Ashvarion başıyla ilk karşılaştığımız mağarayı işaret ediyordu ya da ben öyle sanmıştım ama daha yukarısını gösterdiğini, Kael ve annemi ejderhalarının sırtında babamında tırmanıyor olduğunu gördüğüm anda anlamıştım.
Korku, heyecan ve endişe son zamanlarda göbek adım gibi olmuştu. Yutkundum ve Ashvarion baktım. Onun sırtına tırmanabileyim diye eğiliyordu. Bende babam gibi tırmanmaya başladım.
Mutlaka bir eldiven almalıydım. Pullarının sertliği parmaklarımı sızlatıyordu ama hiç sesimi bile çıkarmadan tırmanmayı başardım ve sırtının tam ortasına oturup bacaklarımı sıkıştırdım. Sıkıca tutunacak yerler aradım. Bulduğumda herkes duyabilsin diye seslice hazır olduğumu söyleyerek bağırdım ve kafamı kaldırdığım da Ashvarion’un ne kadar iri olduğunu bir kez daha anladım. Herkes kafasını kaldırmış bana bakıyordu ve aralarında en büyük olan Balaroth bile Ashvarion’un en fazla başının altına geliyordu.
Bu biraz gururumu okşamış ve oldukça hoşuma gitmişti. Zihnime Ashvarion’un kıkırtıları ulaştığında bende kıkırdadım. Ashvarion kanatlarını açtı. Kanatları bile birer dev gibiydi. Kontrollü bir şekilde kanat çırpmaya başladığında kalın giyindiğime sevinmiştim. Hep birlikte yükseldik ve gerimizde bir toz bulutu bırakarak mağaranın bağlı olduğu dağa doğru uçmaya başladık.
Bu inanılmaz bir histi sanki bir kuş gibi hissettiriyordu. Tabii ki söz konusu Ashvarion olduğunda dev bir kuş. Muhtemelen rüzgarda uçmayayım diye hızlanmamaya çalışıyordu zaten gideceğimiz yer çok da uzak değildi.
Dağ’ın tepesinde dışarıya doğru genişçe bir çıkıntı vardı. Sanki daha önce de oraya gidilmiş gibiydi. Sırayla o çıkıntıya yumuşak inişler yaptık ve benim gözüm atlayarak inmeyi kesmediği için Ashvarion kanadını yere doğru uzatıp eğilerek eğimi azalttı. Bende gönül rahatlığıyla kayarak indim. İnme konusunu mutlaka çalışmalıydık çünkü kraliçe olacak olan biri olarak bu, biraz küçük düşürücüydü. Dağın tepesindeki mağaradan dışarı doğru ağır bir hava yayılıyordu ve içime işliyormuş gibiydi.
İçeri doğru ilerledik. Burası binlerce yıldır dokunulmamış gibi duruyordu. Hava serindi ve her adımımızda zeminden hafif bir yankı yükseliyordu. Ashvarion’un sesi huzursuzluğumu hissetmiş gibi zihnime doldu.
“İçeri girer girmez gerildin.”
“Burada bir şeyler farklı.” dedim zihnimden o da az da olsa beni rahatlatmak umuduyla açıklama yaptı.
“Farklı değil. Eski. Burası binlerce yıl önce bağ kuran her binicinin gelip kendini kanıtladığı ve bunun sonucunda bağ kurmaya hak kazandığı bir mekan ve biz de geçmişin izlerini takip ediyoruz.”
Mağaranın derinliklerine doğru gittiğimizde derin bir uğultu duydum. Rüzgar yoktu ama sanki duvarların içinde fısıldaşan sesler vardı.
“Bu sadece geçmişin yankısı, Ateş Böceği. Korkmana gerek yok.” dedi Ashvarion zihnime.
Ama bir şeylerin ters gittiğini hissediyordum. Tam o sırada zemin altımızda titredi. İlerde yuvarlak bir taş platform vardı. Hepimiz sırayla üstüne çıktık. Ashvarion ejderhalara yol göstererek karşı tarafa doğru ilerledi. Buraya daha önce geldiği belliydi. Başımıza ne geleceğini biliyormuş gibi gülümsüyordu.
Taş platformun tam ortasında bir taş sütun yükseldi ve üzerinde eski bir yazıt belirdi;
“Bağ kurmak, en zor anında koşulsuz güvenmektir. Tereddüt edenin ise sonu koşulsuz ölümdür.”
Kael yazıyı okuduğunda zemin hızla hareket etmeye başladı. Platform parçalara bölündü ve birçok taş parçası oluştu. Altımızdaki taşlar daire şeklinde dönerken bazıları aniden kayboluyor, yerine karanlık bir boşluk açılıyordu. Düşersek geri dönüşü olmayacaktı ve bir an önce harekete geçmeliydik. Yoksa ölümümüz kaçınılmaz olacaktı. Yazılana göre.
Kael, bu durumdan hızlı kurtulmak istercesine koşmaya başladı. Taşlardan seke seke Tiberon’a doğru yaklaşıyordu. Son taşa basıp Tiberon’ın sırtına atlamak üzereyken son taş bir anda yok oldu ve boşluğa düşmeye başladı. Hepimiz nefesimizi tutmuştuk ama elimizden bir şey de gelmiyordu. Peşinden atlarsak bırak onu kurtarmayı kendimizi de ölüme götürmüş olurduk. Tiberon onu rahatça yakalayabilecek bir mesafedeyken aksine geri çekildi. Sanki bir şeyi bekliyormuş gibi. Kael aşağı doğru düşerken tüm gücüyle bağırdı.
“Ne yapıyorsun, amacın beni öldürmek mi?”
Tam o sırada babam taşlar arasındaki mesafe yakınlığından faydalanmak istercesine Balaroth’un sırtına atlamaya çalıştı ama tam ona tutunacakken kaydı ve platformun kenarından ancak tutunabildi. Çok şükür ki eli kaymamıştı ama sürtünmeden dolayı çizilen elindeki kan aşikardı. Artık kalbim yerinden çıkacaktı. Kael tekrar bağırdı;
“Sana güveniyorum!”
Tiberon hızla kendini aşağı bıraktı ve tahmin bile edemeyeceğim bir hızla onu yakalayıp yukarı bize doğru uçmaya başladı.
Babam biraz rahatlamış gibi derin bir nefes aldı ve “Bu bir test. Eğer ben güvenirsem sende bana geleceksin.” dedi ve kendini karanlık boşluğa doğru bıraktı.
Bir saniyeliğine kalbimin durduğunu hissettim ve anlaşılan annemde benden farksız durumda değildi. Ama o anda Balaroth aşağı süzülüp pençelerini açıp babamı yakaladı. Duruşundan ve bakışından duyduğu gurur, babama duyduğu saygıyı gözler önüne seriyordu.
Annem içi rahatladıktan sonra “Hadi Aveline, bizde bunu yapabiliriz.” dedi ve bana elini uzatıp dikkatlice yanına çekti.
Atlayıp yanına geldim. İkimiz aynı taşa çıkınca taş iyice dengesizleşti ve dengede kalabilmek için bir şeye tutunmalıydık ama ne tutunabilecek bir şey vardı ne de ejderhalarımızdan bir yardım. Annem derin bir nefes aldı ve şöyle dedi;
“Bu hepimizin kendi sınavı ve sana güveniyorum. Ayrıca bir ejderha binicisinin ölümüne göz yummaz.” Dedi ve yutkundu. “Umarım.”
Hiç tereddüt bile etmeden beni bırakıp geri bir adım atarak kendini aşağı bıraktı.
Hepimiz şok içinde izlerken Naelora, gülümseyerek su gibi zarif bir hareketle kayarak onu yakaladı.
“Bağ birbirini hissetmekten geçer.” dedi gülümseyerek annem.
Anlaşılan şimdi sıra bana gelmişti ama ben kendimi aşağı bırakacak kadar cesur değildim. Derin bir nefes alıp kendimi sakinleştirmeye çalışırken ve daha hareket bile edemeden altımdaki taş yok oldu. Aniden boşluğa düşmeye başladım. Beklenmedik bir anda olduğundan yüreğim ağzıma gelmişti. Panik yapmamaya çalışarak derin nefes alıp vermeye odaklandım. Çünkü biliyordum, Ashvarion beni yakalayacaktı. Yani umarım yakalardı. Yoksa birlikte ölürdük. Zihnimde sesi yankılandı.
“Bana güvendiğini kanıtladın ama bana ne kadar güveniyorsun, Ateş Böceği?”
Düşerken yukarıya doğru baktım ve onunla göz göze geldim. Gittikçe artan mesafe beni ürkütmeye başladığından gözlerimi kapattım. Kan beynime sıçrıyordu ama sakin kalmalıydım. Bu uğurda ne kadar ölmek istemesemde onun için her şeyi göze alabileceğimi kanıtlamalıydım.
Ben, gelmiş geçmiş tüm binicilerden daha iyi olmalıydım. Çünkü düzeltmem gereken bir aile itibarı ve güven sorunları vardı.
Düşmeye başlayalı ne kadar süre geçmişti, emin değildim ama uzaktan kimin bile anlayamadığım bağırış ve haykırış sesleri geliyordu. Boşluğa düşerken ona tek kelime bile etmedim ve tam yere çakılacakken kanatlarının rüzgarını hissettim. Demek bunca zamandır benimle birlikte düşüyordu. Bunu anlamak istemsizce gülümsememe sebep oldu. O da bunu görmüş olmalı ki zihnime kıkırdadı ve hızla altıma girerek beni sırtına aldı. Gözlerimi açtığımda altımızda derin bir uçurumun kaybolduğunu ve yine platformda olduğumuzu gördüm.
Bu... Bu sadece bir yanılsamaydı.
Kael sitem ederken annem kıkırdadı ve babamla sarıldılar ama o an hepimiz biliyorduk. Artık canımız sadece kendimize ait değildi ve koşulsuz güvenle bağlanmak üzere olduğumuz ejderhalara sahiptik.
Herkes ejderhalara tekrar bindi ve ilk karşılaştığımız sunağa doğru aşağı uçtuk. Sunağın önüne geldik ve etrafı inceleyerek içeri girdiğimizde etraftaki yazıların anlamını şimdi anlamıştım. İlk biniciler ve ejderhalarının kazınmış isimleri ve birbirlerine verdikleri sözler yazılıydı. Burası bağ kurmuş her ejderha ve binci için çok özel bir alandı. İncelememiz bittikten sonra herkes ejderhasıyla karşılıklı durdu.
Sağ elimizi onların başına doğru uzatıp karşılıklı diz çöktük. Herkes sırayla yeminini dile getirmeye başladı. İlk babam konuştu;
“Ben, Oscar Dravenhearth, seni ve ateşini dostum olarak kabul ediyorum, Balaroth. Gücünü adalet için kullanacağıma ve asla geri adım atmayacağıma yemin ederim.”
Annem devam etti.
“Ben, Amelia Dravenhearth, seni ruhumun bir parçası olarak kabul ediyorum, Naelora. Ruhum ve bedenim seninle akacak, savaşacak, asla bırakmayacak ve ömrümün sonuna kadar seninle bir olacağım.”
Heyecanlanmaya başlamıştım. Bence Kael da öyleydi ama yüzünü ciddileştirip o da yeminini etti.
“Ben, Kael Dravenhearth, seni kardeşim olarak kabul ediyorum, Tiberon. Gücüne saygı duyuyor ve seninle birlikte yürümeyi kabul ediyorum. Artık birbirimize emanetiz, kardeşim.”
Ses tonundan Tiberon’a duyduğu güven belli oluyordu. Anlaşılan Tiberon, ona yaşattığı bu ufak korkuyla bile ona koşulsuz güveni öğretmişti.
Ashvarionla göz göze geldim. Gözlerinde alevler vardı ve sanki bu alevleri benim içime işliyordu. Alevlerini benimle paylaşıyordu.
“Keşke yeşil gözlerindeki alevleri görebilseydin.”
Dediğinde kalbim hızla atmaya başlamıştı. O gözlerini kapatınca bende gözlerimi kapattım ve yüksek sesle yeminimi etmeye başladım;
“Ben, Aveline Dravenhearth, seni yol göstericim ve ruh ortağım olarak kabul ediyorum, Ejderhalar Kralı Ashvarion. Sana sırtımı yaslayacağım, seninle yaşayıp, savaşacağım ve zamanı geldiğinde seninle öleceğim. O zamana kadar hep birlikte kalalım.”
Ashvarion derin bir nefes aldı ve zihnime konuştu.
“Ben, Ejderhalar Kralı Ashvarion, seni binicim olarak kabul ediyorum. Seni ölene dek koruyacağıma, yol göstereceğime ve bu kaderi seninle birlikte paylaşacağıma yemin ediyorum. Ejderhalar kraliçesi, Aveline Dravenhearth.
Bu an boyunca zaman durmuş gibi hissettim. Bağ kurmak çok farklı bir histi ve kelimelerle anlatmak mümkün bile değildi. Vücudumun her yerinde onu, ateşini ve hislerini hissediyordum. Duygular yoğunlaşmış ve baş döndürücüydü. Zihnimi kontrol etmeye çalışırken sunağın üzerindeki taşlar hafifçe titreşti. Bunu fark edince herkes ayağa kalktı.
On binlerce yıl önce bağlarını tamamlayan diğer binicilerin isimlerinin yanında, bizim isimlerimiz de ortaya çıktı. Ben ve Ashvarion’un adı en üstte ve altın harflerle yazılıydı. Sanırım bu ejderhalar kralıyla bağlanmanın artısıydı. Artık bağlarımız kesin bir şekilde tamamlanmıştı.
Aniden sunağın arkasındaki duvar titremeye başladı. Duvar yavaşça kayarak açıldı ve bir oda ortaya çıktı. Oda açıldığı anda bir büyü geçişi hissettik Herkes şaşkınca kapıya doğru dönerken Kael’la göz göze geldim. Bir anda her yerin rengi canlanmıştı. Kael’ın ela gözleri yeşille karışmış. Sanki gözünde yeşil yapraklar dans ediyor gibiydi ve şaşkınlıkla şöyle dedi;
“Tiberon’ın gücü aktifleşti. Yani toprak elementinin büyü gücü artık aktif.”
Ben olayları anlamlandırmaya çalışırken babam bize doğru döndü.
“Daha yeni başlıyoruz, sırayla tüm elementlerin büyü gücünü aktif hale getirmemiz gerekiyor. Yoksa biniciler, ejderhalarının büyü gücünü kullanamazlar ve bu onları tüketmeye başlar.”dedi.
Bağlar tamamlandığı için dışarı çıkıp koşarak herkesi içeri çağırdım ve tüm sorularına cevap verip olanları anlattıktan sonra duvarın açılmasıyla ortaya çıkan odanın içine adım attık. Odanın tavanı o kadar yüksekti ki yukarısını göremiyorduk.
Burası... sadece bir oda değildi. Bir kütüphane, bir savaş alanı, bir tarih müzesi ve unutulmuş bir akademiydi. Raflar binlerce hatta on binlerce kitap ve belgeyle doluydu. Bazıları o kadar eskimişti ki dokunduğumuz anda un ufak olabilecek gibi duruyordu. Duvarda, ejderhaların ve binicilerin dövüş anlarını tasvir eden dev freksler vardı. Ejderhaların yalnızca savaş araçları değil, düşünen hisseden ve karar veren varlıklar olduğu da anlatılıyordu. Babam raflara doğru yürüdü ve eski bir kitabı dikkatlice açtı.
“Bu yazılar… binlerce yıl öncesine ait.” dedi şaşkınlığı ve heyecanı ses tonundan bile belliydi.
İnceleyebileceği binlerce belki de on binlerce belge ve kitap doluydu burası ve anlaşılan çok işimiz vardı. Annem şaşkınca bir rafa doğru ilerledi. Rafın üzerindeki eski bir haritaya dokundu.
“Burada kayıp yerler ve gizli tapınak yolları var.” dedi.
Felix, yüzüne büyük bir gülümseme yerleştirerek bir kitap kaldırdı.
“Bunu okusak mı? “Ejderha Dövüş Sanatları” yazıyor.” dedi heyecanla.
Bu oda, geçmişin kaybolmuş sırlarını saklıyordu. Ve biz… onları keşfetmeye başlamıştık. Orion hayranlıkla mırıldandı.
“Burası unutulmuş bir hazine.”
Ama benim asıl dikkatimi çeken, odanın tam ortasında yükselen devasa taş levha oldu. Üzerinde eski dille kazınmış bir cümle vardı;
“Toprak sadece dayanıklılığı değil, bilgiyi de taşır. bilgisiz kalmış bir savaşçı, savunmasız bir toprak ve silahsız kalmış bir askerdir.”
Önümüzdeki üç yılın hayatımızın en yoğun ve zorlu dönemi olacağının herkes farkına varmıştı ama aslında bu ilerde olacaklara bir hazırlıktı. Artık her şey daha ciddi ve tehlikeli bir hale gelmişti ve biz bunlara hazır olmalıydık. Çünkü düşmanlarımızda, büyünün uyanmaya başlamasıyla uyanmış ve güçlenmeye başlamıştı.