Apartman dairesine girdiğimizde beklentilerimin karşılığını bulamamıştım. Kulüp sahibi olsada evi oldukça sade ve az eşyalıydı. Ceketi yere atıp açık konseptli mutfağa girip dolaptan çıkardığı portakal sularını cam sehpaya bırakıp tabureye oturduğunda karşına oturdum.
Eşya az derken şuan oturduğumuz yeri kattığım için fazla oldu. Doğruyu söylemek gerekirse buzdolabı, cam sehpa ve iki tabura dışında hiçbir şey yoktu. Oda ve perdede yoktu. Camlara gazete bantlanmıştı tezgahın mermerinde çatlaklar vardı. "Kusura bakma çoğunluğum senin peşinde dolaşmakla geçtiği için evle fazla ilgilenemedim. İsak bey annem öldüğünde beni kapıya koydu. Annemden miras kalmıştı burası." utançla başımı önüme eğdim. "Hey hey bana bak sorun yok sonuçta ayıp senin ayıbın değil." haklıydı ama alıcı gözüyle evini incelemem lazımdı.
Çenemi tutup kaldırdığında çarpık bir tebessüm peydahlandı dudaklarında. "Hem ev dediğin yaşadığın yer değil yaşama tutunduran kişidir." duvar yazılarında farklı çeşitlerde rastladığım yazıyı onun ağzından duymak çok farklıydı.
Belki sesinden belki de konuşma tarzındandı bilmiyorum ama kalbimi yumuşatmıştı. "Ayrıca benimle konuşurken düşünme bu ağır olur söylemeyim falan deme emin ol çok daha ağırlarını duydumda yaşadımda güzelim." eğilip yanağını öptüm. Hızlıca geriye çekildiğimde gülümsememek için dudaklarını ısırıyordu.
Kolay kolay başkasının evinde yemek yemem ya da içecek içmem fakat burada aynı şey geçerli değil gibiydi.
Yüzü düz ifadeye büründüğünde konuya giriş yaptı. "Lavin sana 'bana inan hiç kimseye güvenme' demeyeceğim, haddimde değil zaten ama lütfen adım atacağın yere dikkat et. Kurt sürüsü etrafını sarmışken aptal cesareti gösterme. Gerçekleri öğrenmek istiyorsan Aybars'ı köşeye sıkıştır." biten bardakları topladığımda tezgaha koyup arkamı dönecekken belimden tutup bedenimi bedenine yasladı.
Nefesi boynuma çarptığında üstümdeki mont sanki erimişti. "Afşin'e fazla güvenme, yakında geçmişin kapılarını aralayacak. Kendi yalanlarına inan birisiyle aşık atmaya kalkışma. Seni bugün korumam yarın korumama izin vereceği anlamına gelmez."
"Klasik olacak ama sana neden inanayım?" burnundan gülercesine nefes verdi. "Klasikler her zaman iyidir. Zaman bunu en acımasızca öğrenmeni sağlayacak." belimi bıraktığında sıcaklığını karahindiba misali uçmuştu.
Arkamı döndüğümde aramızdaki boy farkından dolayı bana eğilmişti. "Seni tanımadan güvenmem garip değil mi? Peşimden geldiğini söylemiştin beni tanımışsındır sende işkillenmedin mi?" Gökay'a duyduğum güven duygusu normal değildi.
Omuz silkip yerdeki ceketini giyip ellerini cebine koydu. "Arabanın ve kulübün olmasına rağmen niçin annenin miras bıraktığı evde kalıyorsun?"
"Araba benim değil. Araba yıllar önce ölen yaşlı adamın. Kulbü de zimmetime geçirdim
ama araba çalıntı. Süren kişide senin taksicindi tabi nur yüzümden bakışlarını çekemediğin için fark etmemiş olman normal." taburelere oturduğumuzda çaktırmadan telefonumu kontrol ettim. Yerinde yeller esen telefonla ufak çaplı şokuma alayla izledi.
"Pis hırsız telefonumu ver." gülmemeye çalışarak söylediklerime ellerini kaldırdı. "Hadi amaa telefonunu kullanamayacağım kadar karmaşık." kaşlarımı çattığımda telefonumu uzattı. "Karmaşık derken?"
"Karmaşık işte güzelim ben telefon kullanmayı bilmem sadece onları satarım?" masumca söyledikleri gözlerimi doldurdu.
"Öğretmemi ister misin?" omuz silkti. "Eğer öğrenirsem onun kölesi olurum böylesi daha iyi." yokluğunu bakış açısına çevirmesi takdire şayandı.
Parmaklarıyla oynarken, "Benimle kalmak istersen konuşabiliriz yani hâla bana güveniyorsan." ayağa kalktığımda deminki ışıldayan gözleri sönmüş suratı asılmıştı. Kapıya yönelip açtığımda iç çekti dışarıya adımımı atar atmaz, "Ee hadi neyi bekliyorsun hünerlerini öğretmeyecek misin bana?" afallayarak yerinden kalktığında duymayı bekledikleri galiba başkaydı.
"Dışarısı soğuk montunu çıkar ceketimi giy sonra tekrar giyersin." yan gözle üstüne baktım. Eski siyah kot ve siyah sade tişörtü gecenin ayazına uygun değildi. Urfa'da da yaşasak geceleri soğuktu mevsimlik ceketini çıkarırsa soğuktan donma şansı oldukça yüksekti. "Senin demen birazcık tuhaf kaçmaz mı?" üstündekiler bir kaç saniye baktı. Başını kaldırdığında siyah gözleri yine parlıyordu. "Ben yıllarca sokakta yaşadım yeni yeni evde yaşamaya başladım. Kısacası alışığım ben, senin aksine ailem tarafından sahiplenilmedim. İyiki de bakılmadım yoksa şimdiki gücüme sahip olamazdım." hayatın acılarından bile mutlu olabiliyordu. Onu gördüğümden her sadece kapıya yöneldiğim an dudaklarındaki gülümseme yerini hüzne ve karamsarlığa bırakıp gözlerinin ışığı sönmüştü.
"Nereye gidicez." konuyu dağıtmak gerekliydi çünkü ucu banada değebilirdi. "Parka gidelim salıncakta sallanırız." kafamı çevirip yüzüne baktığımda ciddiydi. "Bakma öyle güzelim demin çok korkuttun beni içimdeki bu saçma korku yıllardı uğramamış şimdi fazla geldi." kahkalarla gülmekle hıçkıra hıçkıra ağlamak arasında gitgeldeydim.
Parka geldiğimizde köşede içen gençler dışında kimse yoktu. Salıncağa bindiğinde gençlerden biri ayağa kalkıp Gökay'a itafen, "Aydın abi! Yarın siparişlerin dağıtılacak." şişme montlu çocuk, "Aydın abi kulübe operasyon yapacaklarmış zabıtalar da gece yarısı mühürlemeye geleceklermiş." Gökay, "Tamam gençler siz gidin." gençlerin hepsi parkı terk ettiğinde yanındaki emniyetli salıncağı gösterdi. "Ay ışığım emniyetin üstüne otur o zaman daha rahat sallanırsın." kendisininkinde emniyet yoktu bana bebek salıncağı vermişti.
Paytak adımlarla dediği gibi oturduğumda ayağını demirlere vurup yan yan sallanmaya başladığında çarpmamak için hızlanmaya çalıştım ama başaramadım. Salıncağı salıncağıma deydiğinde dudakları da yanağıma değmişti. Gözlerim kısa süren bu anın etkisiyle kapandığında kendi kendime kızdım.
Gökay'ın da güldüğünü gördüğümde şuanlık sorularımı erteledim.
Aradan geçen zaman akıp giderken ay tam tepemize geldiğinde salıncaktan indi. Benim de inmek istedim fakat salıncak durmuyordu. "Gökay inemiyorum." kalbimi hızlandıran gülüşünü işittiğimde elim ayağım birbirlerine dolaştı. Yanımda durup belimden tuttuğu gibi kucağına aldığında kollarımı boynuna doladım.
"Hiç mi salıncaktan inmedin senin kadar beceriksizini görmedim." esen rüzgarın ardından burnuma düşen yağmur damlasıyla yüzümü boyun girintisine gömdüm. "Salıncakta sallanmayı öğretecek babam olmadığı için inemedim. Annem de babamın korkusundan dışarı çıkamazdı." sert bir nefes verdiğinde yağmur yağmaya başlamıştı.
Kollarımı boynundan ayırıp montumun şapkasını çıkarıp ona taktım. Cırtcırdını takıp kollarımı ensesine doladığımda yanağımı öptü.
Çevremi yağan yağmur sayesinde beyaz ve kesik görürken çam kokusunu soluma fikri etrafı izlemekten daha ağır basınca yüzümü tekrar boynuna gömücekken beni yere bırakıp kafasındaki şapkayı çıkartıp montuma taktı. Kafamı örttüğünde söyleneceğim vakit yanağımı öpüp tekrar kucağına aldı. "Gökay ıslanıyorsun!" şiddetli yağdığıdan sesimi duyurmak için bağırmıştım.
"Sende ıslanıyorsun ay ışığım!" omzuna vurduğumda kahkaha attı. "Sevgilisini bekleyen liseliler gibi sırımsıklamsın!"
"Neyy! İki aşık gibi ıslak mıyız!?" duymasına rağmen duymamazlıktan gelip cümlemi değiştirmediyse şurada iner öperim zemini.
Bitmek bilmez yol sona erdiğinde koşarak apartmana girip zemin kattaki dairesini açtı. Kucağından indiğimde siyah saçlarından damlayan sular yüzünden akıyordu. Bilmiş bilmiş sırıtıp, "Islanmışsın." dediğimde burnuma bir fiske vurdu. "Yolda yaptığın iki aşık benzetmesini unutmadım ay ışığım." ceketini çıkarıp tezgaha serdiğinde onu taklit ettim.
Saçlarındaki suyu sıkıp bana yaklıştığında kalbim tekledi. Belimden tutup tezgaha oturttu. "Şimdi saçlarını kurutacak eşya bende yok biraz bekle yan komşumdan alıp geleyim." burnumun ucunu öpüp koşarak daire kapısını açık bırakarak çıktı. Ayaklarımı sallayarak Gökay'ı beklerken kadın sesi duydum.
"Gökaycımm hoş geldin nasılsın?"
"Cımlı cimli konuşmayalım Filiz hanım, eğer kullanmıyorsanız saç kurutma şeyini verir misiniz?" kibar hırsızıma yaptığı cilveyi dinlerken yumruğu tezgaha vurdum.
"Neyi Gökay beyciğim?" ağzındaki sakızdan dolayı yamuk yumuk konuşan kadının kafasını kırmamak için kulaklarımı tıkayıp sabırla Gökay'ı bekledim.
Sesler kesildiğinde tıkadığım kulakları açtım. Siyah ışıldıyan gözleriyle ıslak kıyafetlerimi süzüyordu. Uzanıp buzdolabının fişini çekip kurutma makinesini taktı.
"Tarak yok güzelim uzun sürerse konuş benimle." çalıştırıp saçıma tuttu eli saçlarımı aralarken sıcak havayı tenimi yakmayacak açıda tutuyordu. Nasırlı elleri canımı yakmamak için yavaş hareket etsede bazı tutamlar avuç içindeki yaralara takılıyordu. Makinenin tersini çevirip saçıma yaklaçtırdığında soğuk rüzgarlar ısınan saçlarımda dolaşıyordu.
Anın huzuruna kendimi kaptırmışken telefonum çaldı. Kimin aradığına bakmadan açtığımda Gökay tezgahtan inmeme yardım etmişti.
"Yengem nerdesin babam Urfa'ya haber saldı kim görürse seni konağa getirecek."
"Ahves abinden haber yoksa arama beni." telefonu uçak moduna alıp cebime koydum. Merakla bana bakan adamın elinden tuttum. "Makineyi ver saçını kurutayım." itiraz etmeden uzattığında hevesi göz ardı edilemeyecek büyüklükteydi.
Gün doğduğunda kafamı dizinden kaldırdım. Gözlerimi ovuştururken bileklerimi tuttu yanlarıma bıraktığı ellerimle omzumun üzerinden ona baktım. "Biraz daha uyu lütfen." uykusundan dolayı gözlerini tam açamamıştı ve sesi boğuktu. Ayılamamış olmamın etkisiyle eski yerime yattığımda güldüğünü işittim.
🥀
"Lavin! Kalk konağa gidiyoruz bu lavuğun neden yanında olduğunu açıklayacaksın!" irkilerek doğrulduğumda öfkeden kızarmış gözleriyle bize bakan Afşin ve arkasındaki korumalarını görünce Gökay'a sarıldım. Belime sarılıp göğsüne bastırdığında umrunda değil gibiydi. "Afşin huzur ver tamam ölmedin süper, ancak ay ışığımla huzurlu bir gecenin ardından daldığımız hülyaları bozman hiç etik değil."
"Gökay karımı rahat bırak! Sende tüm bu rezilliğin hesabını vereceksin!" ilk kez bana bağırıyordu ağrıma gitmişti. Gökay'dan ayrılıp karşısına geçtim. "Ne istiyorsun Urfalı ağa?" bağırmaya gerek yoktu beni yanında değilde karşısında gördükce sinirleniyordu zaten.
"Karımın öldüğümü düşündü günün akşamında nasıl elin adamının yanına sığındığının mantık açıklamasını istiyorum!"
"Bağırmadan konuş vallahi kırarım kafanı arkandaki it sürüsüde hiçbir şey yapamaz!" sabrımın sonu vardı ve Afşin bu sınırı çoktan geçmişti.
Saçımdan tutup dışarıya sürüklerken Gökay'ın sesini duydum. "Ahin, Cihan, Mert öldürün şu hadsizi!" yere itildiğimde başımı üst katın merdivenlerine çarptım. Kurşunlar hedefleriyle buluşurken gözümün gördüğü son şey Gökay'ın, Afşin'in boğazını sıkmasıydı.
🥀
Buram buram kan kokusu midemi bulandırırken zorlukla ayağa kalktım. Duvarlar kan, zemin insan doluydu. Çevresindeki katliamı umursamadan sigarasını içen Gökay kıyafetlerindeki kanı umursamadan beni izleyerek gülümsüyordu. "Ayılmışsın ay ışığım." apartmandan çıktı arkasından çıkıp yanına vardığımda yıldızlar tepemizdeydi.
"İçeride neler oldu?" korkmama rağmen soru sormam mucizeydi.
"Afşin köpeği hariç hepsini öldürdüm. Ondan alacağım olmasa emin ol kimse sağ kalmazdı." siyah gözleri vahşetle parladığında aramıza mesafe koydum. İlk karşılaşmamızda ölü kalbi Afşin'den istiyordu bunun içinde benden yardım istemişti. "Kalbini şimdi alsaydım hasar görebilirdi birkaç saate doktorlar gelecek beklemek mantıklı geldi." sigarasını kolunda söndürüp çöp konteynırına attı. "Ay ışığım üzgünüm içerideki olanları görmeni istemezdim ama.."
"Aması yok Gökay Akabey. Ben senin hayatını kaldıramam, parktaki isim farklılığını açıklamadan içindeki katili görmek beni aşar. Lütfen bana duyduğun sevgiden doğan merhameti kullanıp Afşin'i azad etmeni istiyorum. Lütfen beni ve Afşin'i rahat bırak sen bana fazlasın." dudaklarındaki gülümseme silindiğinde gözlerindeki parıltı söndü.
"Afşin'i masum sanman çok komik." başımı iki yana salladım. "Hayır Gökay onu masum sanmıyorum aksine suçlu olduğunu biliyorum ama katil değil. Benden yana endişen olmasın dikkatli olucam." dudaklarını büzdü. İkilemde kalmış hani derler ya 'gitmek ya da gitmemek' sanki muhakemesi bu iki seçenek arasında kilitlenip kalmıştı. Gözleri ayrılığın yolunu biliyormuş gibi gitme derken bedeni, kurtuluşa giden her yol mübahtır der gibiydi.
Çakmak bitmiş tükenmişti. Fitili ateşlemek zor gelmişti onca canı keyfiyle yakmak kalbe ağır gelmişti yakamamıştım o denize atlayıp üç can kurtarmak daha makul gelmişti. Çakmak acı içinde yaptığımı izlerken arkasındaki her şeyi yakıp kül etmişti ama sandala dokunamamıştı.
Gökay ondan alınmama izin vermemişti fakat ondan gitmeme buruk gülümsemesiyle izin vermişti.
