İçeriğe geç

Urfalı Ağa

Bölüm 20 · 8 dk okuma

Urfalı Ağa

Bölüm 20

Karşımda rahatça oturan adamdan gözlerimi alamıyordum. Beni buraya kaçırdığı yetmezmiş gibi 'beni hatırlayana kadar buradayız ben aptal aşıklardan değilim ömrüm boyunca seni benim hatırlamanı bekleyeyim' diyordu. Oturduğum koltuğun üzerindeki telefonu elime aldım biricik kuzenimin aldığı telefonu daha kullanamamıştım bile.

Telefon açıldığında karşımdaki adam ile kendi fotoğrafı görünce nefesim kesildi. "Sen ne çeşit delisin! Bu nedir böyle!" sırıtarak bana bakan adama fırlattım telefonu. Doğum günümde gittiğimiz mekanda ördekli pijamalarla çekildiğimiz fotoğraf vardı. Tamam fotoğrafı ben koymuştum kilit ekrana ama bu adamla çekilmemiştim o fotoğrafı.

"Sen hayırlı işler olmuşsun," ağzı bir karış açık söyledikleriyle sinirden güldüm. "Gülme lütfen Lavin bu fotoğrafı sen benimle çekildin hatta dur tüm fotoğraflara bak." telefonu bana geri uzattığında ekran kapandığı için şifreyi tekrar girdim. Galeriye baktığımda tüm fotoğraflarımın bu adam ile olduğunu gördüm. "Sapık mısın!? Benim telefonumu nasıl karıştırıp kuzenim ile çekildiğim fotoğraflara kendini koyarsın!" sakin değildim sinirlide değil çünkü hepsinin tarihleri doğruydu fakat yanımdaki kişi yalnıştı.

Ben nasıl bir manyağa güvenmiştim. "Lavin dinle beni," kendi telefonunu da dosyanın üzerine koyup bana verdi. "Al bak bunlara şifre senin doğum günün." önce telefonuna baktım. Bendeki fotoğraflar ve tarihler ile karşılaştırdım aynıydı. Bu durumu teknolojiye yorarak dosyanın kapağını açtım. Benim resmim ve kişisel bilgilerimi içeren dosya daha ilk dakikadan ilgimi çekmeyi başarmıştı. Ayaklarımın ucuna düşen raporu neden titrediğini bilmediğim elimle yerden alıp okudum.

Aradan geçen her dakika bana yeni bir gerçeği öğretirken dosyanın kapağını kapatıp karşımda umutla bana bakan adama baktım. "Tek soru tek cevap," başını salladığında devam ettim. "Bizim beraber yaptığımız..." devamını getirmeme izin vermedi. "Hülya, kuzen. Hülya'ydı." sol gözümden aheste aheste süzülen yaşı karşımdaki adamın silmesini bekleyecek kadar muhtaçtım ona. Yalandı hepsi yalan, bilmişti kimseye söylemeyeceğimiz konusu açıldığında yarısında bırakacağım tek soruyu tamamlamıştı.

"Benim Aybars olarak tanıdığım kim?" belinden çıkardığı silahı incelerken, "Onu sana bırakıyorum kuzen." yanıma oturduğunda sarılmam için açtığı kollarının arasına girdim. Kolu belime dolandığında ensemde hissettiğim sızıyla inledim.

🥀

Omzumun dürtülmesiyle ağrıyan gözkapaklarımı zorlukla açtım. Kısık gözlerim bulanık görsede karşımdaki Afşin'in yüzü gözleri kocaman açmamı sağlamıştı. "Bayım yine mi siz?" bu adamı en son bahçede neden üzgün olduğumu sorduğunda görmüştüm. Yüzünde okula şaşkınlık o kadar doğaldıkı güldüm. "S-sen beni hatırlamıyor musun?"

"Hayır bayım sizi hatırlıyorum hastanenin bahçesinde karşılaşmıştık kuzenim arkadaşıydınız değil mi?" bence bu adam ile daha iyi bir tanışma hakkına sahiptim. "Kahretsin, kahretsin!" elindeki su bardağını duvara fırlattığında üstümdeki yorganına sımsıkı sarıldım vazgeçtin hiç bir hakka sahip değilim! Ellerimin tuttuğu yerin ortasından asılarak çektiği yorgan yere düşerken beni karşımdaki psikopatın insafına bırakan yorgana tersçe baktım.

Çenemi tutup yüzüne hizaladığında direniş göstermedim. Avucunu yanağımı koyduğunda gözlerimi korkudan kapattım. Alnıma değen yumuşak dudaklar gözlerimi açılmaya teşvik etmişti. Geri çekildiğinde dudaklarını sanki hâla alnımda olduğuna yemin edebilirdim. "Özürdilerim güzelim çok özürdilerim sinirlerime hakim olmalıydım." yalvarırcasına bana bakarken korkum kuş olup uçmuştu.

"Lütfen benim yanımda sinirlerinize dikkat edin." neyi nasıl söyleyeceğimi bilemediğimi anlamış gibi gülümsedi. Karşı çıksam deli ne yapsa yeri, rica etsem beni pısırık bilecek.

"Sadece senin, yanında yalnız senin, başka kimsenin yanında olmam."

"Tamam bayım, peki biz neredeyiz?" başından beri bunu sormak istiyordum fakat soramıyordum hastanede değildik ya da benim evimde peki ben neredeydim? "Mardin'deyiz güzel kız. Belli bir süre buradayız evin içinde canın sıkılacağını bildiğim için seni ormanın içindeki çiftlik evime getirdim." şuan normal insanlar gibi kaçmaya çalışmam hatta ağlamam gerekiyor biliyorum ama kalbim bu adamın yanında güvende olduğumu fısıldıyordu.

Yataktan kalktığında elini bana uzattı. "Atları görmek ister misin güzelim?" kalbim elini bana uzatan adamın avucuna gitmek istercesine atıyordu. İlk defa kalbimin hızına ayak uydurmayı seçip elimi, eline bıraktım. Nazikçe elimi sıkıp yataktan kalkmama yardım etti.

Odanın cam ile kaplı duvarına ilerledik ve camlardan dolayı neredeyse görünmeyen kapıyı açtığında kuşların cıvıltısı, ormanın tertemiz havasını kendilerine yuva bellemiş koyunların ve atların koştuklarının habercisi olarak nal sesleri kulağıma ulaştığında tebessüm ettim. Çocukken Aybars'ların çiftlik evine gitmişliğim vardı ama orada bu kadar çok ağaç ve hayvanlar yoktu.

Dikkatimin toplamam için hafifçe elimi sıktığında sağ tarafımızda bariyerlerden atlayan atları Afşin'e gösterdim. "Bakın bayım atlar koşuyor!" çocuksu heyecanıma kahkahalarla gülen adama baktım, iç çektiren bir gülümsemesi vardı. Gömleğinin açık düğmelerinin altında gözüken esmer teni belli olmayacak kadar güneşin altında kavrulmuştu. Gri gözlerini süsleyen sarıya çalan fakat dipleri kumral olan saçları dağınık bırakılmış ve ıslaktı.

Kalbimin göğüs kafesimi tekmelemesinin sebebi gülümsemesi dudaklarında yer edinmiş gibi bana bakarken başımı çeviripte koşan atları izlemek bir hayli zordu. "Güzelim atlar, atlara binecektik." hareket edemediğimi anlayıp ensemden kedi tutarcasına tutup beni atların yanına götürdüğünde kollarımı ensemdeki ellerini çekiştirmek için geri

uzattım.

"Uslu dur. Yoksa tek başına binersin ata." uyarı maliyeti altında yaptığı tehdit süt dökmüş kediye dönmüştüm. Atların yanına beyaz çitler ile çevrili ucu bucağı görünmeyen sahaya girdiğimizde beni yere bıraktı. Yanımıza gelen seyis olarak tahmin ettiğim adam, "Ayba..." Afşin başını hızla yanındaki seyise çevirdiğinde zavallı adam başını öne eğip geriye adımladı. "Atı hazırla ikimiz binicez Fatih." seyis başını kaldırmadan onaylayıp kaçarcasına yanımızdan uzaklaşınca yerimde kıpırdandım. Bir insanın diğer insanı ezmesine, onun üzerinde güç kullanırken sesimi çıkarmamak benlik değildi. Şuan kendim utanıyordum çünkü ben böyle öğrenmemiştim ben haksızlıklara karşı halkın sesi olmayı öğrenmiştim.

Bu sefer insan olup elimi tuttuğunda peşine takıldım. Beyaz çitlerin içinde koyu meşeden yapılmış duvarları, kiremitler ile döşenmiş çatısıyla küçük evin yanından geçerken gülümsedim burası müştemilat olmalı ancak hayvan bakıcıları için yapılmış olduğu anlaşılıyordu. Kapının önüne bırakılan botların tabanı çamurluydu ve bazı botların altında saman parçaları kalmıştı. Seyis olarak tahmin ettiğim Fatih bey ayakkabılarını çıkarıp eve girdiğinde önüme döndüm.

Buraya daha önce gelmiş gibiyim her şey o kadar tanıdık fakat bir o kadar farklıydın.

"Seyisimiz Fatih Gün, fazla onunla haşır neşir olma yalancı biridir." Afşin'in yaptığı açıklama içimdeki şüphe dürtüsünü uyandırdı. Ben onunla ilgi hiç bir soru sormamaşken bana yaptığı açıklama ve yalancı olduğu hakkındaki uyarısı yersizdi. "Bayım insanlar hakkında düzgün konuşun, size seyisle ilgi soru sormadığım halde ona yalancı demeniz doğru değil." sert çıkışım onu şaşırtsa omuz silkip önden yürümeye devam etti.

Yaklaşık otuz adım sonra bir ahırın önünde durduğumuzda karşımdaki kahverengi ata gülümsedim. Saçları özenle gösterilerek taranmış, toynaklarındaki nallar yepyeni görünüyordu. Sanırım Afşin beyle bu ata bineceğiz çünkü diğer atların bazıları besleniyor bazıları ise yıkanıyordu. Afşin bey ata doğru elini uzattığında atın ona yaklaşması çok tatlıydı. Yanımıza gelen başka bir seyis atın iplerini taktıktan sonra ipleri Afşin beye verip yanımızdan ayrılmıştı. "Küçük hanım hazır mısın?" her ne kadar küçükte olsa korksamda Afşin beyin elinden destek alıp ata bindim. İpler bana uzatıp benim arkama bindiğinde ipleri geri alıp atı yürütmeye başladı.

Arkamdaki adamı daha tanımadan ona güvenmem saçmaydı ama sebebini bilmediğim hâlde kalbim bu adama güveniyordu. Onun yanında çırpınan kalbim o gidince varlığı unutturuyordu bana.

At yavaştan hızlanmaya başladığındapleri tutmak için iki yanımdan geçirdiği kollarına tutundum. İlk başta yürüyen şimdi şahlanarak koşuyordu. Koşması beni korkutmaya yeterken birde ön ayaklarınıı havaya kaldırması bana ecel terleri döktürüyordu.

"Biraz korktun sanki güzelim?" alayla dolup taşan sesi korkumu bir nebze hafifletmişti.

"Biraz derken?" gülüşünü duysamda dönüp bakacak yürek bende yoktu. "Çok mu korktun?"

"Fazlasıyla."

"O zamaaan," at daha da hızlandığında çığlık çığlığa tırnaklarımı kokuna geçirdim. "Azaldı mı şimdi güzelim korkun." benimle dalga geçmek için her yolu kendine mübah kılan bu adamı boğmak istiyorum! Yanımdan geçen hiçbir şeyi görmeyecek hızdaydık. "Baba güzelim dersen vallahi atlarım aşağıya! Manyak herif, ruh hastası deli!" kahkahaları çoğalırken at yavaşladı.

Durduğumuzda inemeyecek haldeydim ayaklarımı uyuşmuş, gözlerim sert esen rüzgardan dolayı yaşarmıştı.

Arkamda oturan tımarhane kaçkını yere indiğinde benide kucağına alıp yere oturtmuştu. "Hey hey, iyi misin?" süperim ya deminde atın tepesinde kahkahalarla gülen bendim zaten.

"Kalkmama yardımcı olursanız var gücümle arkama dahi bakmadan eve koşacağım." bilekleri kavrayıp çektiğinde ayakta durabilmenin sevincini yaşayamadan eve doğru koşmaya başladım.

Nefes nefese salona girdiğimde bir elimi duvara, diğer elimi kalbimim üzerine koyup soluklandım. Nefes alış verişlerim düzene girdiğinde başımı omzumun hizasında çevirip koşarak geldiğim yolu benim aksime ağırdan alarak yürüyen adama küfür etmek istesemde bunu yapmaya terbiyem müsade etmedi. Şimdi soracaksınız sen neden koştun diye? Ben de diyeceğim ki valla bilmiyorum azizim anlık gelişti.

Normale döndüğümde omuzlarımı dikleştirip tezgahtan bir bardak su aldım. Yudum yudum içtiğim su bittiğinde Afşin bey daha yeni geliyordu. Konuşmak için izin istemesi gereken ilkokul öğrencileri gibi parmağını kaldırıp, "Örtmenim bişe sorabilir miyim?" şuan gözüme haylaz ama şirin çocukları anımsattığından bir haber devam etti. "Örtmenim yürümek varken misin koştunuz?" yine alay ediyordu benimle! Kaşlarımı çatıp ayakkabılarımın tabanını yere vurdum. "Örtmenim demeyin bana! Benim ile alay etmeyin diye sizden kaçıyorum ancak siz yine beni takip ediyorsunuz!" gülememek için yanaklarının içini ısıran adamdan gerçekten nefret ediyordum.

"Arkama geçip vana sarıldığında kollarının arasından çıkmak için çırpınsamda izin vermedi. Dudaklarını kulağıma yaklaştırıp birşeyler mırıldandı. "Artık ne özgürüz ne de özgür ömrümüz hadi olsun, ben giderim İstanbul senin olsun, ben giderim İstanbul senin olsun," saçıma bıraktığı öpücükle yumduğum gözlerimi açtım. Seviyordum bu şarkıyı baştan sona beni anlatıyordu. "Hâla seni sakinleştiriyor mu?" başımı usulca salladığımda belime sardığı kolarını çektiğinde belimdeki sıcaklığı soğuk örtmüştü. Hayır bana bunları dışarıdan kimse yaşatamaz bu adam diğerlerinden farklı.

Bedenimi tamamen ona çevirip gözlerimi gözlerine kenetledim gri gözleri titrerken bile canının acıdığını inatla gizlemeye çalışıyordu. "Siz kimsiniz bayım? Bakın dinleyin, kalbimi duyuyor musunuz nasıl atıyor?" elini tutup kalbime bastırdığımda avucuna çarpan kalbimle derince yutkundu. "Benim kalbim şu zamana kadar kimseye böyle atmadı, yalnız kuzenime attı ve siz kuzenim değilsiniz. Peki ya siz gerçekten kimsiniz? Şu durumda sizin benden sakladığınız bazı gerçekler olduğunu düşünüyorum doğru muyum bayım benden birşeyler mi var benim ile ilgili?" gözlerini kaçırmayıp elini kalbimden çektiğinde mutfaktan çıktı. Saklıyordu... Hemde öyle küçük şeyler değildi sakladığı eğer küçük olsaydı çekinmez tüm gerçekleri yüzüme söylerdi ama onu engelleyen şeyler vardı.

Giden adamın arkasından baktım çok yakında bana açılacaktı taşıyamayacağı kadar ağır bir yükü kaldırmış şimdide bayır çıkmaya çalışıyordu ve farkında değildi fakat o yükü benim dışımda kimseyle taşıyamazdı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.