İçeriğe geç

UNUTULMUŞ KEHANET VE GELECEĞİN MİRASI - KILIÇLAR, KANATLAR VE TAÇLAR SERİSİ # 1

Bölüm 10 · 16 dk okuma

UNUTULMUŞ KEHANET VE GELECEĞİN MİRASI - KILIÇLAR, KANATLAR VE TAÇLAR SERİSİ # 1

Bölüm 10

BÖLÜM 8

İlk birkaç ay, hangi bilginin önemli olduğunu anlamaya çalışarak geçti ve ilk yıl boyunca hiçbirimiz dövüşmedik. Bunun yerine günlerce, gecelerce okuduk.

Geçmişin savaş stratejileri, ejderhaların tarihçesi, unutulmuş alfabeler, eski haritalar ve birçok şey.

Annem ve babam yaptıkları programla her gün bizi farklı konularda bilgilendiriyor ve yeni şeyler öğretiyordu. Sürekli ortadan kaybolmamızın, derslere gidemememizin fark edilmesi, annemin artık ders verememesi ve babamın kütüphaneye gidememesi fark edileceği için babamın kral Hector ile gizli bir görüşme ayarlamasının üzerine hep birlikte gidip her şeyi olmasa da belli başlı şeyleri kral Hector’a anlattık. Bütün bunlar sadece bizim isteğimiz üzerine olmamıştı ve birçok olasılık vardı. O da bunun farkındaydı ve bizi destekledi. Zaten hiçbir zaman Felix’e kıyamazdı. Felix ona abisinin emanetiydi.

Felix’in babası eski kralımız, Nerathor kralının, doğan kızı için verdiği balonun akşamında zehirlenip ölmüştü. Herkes, öldürenin Nerathor kralı olduğunu düşünürken Nerathor kraliçesinin de o gece aynı zehirden öldüğü haberi gelmişti ve suçlu asla bulunamamıştı. Anlatılana göre Felix o zamanlar bir ya da iki yaşındaydı. Amcası kral olunca bir söz vermiş ve diğer çocuklarından onu asla ayırmayarak hatta onu daha da hassasiyetle büyütmüştü. Kral Hector bize destek olacaktı. Bu bizi oldukça rahatlatmış ve öğrendiğimiz şeylere odaklanmamızı sağlamıştı.

******************

Aylar birbirini kovalarken Kael, ejderhaları daha iyi analiz ederek bize, onların sadece çıkardıkları seslerle değil, bakışları, duruşları ve kuyruğunun yönüyle de iletişim kurduğunu öğretti. Bir gün, Lyra ellerini kollarına kavuşturmuş bir halde Kael’a sordu.

“Ejderhaların ruh hali mi var yani? Bizler gibi.”

Kael, kendinden emin bir şekilde gülümsedi ve cevap verdi.

“Evet, tıpkı insanlar gibi ama biz fark etmiyoruz. O yüzden anlamayı öğrenmeliyiz. Bu bizden çok sizin işinize yarayacak.” dedi üçünü göstererek.

İlk başta onlar için inanması zordu ama zamanla Kael’ın haklı olduğunu gördüler. Bence asıl zor olan da bir ejderhanın tribine maruz kalmaktı.

Ejderhalar sadece emir veren ya da emir bekleyen canlılar değildi. Onlar da bizi izliyor, analiz ediyor ve kararlarımıza göre hareket edip bize uyum sağlıyorlardı.

***************

İlk yılımız bilgiyle geçti ama artık pratik zamanıydı ve hepimiz dövüşmeye başlamıştık. Hayatta kalmamız için kendimizi savunmayı öğreniyorduk.

Orion, eski savaş tekniklerini inceleyerek annemle birlikte dövüş eğitimlerini yönetti ve zaman geçtikçe savaş stratejilerinde öyle uzmanlaştı ki annemi bile bazen yenebiliyordu ve annem gibi en iyi kılıç ustalarından biri haline gelmeye başlamıştı. Kael, ejderhaların hareketlerini gözlemleyerek onlarla birlikte savaşmayı öğrendi ve ejderhaların hareketleriyle dövüşü nasıl yönlendireceğimizi hepimize öğretiyordu. Felix ve Lyra, hızlı saldırılar ve kaçınma taktikleri geliştirdi. Ben de Ashvarion’la savaş sırasında nasıl hareket edeceğimi öğrendim.

Ejderhalar sadece binicileri taşıyan yaratıklar değildi ve ejderhasıyla savaşan bir binici, sadece onun sırtında oturamazdı. Onlarla birlikte savaşmak gerekiyordu. Ashvarion’un kanat çırpışıyla birlikte hızlanmayı, onun kuyruğuyla rakibi nasıl dengesiz hale getireceğimi, onun hamlelerini nasıl önceden tahmin edeceğimi öğreniyordum. Artık sadece bir binici ya da kraliçe değil, aynı zamanda da bir savaşçıydım. Ashvarion, zihnime fısıldadı.

"Ateş Böceği, savaş sadece hançerden ibaret değildir. Doğru zamanda doğru hamleyi yapabilmek seni zafere ulaştırır ve ayrıca gücüme hükmedene kadar tam olarak bir kraliçe sayılmazsın."

Ve işte o an, savaşta sadece güç değil, zeka kullanmam gerektiğini de anladım. Kraliçe olma meselesini ise bir süreliğine zihnimdeki raflardan birine kaldırmıştım.

*******************

İkinci yılın ortasında, Lyra bir gece aniden yok oldu. Kimse ne gittiğini duymuş ya da görmüştü, ejderhalar bile.

Sabah olduğunda, onu kitap raflarının en yüksek noktasında otururken bulduk. Kael kaşlarını çatıp şaşkınlıkla sordu.

“Nasıl çıktın oraya?”

Biz de şaşkındık dün geceden beri aklımız ondaydı. Eve bile gitmediğini öğrendiğimizde endişelenmiştik. O ise kendi becerilerini test etmek için bizi denemişti. Kıkırdayarak aşağı atladı.

“Ayak sesimi bile duymadınız değil mi?”

Bırakın ayak sesini, nefes sesini bile hiç kimse duymamıştı. Felix hayranlıkla fısıldadı.

“Bir hayalet gibi...”

Lyra’nın karanlığın içinde görünmez olduğunu biliyorduk ama artık aydınlığın içinde de görünmez ve sessizdi. Onun olduğu bir savaşta, hiç kimse onun gelişini fark etmeyecekti.

*******************

Herkesin bir kitap alıp okuduğu günlerden birinde, Felix bir kitaptan kadim bir cümle okudu.

“Büyük zaferler, küçük değişimlerle kazanılır.”

Bu cümle sanırım onu derinden etkilemişti. Çünkü bir gün vadide ağaçların daha az olduğu ve bizim eğitim alanı diye belirlediğimiz yerde Orion ve Kael dövüş pratiği yaparken, Felix, sapanıyla bir taş parçasını zar zor fark edilebilecek şekilde hareket ettirdi. Kael adım attığında, hafif bir dengesizlik yaşadı ve Orion’un kılıcı onun yüzünü sıyırarak geçti. Kael şaşkınlıkla durup geri çekildi.

“Beni nasıl bu kadar kolay alt ettin?”

Orion da şaşkındı.

“Bilmiyorum. Sen dengeni kaybettin, ben de saldırdım.”

Felix, bir kahkaha atarak yan taraftaki bir taşın üzerine oturdu.

“Küçük değişimler, büyük sonuçlar getirir.” dedi gülümseyerek.

O an hepimiz bir aydınlanma daha yaşadık. Felix belki bir savaşa girip Orion gibi kılıçla dövüşemez, Lyra gibi nişancılığıyla mükemmel bir hedef tutturamaz ya da bir gölge gibi görünmez olamazdı. Çünkü o bunların hepsinin yapılmasını sağlayan, her şeyi baştan planlayıp zihninin süzgecinden geçiren bir stratejistti. O direk bir savaş kazanamasada, kazanmasını sağlayan ya da yönünü değiştirecek yetenekte olan biriydi.

****************

Üçüncü yılın başında, Kael artık ejderhaları tam anlamıyla okuyabiliyordu. Sadece kendi ejderhasını değil, her ejderhayı. Kael’ın analizleri sayesinde de hepimiz ejderhalarla birlikte yan yana dövüşmeyi öğrenmiştik ve ben Ashvarionla tek bir beden gibi hareket edebiliyordum.

Artık… sıradan savaşçılar değildik. Daha resmi olarak olmasada ejderha savaşçılarıydık ve resmi olması da yakındı. Bence.

Orion en iyi kılıç ustalarından biri ve yakın dövüş ustası olmuştu. Felix, sessizce öldürücü darbeler vurmayı öğrenmişti. Lyra da bir gölge gibi hareket edebilmesinin yanında inanılmaz bir keskin nişancıydı. Annem ve babam, bizi hem dövüş hem de diplomasi konusunda çok iyi eğitmişti. Hepimiz birer yaşayan tarih kitabı gibiydik ama asıl zihnimi kurcalayan bu kitapların belli bir kısmında anlatılan efsanelerdi. Neden bu kadar çoklardı? Alt tarafı çocuklara anlatılan hikayelerdi.

Hepimiz bu masallarla büyümüştük. Tabii çoğunu okuyunca öğrenmiştik ama bu kadar fazla kitapta yer verilip anlatılması oldukça ilginçti.

Üç yıl boyunca kral Hector ve başdanışmanı hariç herkesten gizli bir şekilde eğitim aldık, bilgi topladık ve birer ejderha savaşçısı olduk. Bu üç yıl, bizi daha güçlü yaptı ama aynı zamanda da daha bilge. Bu sadece bizi değil herkesi geliştirmişti. Bulduğumuz belgelerdeki her türlü bilgi düzenlenip öğrencilere öğretilmek için hazırlandı. Kimse daha farkında olmasa da olası savaş için büyük bir hazırlık vardı.

Her geçen yıl krallıklar durmadan saçma sapan sorunlar çıkarıyor, savaş başlatmak için iftiralar atıyorlardı. Kral Hector her zaman bir şekilde ortak yol bulup halletmeye çalışıyordu. Yani bizim için zaman kazanıyordu. Bu üç yıl boyunca krallığımızda en az beş ajan yakalanmıştı. Neyse ki bizim bildiğimiz bilgileri pek fazla kişi bilmiyordu ve tahminlerimize göre herhangi bir bilgi kaçırılmamıştı ama artık zamanımız kalmamıştı. Kocaman ejderhaları saklayamayacağımız gibi bağ kurduğumuzu da saklayamazdık.

Cesurca tüm kral ve kraliçelerin karşısına çıkıp ejderhalar kraliçesi olduğumu açıklamak için can atıyordum. Acaba suratları ne hale gelecekti. Kaç yıldır bize “ya öldürün ya da ordularımıza katalım” diyorlardı. Biz de istediklerini yapıp ordumuza katmıştık. Artık oyuna başlamaya hazırdık.

Ve şimdi… gitme zamanıydı.

Toprak tapınağının en dibindeki kitaplığın arkasında bir kapı keşfetmişti, Orion ve Felix yaklaşık iki ay önce. Aylardır herkes kapının üstündeki mührü çözebilmek için çırpınıyordu. En sonunda annem çözebilmişti. Eğer babamın ve abimin tahminleri yanlış değilse bu geçit hava elementinin tapınağına gidiyordu. Öğrendiğimiz bilgilerden biri tüm tapınakların birbirine bağlı olduğuydu.

Tabii, bunu mühürlü kapının keşfiyle doğrulamış ve araştırmaların yönünü değiştirmiştik ama asıl sorunumuz başkaydı. Ashvarion’un dediğine göre element tapınaklarını açmak için o elemente sahip ve bağ kurmuş olan bir binici ve ejderha gerekliydi. Birbirlerine koşulsuz güvenen ve iki bedende tek ruh olabilen bir ejderha ve binici, aynı abim ve Tiberon gibi.

Ne yazık ki biz de, bırakın biriyle bağ kurmuş bir hava ejderhasını, bir hava ejderhası bile yoktu. Ashvarion, en son yaklaşık yirmi bin yıl önce kaçırılan on ejderha arasında birkaç tanesini gördüğünü söylemişti. Çünkü onlar farklı türlerdeki ejderhalarla birlikte olmaya karşıydı ve melezleri dışlayarak kendi soylarını saf tutmaya çalışmışlardı.

Hatta ilk ve tek kendi elementi dışından biriyle eş olan da büyükannesi Slymaraydı. Yani hava elementini aktifleştirmek için elimizde hiçbir şey yoktu ama yine de o tapınağa gidip orada işimize yarar ne olabilir diye bakmalıydık.

Büyük ihtimalle ateş ya da su elementinin tapınağına giden yol oradaydı ve bir an önce su ve ateş elementinin tapınağına ulaşmalıydık. Ateş elementi aktifleşmeden gerçek bir ejderhalar kraliçesi değildim ve aktif olana dek ikimizde zayıflayacaktık. Çünkü binici ve ejderha arasındaki bağ kuvveti element büyülerine bağlıydı.

Bağlanıp güçlendik derken eğer uzun bir süre büyüsüz kalırsak ölebilirdik. Toprak elementi aktif olduğundan beri Kael ve Tiberon, birbirlerine oldukça iyi uyum sağlamış ve abim zamanla Tiberon sayesinde edindiği güçlerini keşfetmişti. İlk başlarda sadece bitkileri kontrol edebiliyorken zamanla bu güçlerini geliştirip yeri hareket ettirip bir dağ haline getirmeyi ve yeri ikiye bölmeyi öğrenmişti. Tabii yaptığı dağlar en fazla onun boyutunda oluyordu. Kim bilir daha neler yapabilecekti.

O güçlerini keşfettikçe annem, babam ve ben de bunun için can atıyorduk. Bu hepimiz için yeni bir hayata başlamak gibiydi. Bütün bir şekilde. Hiç kimse bir şey söylemese her geçen gün daha da eksik hissediyorduk ve bunun farkındaydık. Kimse üç yıl boyunca güçsüz kalacağımızı tahmin etmiyor ve bu şekilde hayatta kalabileceğimizi bile düşünmüyordu ama buradaydık işte. Az da olsa güçlü, kendimizi geliştirmiş ve hayattaydık.

*************

Annemin mühürlü kapıyı açmasından bir gün sonra abim Kral Hector’la gidiş planımızı konuşmaya gitmişti. Bende daha önce okumadığım, bulduğumuz eski kitaplardan birini okumak için bölümlerini incelerken bir bölüm dikkatimi çekmişti.

“Ejderhaların Eşlenmesi” ilk başlarda ne olduğunu tam anlayamasamda bu, iki ejderhanın birbirini eş seçmesi ve aile kurmasıyla ilgiliydi. Şu an bu konuya örnek tek bir aile vardı ve diğer ejderhalar da eşlenmezse gerçekten soyları tamamen tükenecekti. Mükemmel aklıma, bir fikir geldi. Neden Ashvarion’a bir eş seçmiyorduk? Sonuçta o bir kraldı ve her şeyden önce bir varise ihtiyacı vardı.

Eğer gireceğimiz savaşlarda ölürsek ne onun soyunu devam ettiren biri olacaktı ne de ejderhaları koruyabilecek güçte olan melez kraliyet soyunun taşıdığı karma güçlere sahip bir varis. Bu soruları düşünürken istemsizce gülüyordum ve bu Felix’in dikkatini çekmişti. Felix’in de ısrarıyla, sanki kendim hiç istemiyormuşum gibi, Ashvarion’un yanına gittik.

Büyük ağaçların altına oturmuş. Balaroth, Naelora, annem ve babamla birlikte konuşuyordu. Beni görünce babam gülümseyip bana doğru birkaç adım attı ve sarıldık. Annem de gülümsüyordu, babamdan ayrılıp ona da sarıldım ve ikisinin ortasına geçtim. Felix de babamın yanında duruyordu. Babam onun ve benim boynumuzun arkasından kollarını atıp bizi kollarının arasına aldı. Önceden de arkadaşlarımı tanıyorlardı ama şimdi aile gibi oluştuk. İmalı imalı bakışlar atıp;

“Aile gibisi de yok.” dedi Felix.

Bende istemsizce sırıttım. Annem, ne olduğunu anlamaya çalışır gibi bir bakış atmıştı. Babam, Felix’e bakarak;

“Aile kadar güzel şey yoktur tabii, aile her şeyden önce gelir. Tıpkı ejderhalarla olan bağlar gibi.” dedi.

Babam farkında bile olmadan bize destek olurken, Felix’le birbirimize bakıp kıkırdadık.

Artık dayanamadım ve lafa girdim.

“Ee, sen ne zaman aile kuruyorsun Ash.”

Ejderha olmasına rağmen yüzündeki şaşkınlığı anlamak hiç zor değildi. Sanki daha önce böyle bir konu konuşulmuş gibi annem ve babam güldü. Balaroth ve Naelora’nın da yüz ifadelerinden güldükleri anlaşılıyordu.

“Naelora, geçenlerde turuncu bir dişinin ona talip olduğunu söylemişti ama sanırım Ashvarion buna pek sıcak bakmadı. Sanırım aklında başka biri var.” dedi annem.

Bunları ağzım açık dinlemiştim. Herkes aniden Ashvarion’a döndü. Bakışlarımızdan bir cevap beklediğimiz oldukça netti. Hırladı, ayağa kalktı ve silkelendi. Ters ters bakışlar attı ve uzaklaştı.

Bunları neden bana söylememişti? Evet, artık ikimizde zihnimizi kontrol edebiliyor ve düşüncelerimizle, söylemek istediklerimizin ayrımını yapabiliyorduk. Ashvarion bunu bana öğretmek için çok çalıştırmıştı beni ama birbirimizden bir şey saklamayacağımıza da söz vermiştik. Bu sözü talep eden de kendisiydi. Neden bunu benden saklamıştı? Biraz kırılmıştım. Tamam, belki de bunu onunla özel konuşmalıydım. Babamın kolunun altından çıkıp peşinden koştum. O dev adımlarla ilerlerken ben ona koşarak anca yetişebiliyordum, o da hızımı arttırdığımdandı. Zihnimden ona seslendim.

“Özür dilerim Ash, bunu özel konuşmalıydık. Bir anlık gafletle oldu ama neden bana hiç bahsetmedin. En azından sevdiğinin kim olduğundan bahsetmeliydin.”

Ona yetişmiş ve önünde durmuştum, endişeli ama anlayışlı bakışlarımla onu yumuşatmaya çalışıyordum. Beni öldürmezdi. Evet, ama onun öfkesi bir zehir gibiydi.

Duyguları beni ele geçirince kendimi kaybetme derecesine geliyordum ve hala tam olarak onun duygularını engellemeyi beceremiyordum. Sanki kendi duygularım gibiydiler. Kalbim sıkıştı. Ashvarion, sinirli olmasının yanı sıra üzgündü. Bakışlarıyla benimle konuşmayı reddediyordu. Bende ona doğru gittim ve bana en yakın bacağına sarıldım. Onu yumuşatmak için tekrar konuştum.

“Tamam bazen, konuşman sinir bozucu oluyor ama sessizliğin beni öldürüyor. Lütfen böyle yapma birlikte konuşalım. Seni anlıyorum ve hislerini hissediyorum. Neyin var Ashvarion? Canını bu kadar yakan şey ne? Seni daha önce hiç böyle görmemiştim.”

Sakinleşmeye çalışır gibi derin, yavaş bir nefes aldı ve yavaşça verdi. Balıksırtı örgümden çıkmış olan açık kumral saçlarım güneşte sarı sarı parlayarak dalgalandı. Yakalayabildiklerimi kulağımın arkasına sıkıştırdım ve sarılmaya devam ettim.

Ne kadar sert ve soğuk olsa da etrafımızda kimse yokken nadir de olsa bana o yumuşak kalbini açmaya başlamıştı. Bu dereceye gelmek cidden çok zor olmuştu. Hele de onun gibi biriyle. Ashvarion tekrar derin nefes alıp verdi, kalp atışı yavaşlıyordu. Elimle biraz bacağını okşayıp göz teması kurabilmek için sarılmayı bırakıp geri gittim. Tatlı bir bakış attım. O da bu bakışımı görünce her zamanki gibi gözlerini devirdi. Bu pes ediyorum demekti.

“Öncelikle bilmediğin şeyler var Aveline ve bunları anlatmak bir kenara hatırlamak bile benim için oldukça zor.”

Tekrar derin bir nefes aldı, kalbi acıyordu. Bunu bilip, hissedip insanın elinden bir şey gelmemesi kadar çaresiz bir şey yoktu sanırım. Sakince zihnime konuşmaya devam etti.

“Herhangi bir dişi umurumda bile değil. Bana layık olmamaları bir kenarda dursun, ben hiç birine o gözle bakmadım, bakamam da hepsi benim kardeşim gibi. Benim tek bir aşkım vardı, beş bin yüz kırk iki yıl önce. Birbirimizi çok sevmiş ve eş olmuştuk. Onun için can verip can alırdım ve o da bize bir can daha getirecekti. Aylar kalmıştı yumurtadan çıkmasına. Sonra bir gün doğudaki dağların arasından gelen bir Nerathor ordusu, doğmak üzere olan yumurtalarımızı bulmuş ve alıp götürmeye çalışmış. Nyxthalis, ilk ve son eşim. Yumurtaları korumak için kendini öne atmış. O gördüğüm en cesur su ejderhasıydı. Son nefesine kadar tüm yavruları korumaya çalışmış ama onu bir sürü mızrakla...”

Yutkundu, bunları dinledikçe gözlerim dolmuş ve kalbim donmuştu. Ne diyecek bir şey bulabildim ne de yapacak bir şey. Olduğum yerde kalakalmıştım. Onun acısı ve öfkesi kalbimi, zihnimi, tüm bedenimi cayır cayır yakıyordu. İkimizden de aynı anda bir damla göz yaşı aktı. İkimizde asla kimsenin önünde ağlamaz, ağlamayı da hiç sevmezdik. Burnumu çekip tekrar koşup ona sarıldım. Hıçkırığımı tutmaya çalışarak zihnimden konuştum.

“Her şey için çok üzgünüm, keşke o zaman yanında olup bunu engelleyebilseydim. Sana söz veriyorum, bir gün eşinin ve doğmamış yavrunun acısı alacağız. Yaptıkları her şeyin bedelini tüm krallıklar sırayla ödeyecek.”

Söylediklerimi dinlerken başını bana doğru çevirip benim başıma yaslamıştı. Bu onun sarılma şekliydi. Bir göz yaşı daha aktı ve başıma damladı. Kendine hakim olmaya çalışarak zihnime konuştu.

“Hepsini yaktım, hiçbir Nerathor’lu buradan canlı çıkamadı. Ben intikamımı içimi soğutmasa da aldım ve sen bu konuda hiçbir şey yapmayacaksın. Bunca yıldır böyle olaylar yüzünden sayımız azaldı. Soyumuz tükeniyor. Kendini ya da birini kurtarmak dışında kimseyi öldürmeyeceksin. Sevdiğin biri ölse bile intikam almak yok. Ben aldığım için pişmanım çünkü bu savaşı bitirmek yerine daha da alevlendirdim ve birkaç can için yüz binlercesinin ölümüne sebep oldum. Sakın bunu yapmayacaksın. Benim yaptığım hataları yapmayacak kadar zekisin. Bunu ikimizde çok iyi biliyoruz. Anladın mı beni?”

Kafasıyla beni geriye doğru ittirdi. Karşısına geçmemi ve gözlerinin içine bakıp söz vermemi istiyordu. Ciddi değilmiş gibi ona ters ters baktım.

“Ben çok ciddiyim küçük hanım. Şimdi bana bir söz ver.”

Sesi bir anda taşlaşmış gibi çıkmıştı. Bağımız olmasaydı. Gerçekten ürkebilirdim.

Nasıl bu kadar yüce gönüllü, bu kadar mantıklı ve görev adamıydı, anlamak zordu ama sanırım on binlerce yıllık ömür, bu bilinci de beraberinde getiriyor ya da yavaş yavaş öğretiyordu. Ona imrendiğim birçok konudan biri de buydu. Duruşumu dikleştirip bakışlarımı ciddileştirdim. Tüm dikkatimle gözlerinin içine bakıp zihnimden cevap verdim.

“Seni anlıyorum ve bağımızın üstüne söz veriyorum. Bu sözün ciddiliğini biliyorum ve bunu göze alıyorum. Başka kimsenin zarar görmesine izin vermeyeceğim. Eğer birinin ölmesi gerekirse bağımızı koparıp ölüme koşarım. Bu dünya da varis bırakma sorumluluğu olan sensin! Ben değilim ve şimdi kendine gelip, kendine en uygun eşi aramaya başla Kral Ashvarion yoksa bağ kardeşin olarak uygun gördüğüm bir dişiyle eş yaparım seni. Daha eşlenme prosedürlerini yeni okudum ve oldukça hakimim ona göre, ayrıca senin benimle ilgili karar verme yetkin olduğu gibi benimde bu yetkiye sahip olduğumu unutma!”

Söylediklerime ve ciddiyetime inanamıyormuş gibi şaşkınlıkla baktı ve o da söz verdi. Geçmişi geçmişte bırakıp önümüze bakmak zorundaydık.

“Ejderha kuralları kırk iki”

- Ölenler için yas tutmayız, üzülmeyiz ve ağlamayız. Onlar yeni hayatlarına başlarlar ve bizler de onları son bir kez anar ve unuturuz. Zayıflık bizde yoktur. -

Bu kuralı üç yıl içinde o kadar çok tekrarlamıştı ki artık ezberlemiştim ama ona hatırlatmadım. Çünkü bakışlarıyla bana bunu söylüyordu.

Ruhumuz bir olduğundan beri hislerimiz iç içe karışıktı ve söylediğine göre onun element gücü aktif hale geldiğinde hisler, güçle birlikte daha da yoğun olacak ve kontrol etmek zorlaşacaktı. Bunu Kael yaşadığında görmüştük ve tek kelimeyle korkunçtu. Benden her konuda daha iyi, bilgili ve deneyimli olan abim bile kontrolünü bir çok kez kaybetmişti. Sinirlenince depremler yaratmış, dövüş esnasında yeri yarıp düşmemize sebep olmuştu ama neyse ki gücünü kontrol etmeyi öğrenip her şeyi düzeltebilmişti.

Resmi olan ilk ejderha binicisi olarak benden önce birçok şeyi deneyimledi ve açıkçası bu beni içten içe rahatlatıyordu.

Ashvarion’un gücü aktif olduğunda aynı şeyleri bende yaşayacaktım ve resmi olarak “Ejderhalar Kraliçesi” unvanını alacaktım ama buna hazır mıydım? Kendime hep sorduğum bir soruydu ve cevap neydi bende bilmiyordum. Zamanı geldiğinde bunu görecektik.

****************

En başında şans eseri bulduğumuz odanın toprak tapınağı olduğu öğrendiğimizde ilk başta ne anlama geldiğini anlayamamıştık ama okuduğumuz metinlerden anlaşıldığı üzere burası, mühürlenmiş olan büyüyü serbest bırakacak dört element tapınağından biri olmalıydı. Şans eseri toprak elementinin büyüsünü aktifleştirmiştik ama diğerleri için bu şansa güvenemezdik.

Herkes planlanan gün için hazırlandığında şimdiye kadar her şey yolunda gidiyordu. Tüm tapınaklarla ilgili bilgiler içeren kitapları okuyup, öğrenip, notlar almıştık. Hepimiz her şeyi bilmesek de bildiklerimiz birbirlerini tamamlıyordu. Diğer elementlerin mühürlerini kırmazsak ölecektik ama bu aynı zamanda on binlerce yıllık düşmanlarımızın yeniden doğmasına ve güçlenmesine sebep olacaktı.

En tehlikelisi de toprak tapınağında bulduğumuz en kalın kitabın içinde anlatılan bozulmuş ejderhalardı. Drakharlar tarafından yakalanan ejderhalar karma büyüyle zehirlenip buna dönüştürülüyorlardı.

Tüm element güçlerine kısmen sahip olduklarından çok yönlü, güçlü ve dayanıklıydılar ve yaşayan on üç ejderhanın kalmış olması durumu daha da kritik hale getiriyordu. Tüm ejderhaları korumalı ve bozulmuş ejderhalardan birine dönüştürülmelerine engel olmalıydık, tabii önce element büyülerini serbest bırakıp güçlerimizi kontrol etmeyi öğrenmeliydik.

Bu üç yıl içinde her şey çok karışık ve komplike bir almıştı ama bizde büyümüş ve gelişmiştik. Artık eski küçük çocuklar değildik. Herkes annemin açtığı mühürlü kapının önüne toplandığında.

“Planı son bir kez gözden geçirelim.” dedi babam.

Hepimiz annem ve babamın etrafına toplanmış ve pür dikkat onları dinliyorduk.

Ashvarion geçide sığamayacak kadar büyük olduğundan o hariç herkes geliyordu. Bağ kurduğumuzdan beri hiç böyle ayrılmamış olmamız beni biraz kötü hissettiriyor ve endişelendiriyordu. O da benim kadar olmasa da gergindi. Sadece duygularını hissettiğimden değil, duruşundan ve hareketlerinden de herkes bunun farkındaydı. Belki de haklıydı. Çünkü başımıza neler gelebileceğini bilenlerden biri de oydu.

Efsanelerin yazılı olduğu kitapların aslında efsane ya da birer masaldan ibaret olmadığı düşünüldüğünde çok masum ve deneyimsiz kalıyorduk. Toprak elementi aktif olduğundan beri diğer krallıklardan tuhaf yaratıklar görüldüğü haberi bir çok kez gelmişti ama Eldoria da bir ya da iki kez ufak tefek şeyler görenler olmuştu.

Ejderhalar Vadisinde ise hiç görmemiştik. Ashvarion, bunun kendisinden dolayı olduğunu ve element büyülerinin hepsinin aktif olmadığından dolayı olduğunu söylemişti. Yaratıklar buralarda olsa bile Ejderhalar Kralı’yla karşı karşıya gelecek kadar cesur ve güçlü değildiler ama birazdan ayrılacaktık ve bakalım Ashvarion olmadığında bizim karşımıza çıkma cesaretini gösterebilecekler miydi?

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.