İçeriğe geç

Utku

Bölüm 2 · 14 dk okuma

Utku

Bölüm 2

Bölüm 2

Binaya girer girmez, asansörü es geçerek, merdivenlere yöneldim. İkişer ikişer çıktım. Ve 4. Kattaki evimize ulaştım. Çantamdan anahtarımı çıkarırken o kadar heyecanlıydım ki anahtarımı nerdeyse yere düşürecektim. Anahtarımı bulduğumda kapıyı hızla açtım. Çantamı odama fırlattım ve tuvalete geçtim. Üstümdeki her şeyi çıkardım ve kirli sepetine attım. Terlediğim için bir duş alacaktım. Hemen bir duş aldım ve duşa kabinin solunda kalan lavaboya ilerleyip kendime baktım. Güzel görünüyordum. Saçlarımı havluyla kurulayıp, iki yandan balık sırtı ördüm. Ardından odama gittim. Dolabımın yanındaki Zuzje’nin fotoğrafına baktım. İçimden ‘bir gün bende senin gibi olacağım’ diye geçirdim. Üstüme dizimin 1 karış yukarısında biten bir gri şort-tayt giydim. Üstüme de bir oversize beyaz bir tişört giydim. Bu sefer diğerine göre biraz daha kısa bir tişörttü. Yanıma bir miktar para aldım ve evden çıktım. Eve geldiğimden beri sadece 32 dakika olmuştu ve bu iyi bir şeydi. Binadan da çıktım. Evimiz bir yokuşun tepesindeydi. Yokuş öyle çıkılmayacak bir yokuş değildi. Ve yokuşun sonu sahildi. Yokuşun sonuna doğru sesler ve ışıklar da artıyordu. Biraz yokuş aşağı yürüdüm ve sahile 200 metre civarı kalırken küçük ve açık bir bakkala denk geldim. İçeri girdim. İki kutu kola ve cips, çikolata aldım. Elimdeki poşetlerle sahile girdim ve çok kişinin oturmadığı çimenlik bir alana oturdum. Sonra da ablamı aradım. Açmadı. ‘Neler oluyor?’ dedim dışımdan kısık sesle. Sonra sırtımda bir el hissettim. Kafamı geri çevirdiğinde ablamı gördüm. Bana gülerek bakıyordu. ‘Geldim!’ dedi. ‘Geç otur abla’ dedim. Hala kendime engel olamıyordum. Çok mutluydum. İçecekleri ve atıştırmalıkları açtım. Kolamdan bir yudum aldım ki ablam söze girdi ‘ne oldu anlat bakalım!’ dedi. ‘Asıl sen söyle neden bu kadar çalışıyordun?’ dedim. Merak ediyordum. Kim ablamı bu saate kadar çalıştırıyordu? Ablam ‘Senin gibi bir dövüş sanatları sporcusunun bir dosyasını araştırıyordum da. Geçen sene maçta yanlışlıkla rakibini öldürmüş. Ancak dava şimdi açılmış. Haklı çıkaracağım gibi geliyor’ dedi. ‘Sen zaten haklı çıkarırsın abla!’ dedim. Gülümsedi. Kurabiyeden bir parça adlı ve devam etti ‘ne olmuş anlatmayacak mısın?’ dedi. ‘Doğru unuttum! Bugün antrenmana gittim. İhtiyar bana çok iyi bir sporcu tarafından Arjantin’e davet edildiğimi söyledi. Çok yetenekliymişim. Beni Arjantin Ligi’nde görmek istiyorlarmış. Yarın adamla buluşacağım. Belki de Arjantin’e taşınırız!’ dedim. Ablam birkaç saniye güldü sonra gülümsemesi donuk bir hal aldı. Anlaşılan beğenmemişti. ‘Ne oldu?’ diye sordum. ‘Ablacım seni kırmak istemiyorum ama eğer oraya taşınırsan ben gelemem’ dedi. ‘Neden?’ dedim. ‘İşlerim, arkadaşlarım hepsi burada. Ama senin kariyerin orada daha parlak biliyorum. Belki orada geçmişi unutur yeni bir gelecek yazarsın kaderine. Ama sen git. Arada ziyarete geliriz birbirimizi…’ ona eğilip yanağını öptüm. ‘Biliyorum. Bende bundan korkuyordum. Hem daha gitmiyorum. Aylar var belki de. Sen çok başarılı bir avukatsın abla. Senin de gelmeni çok istiyorum ama eğer sen gelmek isteseydin bile ben sana zaten karşı çıkacaktım. Senin hayatın burada. Benimse bir hayatım yok. Kendime yeni bir hayat yazmaya giderken senin hayatını mahvedemem.’ Dedim. Zaten ablamı ne kadar sevsem de onun gelmesini istemiyordum. Sarıldık. Ve biraz daha bu konu hakkında konuştuk. Sonra yeni bir konu açıldı. Ablam ‘Camila ne yapıyor?’ diye sordu. ‘İyi, halasıyla mutlu’ dedim. Okuldan Camila dışında arkadaşım yoktu çünkü Camila’nın halası ablamın çok yakın arkadaşıydı ve onunla yıllardır tanışıyordum. O yüzden onun gibi biriyle arkadaştım. Yaklaşık 5 yıldır tanışıyorduk ve onun felaketten haberi olmadığı için bana hep geçmişi soruyordu. Zaten 5 yıldır tanışmasaydık onunla bu kadar zaman geçirip ona böyle yaklaşmazdım. Konu konuyu açtı. İçecekler bitti. Güldük, eğelendik. Arjantin konusu artık ablamın da aklına yatmıştı. O da benim için mutluydu artık. Saat 2’ye gelirken ablam ‘yarın işe gideceğim artık gidelim’ dedi. Israr etmedim. Çünkü ablam saat 6 da uyanıyordu ve 4 saatlik bir uyku çekmesi ne kadar zoruma gitse de o 4 saati de azaltmak istemiyordum. Hızlıca çöplerimizi toparladık ve evin yolunu tuttuk. Ablamın arabasına bindik. İyi ki arabası vardı. Aslında eskiden annemin arabasıydı ama evimize giden yoldaki yokuş çıkarken bacak kası yaptırıyordu. Yürüyerek 10-12 dakikada çıkacağımız yokuşu arabayla 1 dakika bile sürmeden çıktık. Evimizin otoparkına koyduk arabayı. Kırmızı arabamızı kilitledik ve binaya girip asansörü çağırdık. Ablam az önce çok eğelenmişti ama şu an gözlerinden uyku akıyordu. Sabah 6’dan beri ayaktaydı, normaldi. Benim ise uykum bile yoktu.

Eve girince, ablam üstünü değiştirip hemen yatağına geçmişti. Ben ise üstüme bir sporcu sutyeni giymiş, altımdaki kısa taytı da değiştirmemiştim. Kulaklığımı taktım ve Amerikan mutfağımızda bir salata yapmaya koyulum. Tabakları koyduğumuz duvara monteli üst dolapların altında tezgâha yanşayan sarı led ışıklar vardı. Ablamı uyandırmamak için o led ışıkları açmıştım. O sırada kulaklığımda ‘Company’ şarkısı çalıyordu. Marul, limon, mor lahana ve havucu yıkayıp kesmeye-rendelemeye başladım. O sırada kulaklığımdaki şarkı bitmişti yerine ‘Hometown Smile’ şarkısı çalmaya başlamıştı. Bende salatama son dokunuşları yapıyordum. Salatamı hazırladığımda L koltuğumuza geçtim ve telefonuma bakarken derin bir kâseye yaptığım mevsim salatamı yiyordum. Biraz şu Marshall adlı kişiyi araştırmam gerekiyordu. Evet tanıyordum. Ama sadece güzel bir spor kariyeri olduğunu biliyordum. Birkaç maçını izlemiştim. İzlediğim 3 maçında da o almıştı. Ama şu eğitim yeri falan neydi? İnternete yazdım – Armando Marshall De Luca kimdir?

Armando Marshall De Luca kimdir? – Armando Marshall De Luca 21 Nisan 1996 tarihinde doğmuş bir sporcudur. Annesinin memleketi, Buenos Aires şehrinde dünyaya gelmiştir. Yarı İtalyan yarı Arjantinli olan Marshall ailesinin işleri yüzünden 4 yıl önce Türkiye’nin İstanbul şehrine taşınmıştır. Şu an hala aktif görünse de geçen sene profesyonel dövüşü bırakmıştır. Şu an kendisi bizzat zevk için yaptığını söylemiştir. Kendini babasının İtalya’da ki işlerine ve Arjantin’deki 17-25 yaş arası gençler için özel olarak yaptırdığı dövüş kulübüne adamıştır.

Aslında çok bir şey bilinmiyordu. Ama bunlar bile bana şimdilik yeterdi. Salatamı bitirdiğimde odama geçtim. Matımı serdim. Galiba eski düzene bugün geçmeme gerekiyordu. Saat 3.12’ydi. 4’e kadar spor yapacaktım. İlk önce biraz esneme hareketi yaptım. Ardından plank, şınav, mekik, squat ve ters Lunge gibi hareketler yaptım. Daha sonra 5 kiloluk ağırlıklarımı aldım. Biraz da onlarla çalıştım. Bu sırada da şarkılarımı eksik etmiyordum. Birçok kez Me gusta, Favorite, J’comprends pas ve Shut up my moms calling şarkıları çalmıştım. Fransızca şarkıları gerçekten çok seviyordum. Saat 4’ü biraz geçmişti. 10 dakika soğuma hareketlerimi yaptım ve mutfağa geri gittim. Bir şişe su aldım. Hala uykum yoktu. Biraz telefonuma baktım. Marshall’ın mekanını araştırdım ama bir şey bulamadım. Sonra da İnstagram’a girdim. Bugün çektiğimiz birkaç fotoğrafı paylaştım. Genellikle spor hakkında olan fotoğraflarımı paylaşırdım. Ya da gittiğim yerleri. Ama birkaç tane de ablamla fotoğrafım vardı. Paylaştıktan sonra merakıma yenik düştüm ve İmstagram’dan da Marshall’ı araştırdım. Ancak hesabı yoktu. Saat 5’e geldiğinde İhtiyar’ı aradım. Andan Marshall’ın numarasını istedim. Bana mesaj olarak attı. Güneş yavaş yavaş ağarmaya başlıyordu. Perdemi açtım. Güneş ışığı odama girdi. Sonra da geri yatağıma yattım. Mesaj uygulamasından +05423****** numarasını kaydettim -Armando Marshall-

Saatler ilerliyordu. Bazı insanlara göre veya benim bazı günlerime göre saat çok erkendi. Ancak bir sporcu için olamazdı. Acaba Marshall’a yazsam mı diye düşündüm. Mesaj sayfasına girdim. İtalyanca mı, İspanyolca mı yoksa Türkçe mi konuşmalıydım? Belki de İngilizce konuşmalıydım. İtalyancam yoktu. Ancak İspanyolca ve İngilizceyi ortaokulda öğrenmiştim ve çok da güzel konuşurdum. İspanyolcayı uygun gördüm. Nasıl olsa İspanyolca konuşulan bir yere götürecekti beni. Yazmaya başladım, sildim, yazdım, sildim.

-Hola soy Mavi. Vas a hacer un trato conmigo)

(Merhaba ben Mavi. Benimle bir anlaşma yapacakmışsınız?)

Hayır bunu yazmak aptallık olurdu. Vazgeçtim. Nasıl olsa bugün görüşecek, tanışacaktık. Tam uygulamadan çıkıyordum ki Marshall çevrimiçi oldu. Ne yani? Ona hiçbir şey yazmadım sadece deneme yaptım. Nasıl bunu gördü ki? Ya da başka birine yazdı. Mesela İhtiyar? Derken uygulamadan çıktı. Bende telefonumu bıraktım. Ve yerdeki mat ile ağırlıkları dolabıma kaldırdım. Biraz camımı araladım. Yatağımın solundaki duvarın neredeyse tamamı camdı. Camdan dışarıya baktım. Deniz ve güneş bugün çok güzel görünüyordu. Makyaj masama geçtim. Dünden kalma örgülerimi açtım. Tepeden sıkıca bir at kuyruğu yaptım. Kaşlarım sonlara doğru yukarıya doğru gerilmişti. Yüz temizleme jelimi aldım ve odadan çıktım. O sırada mutfaktan sesler geliyordu. Mutfağa ilerlediğimde ablam kahvaltı hazırlıyordu. Beni görünce şaşırdı. ‘Bu saatte nasıl uyanıksın hayret?’ dedi ablam. Bende ona karşılık verdim ‘Sen de normalde 6 da uyanırdın ama yarım saat önce uyandın hayret?’ dedim. Kıkırdadık. ‘Sende ye istersen’ dedi. Kahvaltıyı göstererek. Ama ben kahvaltı yapmazdım. Midem bulanırdı. Ona da aynısını dedim. Ve tuvalete gittim. Bembeyaz cildimi yüz temizleme jeliyle yıkadım. Üstüme de daha rahat kıyafetler giydim. Saat 6’ya geliyordu. Kulaklığımı kulağıma taktım. Ablama ‘Ben biraz koşuya çıkıyorum büyük ihtimalle geldiğimde olmazsın, görüşürüz, öptüm!’ dedim. Ablamda eliyle bana öpücük gönderdi. Yokuşu indim ve sahil yoluna ulaştım. Bir saat yürüyüş yapsam çok güzel olurdu. O sırada kulaklıklarımda Hymn for the weekend parçası çalıyordu. Tempolu bir şekilde kaç saat yürüdüm, koştum, denizi izledim, kaç şarkı değiştirdim bilmiyorum ama o kadar mutluydum ki… Derin bir nefes aldım. Yaz gelmişti artık… Üniversite sınavı da çok yaklaşmıştı, okul diye bir derdim kalmayacaktı ve üniversiteye gitmek yerine Arjantin’de güzel bir hayat sürecektim. Huzur vericiydi. En azından öyle hissettiriyordu. Saat 7.13’de evin yolunu tuttum. Yol üstünden bir marketten de kendime Mavi Kahvaltısı hazırlamak için bir şeyler aldım. Mavi Kahvaltısı kendime özgü bir kahvaltıydı. Normal kahvaltı yapmayı sevmezdim. Uyandıktan 1-2 saat sonra hafif şeyler yemek daha iyiydi. Ve bunu ismi ise Mavi’ydi çünkü bana özgü bir şeydi. Eve geçtim ve kulaklıklarımı çıkarmadan Mavi Kahvaltısını hazırlamaya başladım. Salatalıklarımı özel bir şekilde kestim. Ve kırmızı biber gibi baharatlarla karıştırdım. Salatalıklı Çin Salatası yapmıştım. Yanında da şekersiz badem sütü içecektim. Kahvaltımı alıp L koltuğumuza geçtim. Kahvaltımı koltuğa bırakıp odama geçtim ve odamdaki uzun, koca raftan yeni başlayacağım kitabı seçmeye başladım. Kitaplığımda 70’den fazla kitap vardı. Hepsini boyutuna ve rengine göre dizmiştim. Elime Romeo ve Juliet’i aldım. İnce bir kitaptı. Zorlamadan bugün bitirirdim. Ancak kitap seçerken görmüştüm ki okuyacak sadece 2 kitabım kalmıştı. Romeo ve juliet ve Yaşlı adam ve deniz. Bugün kitap alışverişine gitsem iyi olacaktı. Kahvaltımı kitabımı okuyarak yaptım. Sonra kahvaltımı bitirdim. Ancak okumaya devam ettim. 100. Sayfaya geldiğimde sadece 33 sayfam kalmıştı. Ve ben asla durmadan okuyordum. Uzun süredir kitap okumuyordum ve sanki bana ilaçmış gibi gelmişti. Hızlı hızlı okuyordum ve bunu bile isteye yapmıyordum. Ve bunu bozan da çalan kapıydı. Ablam olamazdı, işteydi. Camila olamazdı, halası izin vermiyordu. İhtiyar olamazdı, buraya gelmek yerine gelmemi emrederdi. Koltuktan kalktım ve beyaz dış kapıya doğru ilerledim. Kapıyı açtığımda kargocu vardı. ‘Merhabalar, şurayı imzalar mısınız? Dedi elindeki kâğıt kalemi bana verirken. Kâğıdı duvara yasladım ve imzaladım. Teşekkür edip kapıyı kapattım. Aklımda birçok soru vardı. Mesela kargocular bu kadar erken saatte çalışıyor muydu? Derken saati gördüm. Saat 9’u biraz geçmişti! Kargodaki isim ise ablama aitti. Büyük bir kutuydu. Tek sorun ablam internetten alışveriş yapmazdı. Ve bende çok merak etmiştim! Mutfağa koştum. Keskin bir bıçak aldım ve kapının önüne geri döndüm. Bıçağı, kutu düşmanımmış gibi sertçe içine geçirdim. Ve aşağıya doğru çektim. Kutu açıldığında içinden bir kutu daha çıktı. Ama bu kutu pembeydi. Kutuyu çıkardım. Üstünde bir not vardı,

-Her şey için özür dilerim Gazanya’m… Gazanya’lar güneşsiz ortamda büyüyemezler umarım, sen de güneş altında bir yerdesindir…

-Çınar

Tamam bu adam da kimdi? Kutuyu ablamın odasına bıraktım. Kutuyu açmayı deli gibi istiyordum ama eğer o kutu benim olsaydı ablam o notu gördüğü an ters çevirir ve onu bile okumazdı. Salona geçtiğimde kahvaltımı yaptığım tabağı ve bardağımı tezgâha bıraktım. Ve kalan sayfaları okumaya başladım. 10-15 dakika sonra kitabı bitirdiğimde bir iç çektim. Ve rafıma geri bıraktım. Üstüme güzel bir şeyler giydim. Ve en yakın alışveriş mağazasının yolunu tuttum. Çok yakındı aslında. Yaklaşık 8-9 dakika yürüdüm. Ve alışveriş merkezine ulaştım. Girdiğim gibi kendime soğuk bir kahve aldım ve üst kattaki kitapçıya gittim. Belki 1 saat belki daha fazla… bütün kitapçıyı gezdim. Ve 23 kitap aldım. O kadar mutluydum ki… Sadece Türkçe de değil, İspanyolca ve İngilizce kitap da almıştım. Bugün dünyanın en mutlu insanıydım. Hem de Marshall’la birkaç saat sonra görüşecektim. Eve gitmek yerine biraz daha kalmayı düşündüm. Öylesine yürürken bir cilt bakım- makyaj malzemeleri satan mağazaya denk geldim. İçeri girdim. Aslında makyaj yapmayı pek sevmezdim. Doğallıktan yanaydım. Ama cilt bakım malzemeleri alabilirdim. Birkaç maske, peeling, serum… Birçok şey aldım denemezdi ancak az şey aldım da diyemezdim. Bugünlük alışveriş yeterdi. Alışveriş merkezinden çıktım ve evimin yolunu tuttum. Yokuşu çıkarken ellerimdeki cilt bakım ürünleri ve çokça kitaplar normal bir insanı yorabilirdi. Ancak ben boşuna sporcu değildi. Koşarak bile geçerdim. Evime ulaştığımda saat 11 gibiydi. Poşetlerimi yere attım. Kollarım hafif de olsa ağrımıştı. Ellerimi hava da salladım. Ve güzelim kitaplarımı rafıma doldurmaya başladım. Renk ve boyut önemliydi. 10-15 dakikada bunu da hallettim. Cilt bakım malzemelerimi de makyaj masama dizdim. Ve hemen soğuk bir duşa girdim. Saçımı en güzel kokulu şampuanımla yıkadım. Liflendim. Saçıma da bir maske yaptım ve durulayıp çıktım. Saçlarımı kurutup odama geçtim. Külotumu giydim, üstüme de sporcu sutyenimi giydim. Altıma kısa, antrenmanda giydiğim siyah şortumu giydim. Üstüme ise beyaz bir tişört geçirdim. Saçlarımı yine sıkı ve gergin bir at kuyruğu yaptım. Kaşlarımın ucu yine gerginlikten yukarı kıvrılmıştı. Siyah çantama bir şişe su koydum. O kadar heyecanlıydım ki. Ama beni neler bekliyor onu da bilmiyordum. Telefonumu elime aldım. Yarım saat gündeme baktım. Sonra da televizyonu açtım. Netflix’e girdim. Parasyte the grey adlı dizinin kaldığım bölümünü açtım. Bir süre izledim. Hiç sıkılmadan. Sonra alarmım çaldı. Diziyi durdurdum. Saat 1.30 olmuştu. Üstüme ince gri bir hırka geçirdim. Ve çantamı alıp çıktım. Buradan, evimden spor salonu 14 dakika gibi kısa bir süreydi. Yine ben ve eski dostum kulaklığım yine yollardaydık. Bu sefer Superman adlı parça çalıyordu. Bu şarkı Fransızca şarkılardan sonra en sevdiğim şarkıydı diyebilirim. Şarkı bitti ve ben tekrardan başlattım. Şarkı bitti ve ben yine tekrardan başlattım. Bu böyle spor salonuna kadar devam etti… Spor salonuna vardığımda saat nerdeyse 1.50’ydi Hemen İhtiyar’a selam verdim. Ve soyunma odasına geçtim. Üstümdeki tişörtü çıkardım. Ve çantama koydum. Çantamdan suyumu çıkartıp, kulaklığımla birlikte soyunma odasından çıktım. Antrenmanıma başlarken Marshall ortalıkta yoktu. Şınav çekerken bile gözlerim onu arıyordu. O sırada İhtiyar ile göz göze geldik. Bir köşede oturmuş beni izliyordu. Benimle göz göze geldiğinde bir anda gülmeye başladı. Onu umursamayarak keskin gözlerle etrafı incelemeye devam ettim. Derken arkamda duran kapılardan sesler gelmeye başladı. Sesler bir süre orada kaldı. Kapıyı geçmeyi hiç düşünmüyordu. Bazen İspanyolca konuşuluyordu. Bazen ise farklı bir dil. Ve bazen bu dil yüzünden konuşmalarını anlayamıyordum. O sırada kapı açıldı. Ben şınavlarımı o kadar hızlandırmıştım ki dakikada 100 şınav falan çekebilirdim. Marshall’ın önünde duruyordum. Şu an ne yapıyor bilmiyordum çünkü arkamda kalıyordu. Ancak konuşmalar devam ediyordu belki de bana bakmıyordu bile. Tam o sırada yoruldum ve ayağı kalkıp arkamı döndüm. İşte o anda onu gördüm. Gözlerimi bana dikmişti ve konuşurken konuştuğu korumaları ile göz teması kurmuyor, bana bakıyordu. O sırada gördüm onun da gözleri maviydi. Bana yaklaştı. Gözlerini gözlerimden ayırmadan elini bana uzattı ve İngilizce kendini tanıttı. İspanyolca ya da İtalyanca konuşmamıştı. Bende şu an konuşmayı düşünmüyordum yeri geldiğinde sürpriz olmalıydı ve şaşırmalıydı. Elini sıktım ve akıcı İngilizcemle bende kendimi tanıttım. Yarım ağız güldü. İngilizce konuşmaya devam etti

-You know my offer. I saw you doing push-ups you are strong for 19 years old women but I need to see your fight too, am I right? I brought with me a woman your age. I have trained for 5 months. She is from Russia and if you beat him you win a ticket to Argentina

Bunları duyunca gülümsememe engel olamadım. İngilizce konuşmaya devam etti ‘birazdan sana bahsettiğim kadın gelecek. Evet güçlüsün. Ama iyi dövüşebiliyor musun?’ dedi. Sözü biter bitmez konuşmaya başladım ‘benim birkaç maçımı izlediğinizi sanıyordum?’ tekrardan yarım ağız güldü. Gözlerimi kısıp onu incelemeye başladım. Eğer her şeye böyle yarım ağız gülecekse bu iş olmazdı. Lacivert gözleri en az benimki kadar koyuydu. Aynı renk denilebilirdi. Bir kadına göre bende uzun olsam da bu adamın yanında başımı kaldırmak zorunda kalıyordum. Saçları özenle şekillenmişti. Ve yeni emekli olmuş bir sporcuya göre çok kası yoktu. O da ‘bu özelliğinizi beğendim. Haklısınız izledim ve beğendim. Zaten burada o yüzden varım. Ama bir de çalıştırdığım kişilerle seni görmek istedim.’ Dedi. İngilizce bir şekilde sonra da devam etti ve bu sefer Türkçe konuştu. ‘İngilizceniz iyiymiş. Orada sıkıntı yaşar mısınız diye aslında İngilizce söze girdim ve baya da şaşırdım diyebilirim.’ Dedi. Bu sefer yarım ağız gülen bendim. ‘Bence daha da şaşıracaksınız’ dedim. Göz kırparak. İspanyolcama atıfta bulunuyordum. O ise bunu anlamıyordu. Ve kapıdan bir kadın geçti. Benden kısaydı. 1.75 gibi bir boyum olduğu için bir anlık şaşırmış olabilir. Benim kadar kasım yoktu da denemez vardı da denemezdi. Marshall eliyle kafesi gösterdi. Ben girdiğimde kadın Marshall ile bir şeyler konuşuyordu. Ve bu da İspanyolca olduğu için kolayca anlayabiliyordum. Kadın ‘Sence yenebilir miyim?’ diye sormuştu. Marshall beni süzdükten yarım ağız güldü ve ona da eliyle kafesi gösterdi. Bunu duyan bende yarım ağız güldüm. Marshall bunu görmüş olacak ki kısık gözlerle bana bakmaya başladı. Ve maç başladı. Kadın güçsüz değildi. Ancak benden daha iyi dövüşemiyordu. Biz maçımızı yaparken Marshall ise sadece bana bakıyordu. Yanında getirdiği kadına bir an bile bakmadı. Yaklaşık 15-20 dakika sonra rakibim, Natasja’nın burnu kanadığından küçük bir mola verdik. Benimde elmacık kemiğim biraz morarmıştı ama sorun değildi. Kadına pansuman yapılırken Marshall’ın yanına gittim. Kafesin önünde bekliyordu. Ona mutlu bir şekilde yaklaştığımı görünce yarım ağız güldü. ‘Nasıldım?’ dedim. ‘Gayet iyiydi. Arjantin’e geldiğinde en üst liglere dahi çıkabileceğini biliyorsun değil mi?’ dedi. Şaşırmıştım çünkü burada sadece birkaç küçük maç yapmıştım ve onlarda eğlencesineydi. Profesyoneldim ama hiçbir kişinin karşısında ya da birilerinin karşısında maça çıkmamıştım. Natasja’nın pansumanı bittiğinde yanımıza geldi. Elini bana uzattı. Eline çaktım. İkimizde gülüyorduk. Normalde böyle biri değildim. Yani rakibime dost canlısı yaklaşmazdım. Ancak bu kadın bana böyle yaklaştığı için ona da böyle, sıcakkanlı davranmam gerektiğini anladım. Bana sarıldı ve İngilizce ‘Güzel oyundu. Çok iyi bir sporcusun. Umarım güzel bir geleceğin olur dedi’ ve gülüp soyunma odasına gitti. Onun arkasından baktım. Ve Marshall’a döndüm. Bana bakıyordu. ‘Çok iyi dövüşüyorsun. Bu kadarını beklemiyordum.’ Dedi. Kafamı öne eğdim, utangaç bir tavırla güldüm. O sırada telefonu çaldı. Telefonuyla 1-2 dakika konuştuktan sonra rakibim soyunma odasından çıktı ve Marshall onun yanına gitti. Bense o sırada suyumdan bir yudum alıyordum. Bir dakika telefonuma baktım ve bir gördüm ki Marshall ve rakibim gitmişti! Bu neydi şimdi? İhtiyar bana bakıp sırıtıyordu. Bir iç çektim ve bende soyunma odasına gittim.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.