıştı. Yine de bunu sesli bir şekilde dile getirmeyecektim. Dinlenmek için biraz durduğumda nefesimi topladım. Gözlerimi gökyüzü olduğunu düşündüğüm noktaya çevirdim. Lütfen bir şey olsun artık.

Gökyüzü büyük bir ışık patlamasıyla aydınlandı ve şimşeğe benzer bir ses yankılandı. Derin bir nefes aldım. Belki de ipucu buydu. Kucağımdaki Luna ile koşmaya başladım. Sonra beyaz ışığı gördüm, titreşen ışığın ortasında beyaz bir kapı. Kapının altından sızan sular kulaklarıma dalga sesleri gibi doldu. Pekala, buradan çıkmak istiyorsam çekildiğim bu şeyin içinden çıkmalıydım. Kapının kolunu çevirdim ve karanlık tamamen yok oldu. Bembeyaz bir yatak odasının içindeydik. Luna'yı kucağımdan indirdim. Odayı incelerken aynadaki yansımamı gördüm. Kıyafetlerim farklıydı, mensupların işlemeli elbiselerinden biri vardı üstümde. Simsiyahtı fakat hareket ettikçe mavi ve yeşil renkler ışık oyunu yapar gibi parlıyordu. Dağınık bir şekilde arkadan topladığım siyah saçlarım gitmişti, yapılı bukleler şeklinde göğsümden aşağı dökülüyorlardı. Sonra gözlerime baktım, normalde siyah denecek kadar koyu olan renk şimdi gece mavisi gibi parlıyordu. Tam o an ışık mühürlerim, izlerin olduğu yerlerden alnımın ortasından saç çizgime doğru çıkmaya başladı. Siyah parlak taşlar, şaşkınlığıma fırsat bile vermeden keskin bir acıyla derimi yarıyorlardı. Parmaklarımı mühürlere götürüp durdurmaya çalıştım ama işe yaramıyordu. Gözlerimden yaşlar dökülürken dayanılmaz acıya yenilip yere çöktüm. Sonra bir çığlık daha duydum. Bana ait değildi. Gözlerimi Luna'ya çevirdim. Yine kucağıma çektim onu.

''Sadece mühür. Geçecek.''

Sonra görüntü değişti, kocaman bir salondaydık. Acı da sanki hiç var olmamış gibi bir anda bizi terk etmişti. Bulunduğumuz yere bakarak bir sarayın içinde olduğumuzu anlıyordum, her şey toz bile konmamış gibi temiz ve beyazdı. Sanki her şey sudan şekil almış kadar temiz hissettiriyordu. Büyük şamdanlar, ihtişamlı camların önünde duruyordu. Önümde ise kocaman bir taht, sahibi beklercesine duruyordu. Tahtı inceledim, ilgimi tek çeken şey oydu. Gümüşten yapılmış gibi parlıyordu, tahtın sırt kısmından üç metre yukarı doğru dalgalar kıvrılıyordu sanki.

''Kraliçemiz çok yaşa.''

Bomboş olan taht odasında şimdi birer birer beliriyordu insanlar, sanki hepsini tanıyor gibiydim ama onlara bakmak neden canımı yakıyordu? Benim içimde hissettiğim derin sızıya rağmen onlar bana bakıp gülümsüyordu. Yüzlerindeki gülümseme maskesi kendini belli ediyor, dedim içimden. Bunu düşünmek beni daha da üzdü. Anlam bulmaya çalıştım. Tahttan bir saniye bile gözümü ayırmadım, sanki içim sızladıkça kalbimde bir şey hareket ediyordu. Kalbimi yarıp çıkmak istediğini hissettim, titreşen bir enerji topu gibi hareket ediyordu sanki. Elimi kalbime götürdüm, yeşil ışığı o an gördüm. Hazel'in dediği şey bu olmalıydı.

Hakkın olana bir adım uzaklıkta olmak nasıl bir hismiş, Maranthiel?

Buydu, benimle konuşan şey kalbimdi. Ya da kalbimden çıkmak için can atan o şeydi ve bunu tahta terkrar baktığımda çok iyi anlamıştım. Birden, içimdeki tüm o endişe ve korku gitti. Kendimi ait olduğum yere gelmiş olmanın huzuruyla serbest bıraktım. Ben kendimi serbest bıraktıkça yeşil ışık daha da büyüdü. Gözlerimi hayranlıkla etrafta gezdirdim, bedensiz bir ruh kadar hafif hissediyordum. Tam o an biri aniden koluma girdi. İlk başta yabancı gibiydi ama beni tahta doğru yürütmeye başladığında kim olduğunu anladım. Mavi ejderhalı çocuk, hayır daha da tanıdıktı. Bana gülümseyerek bakıyordu, gözlerindeki ifade ise içten ve sıcaktı. Aynı kişi olamazlar diye düşündüm. Bu odadaki tek gerçek hissettiren şeydi varlığı. Onu özlediğimi söylemek, iyi olduğunu gördüğüme sevindiğimi söylemek istedim ama ağzımı açamadım. Bu bir o kadar gerçek hissettiren, bir o kadar da uzak bir rüya gibiydi. Tahtın önündeki basamaklara vardığımızda elimi tuttu ve ben oturmadan önce kulağıma eğildi.

''Gülümse sevgilim, bu tahtta oturmayı hak ediyorsun.''

Tahta oturdum. Yeşil ışık gittikçe büyüdü, daha da rahatladım. Mavi ejderhalı çocuk başıma gümüş bir taç bıraktı. Gülümsedim. Ben rahatladıkça yeşil enerji büyüdü ve tüm taht odasını sardı.

Tam o an gerçeği idrak ettim. Anılar, bunca zamandır kapalı tuttuğum bir kapıyı hırçın dalgalar gibi sonuna kadar açtı. Anılar zihnimdeki oluklara hızla dolarken tahta tutundum, bedenim deli gibi titriyordu.

Ne ihtişamlı bir şeydi idrak etmek, hele ki bir şehrin anahtarı kalbimde hapisken. Evet, kalbimdeki heyecanla çıkmayı bekleyen şey, benim ruhum değildi ama ait olduğum bir yerdi. Atlantis batarken özünü kalbime mühürlemiş, onunla beraber batmıştım. Şimdi ise yüzyıllar önce beni kraliçesi yapan o yer, doğmak için içimde çırpınıyordu.

Uyan, Maran.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.