Eve geldiğimde, içimdeki kıyafetleri çıkarıp gündelik ve rahat kıyafetlerimi giydim. Aklıma hep o kutu geliyordu. Çınar da kimdi? Neyin nesiydi? Ondan önce bu Marshall adlı adam beni umutlandırıp neden hiçbir şey demeden gitmişti? Hani oynayışımı beğenmişti? İki dakika telefonuma baktığım için mi darılmıştı? Ama neden böyle bir şey yapsın ki? O sırada telefonuma bir mesaj geldi. Acaba Marshall mıydı? Olabilir miydi? Telefonumu korkarak açtığımda hiç umduğum biri değildi. Camila mesaj atmıştı.
-Bugün halamla yemeğe gideceğiz gelmek ister misin?
-Lütfen, lütfen!
Ay bide bunu mu çekecektim? Marshall, Çınar denen adam bir de bu Camila çıktı şimdi. İç çekerek yazmaya başladım.
-Camila çok isterdim, inan
-Ama bugün çok yoğunum ve bitkinim bir sonraki sefere.
Camila anında çevrimiçi oldu ve bana ağlamakta olan bir emoji attı. Sırıttım ve uygulamadan çıktım. Şimdi ise odamda boş boş yürüyordum, dönüyordum, yuvarlaklar çiziyordum. Ah! Beğenmemiş miydi? Arjantin’e biletimi kayıp mı etmiştim? Stresten uzak durmalıydım. Kulaklığımı taktım. Şarkı uygulamamı açtım ve ‘Bir İstanbul Beyefendisi’ şarkısını açtım. Çok hoşuma gidiyordu bu şarkı. Şarkı diyordu ki;
Kandırıldım a dostlar,
Varmış öyle şey,
Gelin görün halimi,
Gelin görün halimi…
Gerçekten böyle bir şeyin içindeydim. Kandırılmıştım. Ya, ben resmen kandırılmıştım! Gerçekten kandırılmış mıydım? Rafıma gittim. Yeni aldığım bir kitabımı elime aldım. Kitabı adı ‘İki Şehrin Hikayesi’ydi. Kitabımı aldığım gibi yorganımın içine geçtim. Hava sıcaktı ancak ben hava 40 derece olsa bile yorganın altında uyuyanlardandım. ‘Bir İstanbul Beyefendisi’ şarkısını 4-5 kere art arda çaldım. Daha sonra aynı sanatçının bu sefer ‘Yıldızlara Bak’ şarkısını çaldım. Bu şarkı da;
Yıldızlara bak…
Biz küçüktük…
Diyordu. Şarkılar eşliğinde verimli saatler geçirdiğimi düşünüyordum. Kitabı tam 1 saat 24 dakika okumuştum. Tabii bu demek oluyordu ki 1 saat 24 dakika da şarkı dinlemiştim. Kitapta da baya ilerlemiştim. Yeni bölüme geçecekken ayracımı koydum ve telefonum elimde mutfağa gittim. Kendime soğuk, buz gibi bir kahve yapmayı planlamıştım. Ama ablamın mesajı planımı altüst etti.
-Ablacım, bugün seni biriyle tanıştıracağım. Benim için özel biri. O yüzden akşam yemeğine davet edeceğim seni. Konumu birazdan atacağım. Olur mu? Hep Arjantin meselesini de konuşuruz.
Ah abla, Çınar kim? Bu adam kim? Kaç tane var bunlardan? Yazmaya başladım.
-Çınar kim abla?
Anında mesaj geldi
-Sen nereden biliyorsun? Sakın bu konuyu onların yanında açma!
Evet şimdi anlaşılıyordu her şey. Çınar ablamın eski sevgilisiydi. Görünüşe göre ablam ayrılmıştı Çınar’dan. Yoksa Çınar böyle bir kutu ve yanında bir özür yazısı göndermezdi. Beni tanıştıracağı kişi ise yeni sevgilisiydi.
-Sana bir kutu ve bir yazı yollamış. Kutuyu açmadım ama yanlışlıkla yazıyı okudum. Özür dileyip saçma sapan iltifatlar etmiş. Peki yenisinin adı ne?
Ardında da gülme emojisi atmıştım.
-Hepsini konuşuruz. Güzelce giyin gel buraya! Konumu attım!
Anlaşılan onu kızdırmıştım. Konuma baktım. Buradan 27 dakika gösteriyordu. Ablam bana bir saat söylememişti. Onu arayıp kaçta orada olmam gerektiğini sordum. 1 saatte orada olmamı söylemişti. Odama geri gittim. Dolabımı açtım. Siyah, bol kesim bir pantolonu elime aldım üstüme de kısa beyaz bir crop seçmiştim. Yatağa kıyafetleri fırlattım. Dolabımın kapağını kapattım. Kıyafetlerimi giydim. Daha sonra birkaç ay önce aldığım pahalı parfümümü sıktım. Boynuma metal, ucunda Anka kuşu olan bir kolye taktım. Saçlarımı güzelce tarayıp iki yandan balık sırtı ördüm. Yüzüme de hafif bir ‘Clean Girl’ makyajı yaptım. Uzun, beyaz bir bez çanta da aldım ve içine: kitabımı, mat rujumu ve kulaklığımı da koydum. Telefonumdan bir taksi çağırdım. Ve taksiyi beklemeye başladım. Gideceğimiz yere yakın bir yerde çok güzel bir kütüphane bulunuyordu. Belki orada biraz vakit geçirebilirdim. Gitmeden önce mutfak dolabından bir adet çikolatalı gofret aldım. Ve çantama attım. O sırada camdan, bekleyen taksiyi gördüm. Beni camda gördüğünde kornaya bastı. Selam verip geleceğimi bildirdim. Hızlı adımlarla spor ayakkabımı giydim. Ve çıktım. Merdivenleri de ikişer ikişer indim. Taksinin arka koltuğuna bindim. Çantamı tek kolumdan çıkarıp koltuğun diğer tarafına koydum. Ve şoför abiye konumu gösterdim. Şanslıydım ki 27 dakikalık yol 19 dakikaya düşmüştü. Kulaklığımı taktım ve yolu izlemeye başladım. Arada bir dakikayı kontrol ediyordum. O sırada İhtiyar mesaj attı;
-İstediğini alamadın mı?
O kadar emindim ki bunu sırıtarak yazmış ve atmıştı. Hiçbir şey demeyerek mesaj uygulamasından çıktım. Müziğimi dinlerken, tekrar mesaj sesiyle müziğim iki saniye kesildi. Bir iç çekerek uygulamaya girmeden ana ekrandan mesaja baktım. Bu sefer İhtiyar değildi. Ablamdı.
-Masamız 14 numara. Cam kenarında oturuyoruz haberin olsun. Yeni geçtik, senin kaç dakikan var?
Tekrar kaç dakika kaldığına bakmak için orta koltuğa doğru kafamı eğdiğimde taksici ‘bir sorun mu var hanımefendi?’ dedi tedirgin bir şekilde. Bende rahatlatmak için nazik bir ses tonuyla ‘Yok yok, ablam kaç dakikam kaldığını sordu da.’ Dedim. Adam dikiz aynasından bana bakıp gülümsedi. Ve ablama yazdım
-1 dakika gösteriyor, hemen oradayım.
Dedim. Ablamda kalp emojisi attı. Uygulamadan çıkıp denizi izlemeye koyuldum. O sırada araba durdu. ‘Ücretiniz 110 TL’ dedi şoför. Parayı çantamdan çıkardım ve uzattım. Teşekkür edip çıktım. Mekânı ararken tam önünde olduğumu gördüm. Lüks bir restorandı. Ablam asla böyle pahalı bir yere gitmezdi. Kapıya doğru yöneldim. Tam kapıdan geçmiştim ki önümde kısa boylu, naif bir kadın belirdi. Gülümseyerek ona baktım. ‘Kaç kişiydiniz?’ dedi kibarca. ‘Arkadaşlarımın yanına gelmiştim, 14 numarada oturduklarını söylediler’ dedim gülümseyerek. Kadın ‘Beni takip edin’ dedi. Onu takip ettim. Ve 4 kişilik bir masaya oturmuş ablamla bir adamı gördüm. Ne hikmetse bunun da gözleri lacivertti. Gülümseyerek ablamın yanına geçtim. ‘Merhaba’ deyip adama elimi uzattım. Adam masanın altında olan ellerini kaldırıp elimi sıktı. ‘Merhaba Albert’ dedi. Şaşırmıştım. Adamda hiç Albert tipi yoktu. Uzun boylu, kaslı ve kumral, özenle şekillendirilmiş saçları vardı. Gülümsedim. ‘Mavi.’ Herhalde kıyafetimin göbek kısmı açık olduğu için bana ‘spor mu yapıyorsunuz?’ diye sordu. Gülümseyerek kafamı salladım. O sırada ablam söze girdi ‘Albert, karşında gördüğün kız kardeşim Mavi. Kendisi de sizin gibi dövüş sanatlarıyla ilgileniyor.’ Dedi ablam. Kafam karışmış bir şekilde ona baktım ‘Sizin gibi?’ dedim. ‘Erkek kardeşim ve ben dövüş sanatlarıyla ilgileniyoruz. Abim geçen sene bıraktı. Ancak Arjantin’de bir akademimiz var’ dedi. Oldukça şaşırmıştım. Tek kaşım havalanmıştı. ‘Abinin adı Armando Marshall De Luca mı?’ diye sordum. Albert’te şaşırmış olacak ki kaşları kalktı. ‘Sen nereden biliyorsun’ dedi. Ablamda o sırada bizi dinliyordu. Belki de anlamıştı. ‘Abini de çağırsana anlatalım’ dedim. Olumluca kafasını salladı. Ve telefonunu eline aldı. Birkaç saniye sonra İspanyolca konuşmalar başladı. Ablam İspanyolca bilmiyordu ancak benim bildiğimi biliyordu. ‘Ne diyorlar?’ gibi baktı. Sırıttım. Ve kafamı sağıma çevirdim. Gözlerimi yere diktim. Düşünmeye başladım. Aklıma birçok seçenek geliyordu. O sırada Albert telefonunu kapattı. ‘Geliyor.’ Dedi. Yarım ağız güldüm. ‘E siz nasıl tanıştınız? Bekliyim tahmin edeyim. Hım kesin o adamı öldüren sendin’ dedim. Ablam bana hayretle bakıyordu. ‘E valla bildi!’ dedi ablam. Albert de gülmüştü. O sırada yanımızdaki masada oturan kel bir adam bize baktı. Herhalde ‘öldüren sendin’ dediğim için bakmıştı. Biraz korktuğu belliydi. Ona ‘hayırdır’ der gibi kafamı salladım. Adam gözlerini kocaman açmış bir şekilde kafasını tekrar masasına çevirdim. Bende kafamı kendi masama çevirdiğimde üstümde ‘lacivert’ o bakışları hissettim. Marshall mı gelmişti? Kafamı geriye doğru çevirdim. O sırada bana bakmakta olan Marshall’ı gördüm. Ona gülümsedim. O ise benim burada olduğuma şaşırmıştı sanki. Masamıza geldiğinde selam verip abisinin yanına oturdu, benim karşıma. Türkçe bildiğini biliyordum ‘Ne hikmetse, ablam ile abin âşık olmuşlar!’ dedim yarım ağız gülerken. Ablam bundan rahatsız olmuştu ancak yapacak bir şey yoktu. O sırada Marshall’dan istemsiz bir şekilde ‘Ne?’ kelimesi geldi. Abisi söze girdi ‘Artık hem avukatım hem de sevgilim’ dedi. Ağızım açık onlara bakıyordum. Gerçekten böyle söylemiş miydi? Ayrıca her şey çok hızlı gelişmemiş miydi? Benim sıfatımı görmüş olacaklar ki Marshall ile ablam aynı anda bir kahkaha patlattı. O sırada abisi tekrar söze girdi ‘Siz nereden tanışıyorsunuz?’ dedi. Marshall, ‘Çok iyi bir dövüşçü kendisi. Arjantin’den getirdiğim bir sporcumun burnunu kanattı’ dedi. O sırada Albert’in kaşları havalandı. Marshall devam etti ‘Kendisini Arjantin’e götürmeyi planlıyorum.’ Dedi. İster istemez ‘Ne?’ lafı çıktı ağızımdan. Ablam bana dönüp ‘E ablacım demedin mi bana da dün? Şimdi niye şaşırdın ki? Hatta bugün konuşacaktınız, sabah’ dedi ablam. Ardından ablam devam etti ‘Ne güzel tesadüf, kardeşin kardeşimle, biz birlikte…’ dedi Albert’e bakarak. Sevgili değildik. Ablam bunu nereden çıkarmıştı? Onu takmayarak devam ettim. ‘Evet, konuştuk ancak Marshall çekip gitmeyi tercih etti’ dedim sert bir sesle. ‘Bende düşündüm ki herhalde burada kalıyorum.’ Dedim umursamazca. Böylece kalacağım için çok üzgün olmadığımı, hayatımda hiçbir şeyin değişmediğini ona kısık ve oldukça ciddi bakışlarımla göstermiş oldum. Ancak Marshall ‘Ne, hayır! Geliyorsun! Sadece rakibinin burun kanaması soyunma odasında hiç durmadan devam etti! Acil hastaneye gitmemiz gerekti. Oradaki yaşlı adama tekrar gelip seninle konuşacağımı söyledim ancak tekrar geldiğimde yoktun’ dedi. İşte bu sefer şaşırmıştım. ‘İhtiyar bana hiçbir şey söylemedi!’ dedim. Marshall az öncekinin aksine biraz daha rahat bakışlarla devam etti ‘O zaman burada konuşabiliriz. Haftaya ilk İtalya’ya oradan da Arjantin’e geçeceğim. Sen de ya benimle gelirsin ya da hiç gelemezsin’ dedi. ‘Nedenmiş o?’ dedim. ‘Çünkü kendi özel uçağımla gideceğim.’ Dedi. O sırada ablam söze girdi ‘biz buraya aslında yemek yemek için gelmiştik ama saat 9 oldu, çok acıktım, Mavi sen kahvaltı da yapmadın. Yemekleri söyleyelim öyle konuşursunuz olur mu?’ Dedi ablam. Albert söze girdi ‘Yemek yemeyen birine göre fazla kasın var’ dedi. Yarım ağız güldüm. O sırada masanın altında tuttuğum telefonuma baktım saat 9.04’dü. Marshall garsonu çağırdı. 4 tane menü istedik. Fiyatlar gayet pahalıydı. O sırada Marshall ‘Ben bir mantar soslu antrikot alayım’ dedi. Ardından Albert ‘bende limon soslu tavuk külbastı alayım’ dedi. Sıra ablamla bize geldi. Ortamına uygun davranmalıydık. Söze girdim ‘Bende portakallı ızgara somon alayım’ dedim. Ablamda benim ardımdan ‘Bende İtalyan pizza’ dedi. İster istemez güldüm. Ancak sonra herkesin bana baktığını anlayınca elimi ağzımla kapatıp, dudaklarımı üst üste bastırdım. Ablam ne olduğunu bile anlamamıştı. Konuyu değiştirmek için söze girdim ‘geliyorum.’
O ‘geliyorum’ lafı Marshall’ın gözlerinde bir parıltı yaratmıştı. Ardından da telefonuyla konuşmaya gitti. O telefonla konuşmaya gittikten sonra da Albert tuvalete gitmişti. Masa da ablamla birlikte kalmıştık. Ablam gözlerini benden kaçırıyordu. Onun için bir hafta kısa bir süreydi. Bunu bende biliyordum. Ancak Marshall ‘ya geleceksin ya da hiç’ demişti. Bu benim hayatımdı. Ve ben hayatımı tekrardan inşa etmek için hayatı hali hazırda birine sormayacaktım. Bu kişiyi ne kadar sevsem de ablam olsa da. İlk Marshall geldi masaya. Birkaç saniye geçmeden de Albert geldi. Saat ilerliyordu ancak hala sıcak denecek kadar güzeldi hava. Albert bizle konuşurken ablam ile yaklaşık 5 aydır tanıştıklarını öğrendim. Ben Albert’ın konuşmasını dinlerken Marshall sadece bana bakıyordu. Albert konuşmasını sonlandıramadan da yemeklerimiz geldi. Bir kadın bir erkek garson masaya yemeklerimizi yerleştirirken Albert kaçamak bakışlarla ablama bakıyordu. Ablam bunu görünce yüzünde hafif bir tebessüm oluştu. Yemeklerimizi yerleştiren garsonlarda gidince Marshall ‘Haftaya bugün saat sabah 6.30 da Adnan Menderes Havalimanı’nda buluşalım. Havalimanının girişinde seni hafif ticari bir araçla bekleyeceğim. Eğer gelemeyeceksen seni bende evinin önünden alabilirim.’ Dedi. Ablama baktım. Ancak bunun bir nedeni vardı. Felaketten önce varlıklı bir ailede yaşıyorduk. Ve bize 3 araba bırakmışlardı. Ancak sadece bir tanesini kullanıyorduk ve bu araba da diğerlerine kıyasla daha uygun fiyatlı bir arabaydı. Diğer 2 arabayı da ailemizin eski bir dostu olan Zafer abinin tamirhanesinde tutuyorduk. Ablam sahip olduğumuz pahalı arabalarla kendini üstün görmüyordu çünkü bu paranın sahibinin aslen babamız olmasını istemediği adamdan geldiğini söylüyordu. Ancak bu kadar varlıklı iki adamın içinde ‘arabam yok, beni alın’ diyemezdim. Ablam ne kadar kendini üstün görmese de ezdirmezdi de. Ve ablam ‘Maybach’i alabilirsin’ dedi. İçimden sevincimi yaşıyordum çünkü bu araba bize bırakılan en pahalı arabaydı. Bakışlarımı Marshall’a çevirdiğimde Marshall abisine kaşları havalanmış bir biçimde bakıyordu. Bundan keyif almadığımı söylemek yalan olurdu.
Aradan birkaç saat geçmişti. Saat 11’di. Yemeklerimiz bitmişti. Hesabı Albert ödemişti. Ablam söze girdi ‘biz artık kalkalım’ dedi. İkimiz de ayaklandığımız sırada Albert ile Marshall da ayaklanmıştı. ‘Bizde kalkalım’ dediler. Birlikte mekânın çıkışına yürüdüğümüzde ablamın arabasını arıyordum. En sonunda göremeyince ‘Abla araban nerede?’ diye sordum. Ablam ise ‘Albert ile geldim’ dedi. Bende taksiyle geldiysem Albert ve Marshall ile geri dönmek sorunda kaldığımızı anladım. Ardından önümüzde siyah bir araç durdu. Kapılar açıldığında Albert ablamın elini tutmuş bir şekilde sol tarafta oturdu. Ben de yer kalmadığı için Marshall ile sağ tarafa oturmuştum. Yol boyunca sessizdik. Ben ve ablam dışarı izliyorduk. En sonunda bizim eve gelmiştik. Kapılar açıldı ancak ben inmedim. Ablam ise inmiş bana bakıyordu. Tek bakan o değildi Marshall’da bana bakıyordu. ‘Beni spor salonuna bırakır mısınız?’ dedim. Şoför dikiz aynasından Marshall’a baktı. Marshall kafasıyla işaret verdi. Ablamla vedalaşıp, kapıları kapattık. ‘İtalya’da hangi şehre gideceğiz?’ dedim. Marshall anında cevap verdi ‘Milano’ya gideceğiz. 3 gece orada kalacağız. Birkaç işim var. İstersen sen de o süre zarfında İtalya’yı gezersin’ dedi. Kafamla onayladım. Spor salonunun önünde durduğumuzda kapı açıldı. Vedalaştım ve indim. İhtiyar’a hesap soracaktım. İhtiyar beni gördüğünde güldü. Ona kafamla küçük masayı işaret ettim. Ve olanların hesabını sordum.