"Buna da binelim!" Dedi Camila, dönme dolabı göstererek. Kendisi sınıf arkadaşımdı. Benim gibi 12. Sınıf, sarı saçlı, bal rengi gözleri olan güzel bir kızdı. "Tamam" dedim. Onu kırmak istemiyordum. Kendisi benim aksime oldukça çocuk ruhlu bir kızdı. Ancak çok geç olmadan lunaparktan çıkmalıydık, Buradan spora gitmeliydim.
Dönme dolap sırasına girdiğimizde, Camila zıplamakta yerinde duramıyordu. Aslında böyle kişilikleri pek hazzetmezdim. Ama Camila 11 yaşındayken ailesini kaybetmişti. Ve işte o günden sonra da bir daha büyüyemedi. Çok masum olan kişiliği sanki yetişkin olmayı reddediyordu. Ve şu an birlikte yaşadığı halası ise onun tek başına veya arkadaşlarıyla dışarı çıkmasına ayda yılda bir izin veriyordu. O yüzden Camila bu kadar mutluydu bu akşam. Sıramız geldiğinde elimizdeki kumar chip'ine benzer yuvarlak şekilleri görevliye verdik ve gelen kabine bindik. Bindikten bir süre sonra kapılar kapandı ve biraz ileri gidip tekrar durduk. Diğerlerinin binmesini bekliyorduk. Böyle böyle gitti. Kabinler hala dolmaya devam ediyordu. Biz ise zirveye çıkmıştık. Ben keskin gözlerle, kollarımı göğsümün altında birleştirmiş, kambur bir duruşta oturuyordum. Ancak üstümdeki gri-siyah oversize tişörtüm, kamburluğumu ve belimin inceliğini kapatıyordu. Camila'nın enerjisi bana çok geliyordu. Ailesini kaybeden bir kız nasıl bu kadar hayat dolu olabiliyordu? Derin sorulara dalmışken, gözümün takıldığı yer bir pamuk şeker standıydı, az önce Camila'ya oradan bir pamuk şeker almıştık. Ben ise sevmediğim için almamıştım. Derken Camila söze girdi "Mavi, gözlerin çok güzel" onun bu sözü beni şaşırtmış olacak ki gözlerimi pamuk şeker standından çekip ona dikmiştim. Duruşumu dikleştirdim. Dudağıma küçük ve yalandan ibaret bir tebessüm kondurdum. Ve devam ettim "teşekkür ederim, galiba bunu çok az kişi söylüyor.." dedim. Gerçekten çok az kişi söylüyordu. "Ama neden ki Mavi? Aynı ismin gibi mavi! Ama biraz laciverte kaçıyor sanki?" Dedi baba gözlerini kısıp yaklaşırken. Ben ise onun aksine sıfır enerji gözlerimi onun gözlerinden kaçırdım. Ve bu sefer poligon'a benzer, atış yapılan bir yere gözlerimi dikmiştim. Kesinlikle bir güm poligon'a gitmeliydim. Camila beni kısık gözlerle incelemeye devam ediyordu. Ben ise rahatsız olmuştum. Ancak pek belli etmiyordum. ‘Evet, lacivert’ deyip, geçiştirdim. Aslında haklıydı. Gözlerim lacivertti. Ancak karanlıkta siyah gibi görünüyordu. Acaba Camila nasıl görmüştü? Gerçi bende bu kadar yakından baksam ben de görürdüm. O sırada herkes binmişti ve yavaş yavaş hareket ediyorduk. Sıcak bir İzmir akşamıydı. Camila tekrar söze girdi ‘Mavi, ismini kim koymuş?’ Sesli bir iç çektim. Bu kadarı yeterliydi. Ona bir şey diyeme semde ‘Ne zaman susacaksın?’ dedim. Yavaş ve kısık bir sesle. Açıkçası lunaparkları zaten sevmiyordum. Sadece o istedi diye gelmiştim. Birkaç dakika sustu. Başını öne eğdi. ‘Özür dilerim’ diyebildim. O da bana ‘Özrün kabul edildi Mavi!’ dedi. Neşeli bir sesle. Birkaç tur atmıştık. Saat 9’a geliyordu. Artık ne yapıp edip bahane bulmalıydım. Saat 9’u biraz aştığında telefonumu çıkarıp Camila’ya gösterdim. ‘Saat 9 oldu, halan seni merak eder Cam, hadi seni eve bırakayım.’ Biliyordum. O da bunu istemiyordu. Ancak benim, onun bilmediği bir hayatım vardı. Biraz yürüdükten sonra, onun 4 katlı binasının önüne geldik. 3. Katında oturuyordu. Tabii bu yürüyüş sırasında konuşmuştuk. ‘Mavi, senin ailen seni merak etmiyor mu? Bazen bakıyorum akşam 11 de dahi dışarıda oluyorsun’ diye sormuştu mesela. Bende onu terslemiştim. Cevapları uzun olan soruları cevaplamaktansa terslemek daha makul gelirdi bana. ‘Eğer seni kırdıysam özür dilerim. Seni evine kadar çıkarayım mı?’ dedim. Çekinerek. Galiba beni sadece bu küçücük, çocuk ruhlu kız bana ona kızdım diye vicdan azabı çektiriyordu. ‘Kırmadın Mavi. Hem ben alıştım ki sana. Bazen böyle atar yapıyorsun. Genellikle atar yaptığın zaman anlıyorum ki geçmişe dair bir şey öğrenmemi istemiyorsun. Anlıyorum. Ve hayır beni çıkarmana gerek yok Mavi. Galiba seni çözdüm. Artık seni sinirlendirmem. İyi akşamlar Mavi!’ Ne? Ağzım bir karış ona bakıyordum ki, gözümü kırpıp açtığımda ortalıkta yoktu ve binanın kapısı kapanmak üzereydi. Camila haklıydı. Geçmiş ve geçmişe dair hiçbir şeyi ona söylemedim. Ve sorunca da sinirleniyordum. Yere baka baka yürüdüm. Evime giden yola sapmak yerine sola dönmüş ve spor salonuna doğru yürüyordum. Şimdi sorabilirsiniz 12. Sınıf biri neden böyle yaşar ki? Neden böyle bir yaşam stili, rutini olur ki? Bende bilmiyorum. Okula ayda yılda bir gidiyorum. Yüzümü gören hocalar cennetlik. Büyük ihtimalle sınıftan da kalmıştım. Olabilirdi. Artık tek derdim, kariyerimdi. Yol üstünde açık bir markete girdim ve bir tane 1,5 litrelik bir su aldım. Yanına da bir tane protein bar aldım. Suyumu siyah çantama atarken, akşam yemeğim olan bar’ım yiyordum. Ara sokaklardan geçtim. Ve spor salonumuza ulaştım. Aşağı doğru inen merdivenleri ikişer ikişer indim ve spor salonun kapısını açtım. Bana doğru yürüyen İhtiyar’ı görünce ona hafifçe eğilerek selam verdim. Ancak İhtiyar yanıma gelmeyi tercih etti. ‘Uzun süredir gelmiyorsun.’ Dedi. ‘Abartma İhtiyar bir hafta oldu’ dedim. Gerçekten abartıyordu. ‘Eskiden 1 gün bile kaçırmazdın evlat. Hatta kaçırsaydın ekstra antrenman yapardın.’ Ama değişmiştim. Ona ‘haklısın’ der gibi baktım ve soyunma odasına gittim. İlk çantamı çıkardım. İçindeki suyu aldım ve dolabıma koydum. Oversize tişörtümü çıkardım. İçimdeki sporcu sutyeniyle antrenman yapıyordum. Altıma da kısa bir şort giydim. Saçımı perçemlerim önüme gelecek şekilde topladım. Hand wrap’ımı elime sardım. Siyah bir kombin ile iyi duruyordum. Suyumu da alıp soyunma odasından çıktım. İlk öncelikle esneme hareketlerimi yaptım ve kas ağırlıklı çalışmalarıma geçtim. İhtiyar yanıma geldi. ‘Karın kasların olduğu yerde sapa sağlam en azından’ dedi. Gülmeye başladım. ‘İhtiyar sadece bir hafta gelmedim. Abartma.’ Dedim. Ve suyumu bıraktığım köşeye gidip suyumdan 2-3 yudum aldım. Ardından kum torbalarına gittim. Yarım saat alıştırma yaptım. Oldukça yorulmuştum. Tekrar suyumun yanına gittim. Ve yarısı bitmiş suyumdan bir yudum aldım. Şişeyi bir kenara bırakıp telefonumu elime aldım. Ve sırtıma duvara yasladım. Ve Gazanya’dan gelen mesajları açtım. Kendisi ablam. Ablamla ikimiz tek başımıza yaşıyoruz. Kendisi başarılı bir avukat. Gazanya Flores. Garip olan e harfinin de okunması. Yani yazıldığı gibi okunuyor Flores. Hep ablamın ismine sahip olmak istemişimdir. İsmi çok güzel ve bir yabancıyı çağrıştırıyor. Ancak benim ismim beni ele veriyor. Mavi Flores. Ablamı hep örnek almışımdır. O felakete rağmen üniversite sınavına sadece 2 ay sonra girmiş ve hukuk kazanıp, çok başarılı bir avukat olmuştu. Ben ise psikolojik destek almama rağmen, okulu bırakmıştım. Ama o kadar eminim ki o felaket olmasaydı, eğitimime devam edip ablam yolundan giderdim. Nasıldı anlamıyorum, nasıl bu kadar güçlü olabilirdi ki bu kadın? Genellikle onun ders çalıştığı saatlerde, ben kabuslarımdan ağlaya ağlaya uyanırdım. Onun bir gün bile ağladığını görmedim. Azim böyle bir şeydi galiba.
-Mavi, bugün mesaiye kaldım. Akşam eve sen geçersin,
-Yarın görüşürüz!
Bende ona yazmaya başladım.
-Görüşürüz abla, bende antrenmandaydım. Haber verdiğin için sağ ol iyi geceler sana.
Ablam benim bir kafes dövüşçüsü olduğumu biliyordu. Elbette istiyordu okumamı, onun gibi iyi bir meslek sahibi olmamı. Ancak o felaketten sonra zaten 4-5 ay okula gidememiştim. Oradan sonra da zorlamamalıydım diye düşünmüştüm. Psikolojimin yerine gelmesi 1 yılımı almıştı. Kaç kez bana yalvarmıştı. İşte yapacak bir şey yoktu. Okulda kaydım devam ediyordu. Ancak hocalarım benim durumumu biliyordu ne kadar devamsızlık yazılsa da ne kadar sınıfta kalıp, sınavlara girmesem de genellikle hocalar ablamı sadece halimi hatırımı sormak için arıyordu. Hiç ‘Bu çocuk neden gelmiyor?’ dememişlerdi. Biraz antrenman daha yaptım. Soyunma odasına geçip, tişörtümü giydim. Şortumu uzun bir eşofman altıyla değiştirdim. Bitmiş su şişemi, çöp kovasına attım. Hand wrap’ımı çıkardım. Çantamı aldım, içine şortumu koyup lacivert uzun bir ince hırka çıkarıp onu giydim. Son olarak çantamdaki kablosuz kula küstü kulaklığı da çıkarıp taktım. Çantamı tek koluma takıp soyunma odasından çıktığımda elimdeki telefonumdan Spotify’ı açtım. Tam o sırada önümde duran İhtiyar’ı gördüm. ‘Seninle bir şey konuşmak istiyorum Mavi’ açıkçası şaşırmamıştım. Bunu yapacağı belliydi. Kulaklığımı kulaklarımdan çıkarıp omuzlarıma boynumun arkasından geçirdim ve onu takip ettim. Arka kapıyı açtı ve benim de girmem için tuttu. ‘Ne oldu İhtiyar?’ dedim. Aceleci bir şekilde. Oysaki acelem yoktu. Sadece acelem varmış gibi davranıyordum çünkü onunla uzun uzun sohbet etmek yapacağım bir şey değildi. ‘Acelen olmadığını biliyorum evlat. Hatta hiç acelen yok. Çünkü ablan evde değil.’ Gözlerimi kısıp, keskin gözlerle ona baktığımı görünce asıl konuya geçti ‘Tamam, asıl konu aslında bu sıralar daha sıkı antrenman yapman lazım. Günde 2 saat değil de 3 saat, haftada 7 kere’ Ona anlam veremez gözlerle baktım. ‘Ne, neden böyle bir şey istiyorsun İhtiyar, yeterince çalışıyorum.’ Bana ‘aynen’ der gibi baktı. Ve devam etti ‘Kulübümüze yeni bir adam başladı, senden 3 yaş büyük. Belki tanırsın. Hatta belki bile değil, bu işin içindeki herkes o adamı tanır. Marshall adlı biri. Çok iyi bir yıldız. İlla tanırsın’ dedi. Tam sözünü kesecekken, o benim sözümü kesti ve devam etti ‘Sen yokken başladı, seninle tanışmak istiyor artık onun bağlı olduğu yer burası yani. Senin birkaç maçını izlemiş. Daha 18 yaşında olan bir genç kadına göre çok iyi oynadığını söyledi bana. Her geldiğinde seni soruyor ancak hiç göremiyor, o yüzden sanırım teklifinden vazgeçecek.’ Dedi. Ona anlamayan gözlerle baktım. Tamam benim oynayışımı beğenmiş olabilir. Kendisini elbette tanırım. İtalyan -Arjantinli 21 yaşında bir dövüş sanatçısı. Ama 4 yıldır Türkiye’de. Aslında benim bağlı olduğum kulübe yazılmış olması biraz anlaşılır. Gerçekten çok güzel ve çok az kişinin bildiği, çok az kişinin kayıtlı olduğu bir kulüp. ‘Ne teklifi?’ dedim. Kendimi tutamayıp. ‘Seni Arjantin’e götürmek istiyor, orada senin yaşındaki kişiler eğittiği bir yeri varmış. Orada seni görmek istiyormuş. Sadece güvendiği kişileri alırmış. Ben olsam asla kaçırmazdım.’ Bir anlık şaşırdım ardından yüzüme uzun süredir olmayan koca bir gülüş taktım. ‘Yarın kaçta geleyim?’ dedim. Ve arkamı dönüp gittim. İhtiyar arkamdan ‘öğlen 2!’ diye seslendi. Arkam dönük olduğu için beni göremiyordu ama günler belki haftalar sonra ilk defa bu kadar gülüyordum. Gülüşüme engel olamıyordum. Kulaklığımı taktım ve ‘Don’t be so shy’ şarkısını açtım. Saat geç olmuştu. 12’ye geliyordu. Havalar ısınmıştı, elbette artık bu saatlerde kalabalık oluyordu. Ancak evime gitmek için bir süre ara sokaklardan geçmek zorunda kalıyordum ve şimdi bu bomboş sokaklarda ayaklarımla sekiz çizerek gidiyordum. Çok mutluydum. Ablamı aradım. 5-6 saniye çaldı ve sonra açıldı. ‘Efendim Maviş’ sesi biraz yorgun geliyordu. Bu haberi telefondan vermemeliydim. Elbette böyle bir şey yapmayacaktım. Devam ettim ‘Abla sesin çok yorgun geliyor bir şey mi oldu?’ dedim. ‘Hayır sadece 3. Kahvemi içiyorum! Saatlerdir bilgisayar başındayım, çok uykum var Mavişim.’ Dedi. Bunu duyunca tam ona bir teklif sunacaktım ki o söze saldı ‘Senin sesinde çok heyecanlı geliyor. Tek sorun saat 12! Bir şey mi oldu Maviş?’ dedi. Nereden anlamıştı ki? ‘Nereden anladın?’ dedim. Heyecan içinde. ‘Uzun zamandır ilk kez böyle duyuyorum seni! Çok mutlu oldum. Hadi bana da söyle!’ dedi ablam. ‘Tamam tamam söylerim ama ilk önce sahile iniyoruz! Hem sende çok yorgunsun. Hep de bilgisayar başındasın! Hem sana da farklılık olur! Sen orada ne yapıyorsun ki! Sahil yolundan geçiyor bütün İzmir burada! Sen gel bende marketten bir şeyler alayım! Dedim. Telefondan bir kıkırdama sesi geldi ilk önce. ‘Tamam geliyorum seni mi kıracağım?’ dedi. Onun da enerjisi yerine gelmişti. Telefonu kapattık. Ablam evimize en yakın sahile 45 dakika orada olduğunu söylemişti. Bende telefonu kapatır kapatmaz hemen eve geçtim.