İçeriğe geç

Urfalı Ağa

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Urfalı Ağa

Bölüm 4

Sınavdan sonra

"Çıkabilirsiniz" dedi ve herkesten önce hoca koşarak sınıftan çıktı. Sınavım beklediğimden iyi geçmişti. Aybars son gece bilgileriyle bu sınavdan geçmesi çok zor ama bakalım bekleyip görücez.

Masamdaki hediye kalem ve kutusunu alıp Aybars ile sözleştiğimiz yere geldim. Normalde ben onun sınıfına çıkacaktım ama Aybars 'sınav sonra rakiplerimin kağıdının küçük bir kısmını yırtıcam. Bu yüzden hocayı yakalamalıyım' demişti bende üstelememiştim nasıl olsa böyle birşeyi yapmasına kimse izin vermezdi.

Arkamdan duyduğum ayak sesiyle Aybars'ın geldiğini anladım. "Aybars öldüm bu sıcakta ama ya. Neden bu kadar geciktin?" başını yerden kaldırmayarak beni omzuna aldı. Tam gülecekken gözlerim kıyafetlerine takıldı.

İyi de Aybars evden çıkarken siyah kargo pantolon ve mavi tişört giymişti. Ama şimdi üzerinde beyaz takım elbisesi vardı. Sınavdayken üstünü değiştirme imkanı olmadığına göre... "Aybarss! Yardım et! Aybarss!" çığlıklarla birlikte bağırmaya başladığımda beni omzundan indirip kucağına aldı ve elini ağzıma kapattı. Kaşlarını çatıp "kapat çeneni biri duyacak yanlış anlayacak." diye fısıldadı kulağıma. Gözlerini gördüğüm an afallamıştım. Bu benim kapıda çarptığım adamdı daha doğrusu onun gözleriyle aynıydı gözleri ve kıyafetleri.

Ağzımı sıkı sıkı kapatırken beni önümüzde duran arabanın arka kapısını açıp koltuğa fırlattığında. Ağzımdaki eli artık sesimi bastıramazdı. Kendi tarafımdaki kapıyı açıp tam kaçacakken benimdeki kemerimden beni kendine çekip hem kendi kapısını hemde benim kapı kapatıp şoför olduğunu tahmin ettiğim adama "kapıları kilitle ve Urfa'ya sür. Dikkat çekmeden arabayı sür Ahves." beni koltuğa düzgün oturttu.

Gözümden bir damla yaş aktı. Biz-biz hayal etmiştik değil mi sadece hayel. Ama şimdi gerçek ve yalan olmuştu bu hayel. Beni Aybars alacaktı omzuna gavatın biri değil. Ben mutluluktan Aybars ile beraber olduğumda gelen neşeden çığlık atacaktım. Aybars beni duysun bana yardım etsin diye değil.

Ben çırpındıkça o beni daha çok tutuyor ve eliyle ağzımı mühürlüyordu. Kemerimi bağlamak için eğildiğinde tek elimin serbest kalmasını fırsat bilerek yanağına tokat attım.

Attığım tokatın etkisiyle başı yan tarafa düşmüştü. Gözlerini yumduğunda anlındaki damarın nabız gibi attığını çok rahat görebiliyordum.

Başını ağır ağır bana çevirerek alabora olmuş okyanus renkli gözleri öfkeliydi. Ya ona tokat attığım için ya da şoförün yanında ona tokat attığım içindi bu öfkenin sebebi.

Dudaklarını yaladı, gözlerini kıstı ve yüzünü yüzüme yakınlaştırdı. Bunların hepsini o kadar yavaş yapmıştı ki dışardan biri bakınca karşımdaki adamın dünya umrunda değil sanırdı.

Ama içerden biri bakınca tam tersine öfkeden deli olacak raddeye geldiği anlardı. "Bana. Bir. Kez. Daha. El. Kaldırırsan. O. Elini. Kırarım." tane tane ve mümkün olduğunca sakince beni uyarmıştı. Fakat gözlerindeki öfke bunun bir uyarı değil de bir tehdit olduğunu anlatıyordu.

Usulca başımı salladım. Bu durumda atarlanmak aptallık olurdu. Elini kemerin ucuna bastırıp kemerimi taktı. Elini çekmekle çekmemek arasında gelip giderken tokat attığım elimi ağzımı sıkı sıkıya kapatan elinin üzerine koydum ve böyle onunla ikinci temasımı kurmuş oldum.

Elini kavrayıp çektiğimde hiç direniş göstermedi. Elleri hâla bana yakındı. Ani bir hareket yaptığım gibi beni tutucaklardı. "Bırak beni... kardeşim dediğimi okulda bıraktım. Lütfen ben onsuz yapamam, yaşıyamam ben." ağzını açtığında elimi kaldırıp susturdum "biliyorum biliyorum, bana zarar vermeyeceksin tabi uslu durup seni sözü dinlersem. Ama Aybars'ı bırakamam... Hem senin benim ile işin yok ki neden beni kaçırıyorsun?"

Başını usulca salladı "beklediğimden zekisin. Bu bile seni sevmem sana aşık olmam için yeterli bir sebep. Sözü hiç uzatmayacağım benim karım olacaksın. Çok uzun zamandır beni tekrardan sev, beni gör diye bekledim ama senden yanıt gelmedi. Konağı gittiğimizde ailem ile tanışacaksın sonra sen hem kalbimin hem de evimin sultanı olacaksın" kaşlarım çatıldı ve son gücüm ile onu benden uzak olarak kapıya doğru ittim.

Normalde onu itemeyeceğimin ben de farkındaydım. Benden böyle bir karşılık beklemediği için boşluğuna gelmişti muhtemelen.

Kemeri çıkarıp kapının kulpunu çektiğim gibi açmıştım hani kapılar kilitliydi? Ellerimden destek alarak yan koltuğa kaydım üstteki tutunma yerine asılarak kendimi dışarıya attım.

Arkamdan adımı haykırsada durmamış burnumun dikine gitmiştim. Araba hareket halinde olduğu için bedenimde illaki çizikler ve yaralar olacaktı.

Ama şuan onları 'incelemek' gibi bir imkanım yoktu. Urfa onun mekanıydı ve araç çoktan içindekilerle birlikte Urfa'ya giriş yapmıştı...

Gürültülü acı fren sesi acilen ayağa kalkıp buradan bu şehirden kaçmam için saniyelerim hatta saliselerim olduğunu söylüyordu. Avuç içim ne kadar acısada umursamadan yerden destek alarak ayağa kalktım ve koşmaya başladım.

Nereye koştuğumu? Neden kaçtığımı hiç bilmeden dümdüz boşluğa doğru koştum. Ya da koştuk. Çünkü benimkinden daha sert ve daha hızlı ayak sesleri arkamdan geliyordu. Geçmişim gibi...

poşet tüm dengemi bozuyordu ondan kurtulmam gerekiyordu. Dinledim, sadece dinledim ayak seslerinin hangi yöndenden geldiğini duymak istedim.

Saat beş. Saat beş yönünden geliyordu sğır. İçinde kalem, peçete, silgi ve kalemtıraş bulunan poşeti sıkıca kavradım ve saat beş yönüne omzumun üstünden poşeti attım.

Acı bir inleme duydum ardından da ayak seslerinin duraksadığını. Tekrardan kurtuluş için küçük bir yol bulmuştum.

Bir köprünün altından geçtim ordanda otlarla kaplı bir tepeye çıktım. Adım seslerini artık duymuyordum. Bu ya beni bıraktığına ya da bana pusu kurup tepeden inmemi beklediğine işaretti.

Birkaç dakika gelmesini bekledim ama kuş sesleri, ot ve Urfa'nın kavurucu güneşi dışında hiçbir şey görüş açıma girmedi. Artık yaralarımın ne durumda olduğunu kontrol edebilirim. Yavaşça eşofmanımı yukarı doğru katladım. Diz kapağıma geldiğimde katlamak zor olmuştu ama yinede yarayı bulabilmiştim.

Küçük daire şeklinde bir yaraydı. Kanıyordu durmaksızın kanıyordu. Hayır yara değil, içim kanıyordu Aybars'ı orada bırakıp Urfa'ya geldiğim için.

Sağ gözümden süzülen bir gözyaşı önce çenemdeki yaranın üzerinde sonra da kanla kaplı avuç içime düştü. Şuan durumumu, kimseyi umursamadan ağlamak istiyordum.

Evet ağlamak istiyorum kaçıp kurtulmak değil ağlamak çünkü ben her ağladığımda Aybars yanımda olurdu. İşi varsa bırakır yanıma koşardı, ağladığımı gördüğünde ben gülüp eski neşem yerine gelmediği takdirde beni bırakıp gitmez, yalnızlığın karanlık çukurunda beni terk etmezdi.

Söz vermişti... Beni ailem gibi öldürüp bırakmayacağına söz verdi.

Aybars sözünü tutardı,

Aybars beni terk etmezdi,

Aybars beni yalnız bırakmazdı.

Kanayan avcuma dikkat ederek ayağa kalktım. Dizim acımıyordu ama yürümemede izin vermiyordu.

Tepeden aşağıya inemezdim her ne kadar görünmesede hâla orada olabilirdi.

Yukarısı çıkılamayacak kadar dik ve etrafı göremeyecek kadar karanlık ayrıca ağaçlarla kapalı bir yerdi.

Burası geceyi burada geçirilemeyecek kadar açık ve tahmin etmesi kolay bir yerdi.

Bu teyzeye ne diye çıktım ki ben! Sağ tarafta küçük bir kulübe vardı. Oraya gitmek ile gitmemek arasındaydım. Ya onunsa ya da onu tanıyan birininse veya kötü niyetli birinin eviyse? Hayır kulübeye gitmek en aptalca seçimdi.

Dizime baktım kanaması durmuştu fakat hareket ettiğim an tekrar kanayacağının sinyallerini açıkça veriyordu.

Nefesim kesilmeye, boğazım sıkılmaya başladı. Lütfen kriz şuan değil şuan bana bu ihaneti yapamazsın. Ellerim titremeye başladığında krizin eşiğinde olduğumu anlamıştım.

Titreyen ve buz gibi olan ellerinim boğazımı buldu ve amaçsızca beni boğmaya çalışan elleri çekmeye çalıştı. Nefesimi çok alıp az veriyordum ki burnuma kapanan kokulu bir bez parçası artık nefes almamı engellemişti.

Gelmişti. Bulmuştu. Kaçıracaktı belki de öldürecekti...

Bezi kokladığım an bayılacağımın bilincinde azcık olan nefesimi tuttum. Direniş göstermedim. Eğer gösterseydim varla yok arası olan nefesim de kesilirdi.

Beş saniye, altı saniye, yedi saniye, sekiz saniye ve nefes verip nefes alma sonrası siyah, karanlık ve yaşamdan uzaktı benim için...

🥀

Afşin'den

Bezi çekip yere attım. "Ahves kızı kaldır ve bizim eve götür çatı katına çıkar kimse görmesin özelliklede amcam" kollarıma bayılan kızı Ahves'e bıraktım. Ben onu taşıyamazdım, dokunamazdım buna hakkım yoktu. Bizim evliliğimiz sadece 'koruma' üzerine olacaktı.

"Tamam abi, yanlış anlama ama abi de sen niçin bu küçük kızı kaçırıyorsun?" derin bir nefes verdim. "Biliyorum kardeşim saçma ama yapacak hiçbir şey yok. Amcam kıza takmış durumda kız kendi hayatını kurmak istiyor ve ayrıca amcamı bir sapık olarak biliyordu. Ama artık unuttuğuna eminim çok uzun zaman geçti aradan."

Ahves kızı kucağına alırken "ne kadar uzun bir zaman diliminden bahsediyoruz abi?" aylar, yıllar hatta asırlar boyu belki de kabuğu düşen yara gibi izi kalacak bir zaman diliminden...

"Üç, üç yıl kardeşim. Ama çoktan unutmuş olmalı çünkü o zamanlar ondört yaşındaymış."

Ahves'in gözleri kucağındaki baygın küçük kıza kaydı. Yumuşuyordu gözlerinde acıma vardı "abi evlenmek zorunda mısın? Sadece evde kalsa hem anası babası ölmemiş miydi?" gözlerimi aç mapa yaptığımda Ahves'in yüzüne umut dolu bir gülümseme yayıldı "tamam işte abi, annesi babası yok diye hayellerinden vazgeçmesine izin veremezdim bende aldım yanıma bundan sonra benim okulumda okuyacak dersin"

"Çık hayel dünyandan Ahves! Bu kızı eve götürürken hiç mi kimse görmeyecek beni? Hadi babamı, annemi, amcamı atlattık desek aramızda köstebek var diyen sen değil misin? Ahves bak belki biz kızı konağa daha götüremeden diğer ağaların haberi olacak ve bana soracaklar bu kız kim diye ben ne diyeyim? Bakkala gitti paramız artınca bi de yanımıza bu kızı mı aldık diyelim" keşke öyle olsaydı. O zaman daha mantıklı olurdu şu anki durumumuzdan.

Ahves sadece başını sallamak ile yetinip geldiğimiz ormanın içine girip arabanın yanına giderken sadece tepeden onu izledim.

O kanayan diziyle nasıl çıkmıştı buradan? Acaba canı çok acıdı mı?

Gözleri kapattım onun acısını hissetmeye çalıştım... Rüzgar sesi arttığında gözlerimi açtım. Araba hala hareket etmemişti Ahves gitmek için beni bekliyordu.

Ceketimin cebinden telefonu çıkardım. Bir de o kuzeni vardı uyanınca sorar onu şimdiden nasıl olduğunu bilmek en iyisi

"Aldınız mı Aybars'ı okuldan"

"Aldık ağam, zorluk çıkarınca bayılttık sorun olmaz değil mi ağam?"

"Olmaz olmaz. Bizim de sizden pek farkımız yok zaten, nereye götüreceksiniz onu"

"Ağam şuan çiftlik evinde kimse yokmuş bu yüzden oraya gidicez" çiftlik evinde normalde babam ve annem olurdu demek ki konağa döndüler "hayır Aybars'ı depoya götürün. Çiftlik evi boşsa kızı oraya bırakıcam"

"Boş ağam korumalarda yokmuş bir tek senin adamların varmış"

"Güzel, tamam biz oraya geliyoruz siz depoya gidin"

"Tamam ağam"

Telefonu kapatıp ceketimin iç cebine koydum. Ormanlık yoldan aşağıya indiğimde araba tam karşımdaydı. Önkoltuğa binip Ahves'e sürmesi için işaret verdim.

Araba çiftlik evinin rotasında ilerlerken gözlerimi akıp giden yola çevirdim.

Bölüm sonu

2 yorum