İçeriğe geç

UNUTULMUŞ KEHANET VE GELECEĞİN MİRASI - KILIÇLAR, KANATLAR VE TAÇLAR SERİSİ # 1

Bölüm 6 · 10 dk okuma

UNUTULMUŞ KEHANET VE GELECEĞİN MİRASI - KILIÇLAR, KANATLAR VE TAÇLAR SERİSİ # 1

Bölüm 6

BÖLÜM 6 Part 1

O gece uyumam imkansızdı. Yatakta gözlerimi tavana dikmiş, içimdeki tuhaf ağırlığı bastırmaya çalışıyordum. O ejderha... benimle konuşuyordu. Hem de zihnimde.

Bu sadece bir rüya olamazdı ama öğrendiklerim beni oldukça ürkütmüş ve endişelendirmişti. Ben sadece on dört yaşında bir kızdım. Bir ejderha binicisi olmayı hayal bile etmemiştim ama o benden bunu bekliyordu. Zihnime bir ses doldu.

“Uyu, dinlenmezsen zayıf düşersin ve ben zayıfları sevmem. Eloira, asla senin gibi değildi. Onu da zaten bu yüzden seçmiştim ve daha seçtiğim de on bir yaşındaydı. O, çok cesur, açık yürekli ve savaşçı ruhluydu. Sen nasıl onun soyundansın anlamak zor.”

“Eloria da kim?” dedim. Zihnimden yoksa o ilk binici miydi?

Hafif alaycı bir sesle;

“ Doğru tahmin zeki kız, nasıl da anladın bunu? Yoksa sadece iki kez bağ kurduğum için mi? E zaten biri de sensin.”

Benimle resmen dalga geçiyordu. Tüm ejderhalar böyle ukala mıydı? Ya da beni başka bir ejderha seçse olmaz mıydı? Hayatım boyunca buna katlanma düşüncesi yüzümü ekşitmeme sebep olmuştu.

Bir an önce kurtulmak istediğimden zihnimden uyumak istediğimi ve susmasını rica ettim. Tabii ki kibarca yoksa asla susmayacak gibi bir hali vardı. Aksi sesiyle zihnime konuşmaya devam etti;

“Ne kadar şanslı olduğunun farkında bile değilsin sen.”

Öyle sert ve öfkeli söylemişti ki sanki zihnimde kükrüyordu.

“Senin kaderin benim geçmişimle yazıldı. Her şey Azhareth ile başladı. Büyükbabam. O bizim soyumuzun atasıydı. Gökyüzüne hükmeden ilk melez ejderha. Tüm elementlerin özelliklerini taşıyordu ve bu daha önce hiç görülmemiş bir şeydi. Soluk altın renginde pullarla kaplıydı ve sesi bir fırtına gibi yankılanırdı. Tüm ejderhaların bildiği ve hikayesinin nesiller boyu anlatılmaya devam edeceği, soyumuzun en bilge ejderhası. O, gücüyle ejderhaları bir araya getirdi ve on sekiz bin yıl hüküm sürdü.

Büyükannem, Sylmara dişilerin lideri ve soyumuzun annesi. Başka bir türle evlenen ilk saf hava ejderhasıydı. Bu yüzden ailesi onu reddetti ve hava krallığı Nerathor’dan sürgün edildi. En iyi savaşçılardan biriydi. Ayrıca hiçbir ejderha onun kadar iyi bir şifacı olamamıştı. Zarif ve gümüş pullarıyla duruşundan asalet akardı. Herkese destek olur ve yön verirdi.

Babam, Varkyros ateşin ve vahşetin simgesi, melez bir soydan gelmesine rağmen sadece ateş ejderhası özelliklerine sahip. Tüm ejderhaların eski lideri, bir bakışıyla savaş başlatıp savaş bitiren ve insanlardan nefret eden eski kral. Kükremesiyle gökyüzü ve yer yüzü yerinden oynar adeta önünde diz çökerdi. Onun için geçerli olan tek şey vahşet ve acımasızlıktı ve Eloria ile bağ kurduğumda benimle ölene dek konuşmadı. On dört bin yıl hüküm sürdü.

Annem, Mytharia soyumuzun en vahşi ve en korkulan dişisiydi. Babamdan bile daha güçlü ve dayanıklıydı. Çünkü o da, bir o kadar asil bir soydan gelen bir prensesti. Babası ateş annesi ise bir su ejderhasıydı. Vahşetini, asalet ve zarafetinin önüne geçirmezdi. Kan kırmızısı pulları ve duruşuyla herkesi önünde diz çöktürürdü. Babam gibi asla bağ kurmama sıcak bakmadı ve babam erkenden öldükten sonra kral olmayayım diye ölene kadar hükmetmeye devam etti.

Ailem acımasız olsa da akıl sır almayacak bir soydan geliyorum ve onları anlıyorum ama onların yöntemleri bizi hayatta tutsa da soyumuz tükeniyor ve ben insanlarla bağ kurarak bunun değişebileceğine inanıyorum. Bu yüzden ihanete uğrasak bile Eloria’ya söz verdim. Bir gün yine onun gibi en genç kandan biriyle bağ kurup kaderi değiştirecektim. Ben, bunu gerçekten hak eden ve yapabilecek olanı bekledim, içindeki gücü ve potansiyeli görüyorum ve kim olabileceğini biliyorum, Aveline Dravenhearth. Ben senin için on dokuz bin dört yüz elli altı yıldır bekliyorum. Seninle bağ kurmam bir seçim değil, kaderdi ama bu kaderi de ben seçtim ve birlikte hem ejderhaların hem de insanların kaderini değiştirceğiz. Doğru kararı vereceğini biliyorum, şimdi uyu bu bir emirdir.”

Zihnim çorba olmuş ve yorgunluktan hiçbir şeyi anlamlandıramamaya başlamıştı. Ben ne yapacaktım? Hiçbir fikrim yoktu. Daha konuşacak çok şey vardı ama şu an istediğim tek şey uyuyup bundan kurtulmaktı. Bu kadar sorumluluk benim için tahmin bile edemeyeceğimden fazlaydı. Bir anda aklıma bir soru geldi. Onun adı neydi? Neden bana hiç söylememişti? Bunu istememiş miydi yoksa unutmuş muydu? Belki de hak etmediğimi düşünüyordu ama o zaman neden benimle bağ kurmuştu yoksa bu bağ kurma geçici bir şey miydi?

“Ashvarion”

Bir anda vücudum irkildi. Sert, kendinden emin ve net bir şekilde söylemişti. Kelimeler heyecandan boğazıma düğümlenmişti. İrkildiğimi hissetmiş gibi neredeyse gülümseyen bir tonla zihnime konuşmaya devam etti.

“Bunu duymaya hazır olduğuna karar verdim.”

Ve işte o an, anladım. Bu sadece bir isim değildi. Bu, bir kabullenişti. Bir an hiçbir şey söyleyemedim. Hazır olduğuma karar vermişti, öyle mi? Benim yerime karar verecek kadar bilge ve yüce olduğunu mu sanıyordu? Kaşlarımı çattım, içimde beliren garip öfkeyi bastırmaya çalışarak.

“Neden şimdi söyledin?” diye sordum ve onun sesindeki yankı zihnime ağır bir taş gibi düştü.

“Adımı bilmek,yükümlülüktür. Seni önce tanımalı ve tartmalıydım. Bağımızın ağırlığını kaldırabilir misin, anlamalıydım.”

İçimde bir şey kıpırdadı. Eğer bu gerçekse... Eğer gerçekten oluyorsa...

“Ağır olduğunu mu söylüyorsun?” diye sordum anlamadığımı belli eder bir tonda.

“Kraliçelerin yükü her zaman ağırdır ve bence sende zamanı geldiğinde her şeye hazır olacaksın.”

İyice kafam karışmıştı. Uykusuzluğun getirdiği bulanıklıkla.

“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.

“Sen sadece bir binici değilsin, Aveline. Sen, kaderin ta kendisisin.”

Bir anda zihnimde bir görüntü belirdi. Yıkık dökük taşlar, unutulmuş bir taht salonu, küllerin arasından yükselen bir ejderha gölgesi.

Ve ben, o gölgenin tam ortasında duruyordum. Gölge kanatlarını açtığında etrafı karanlığa gömüyordu.

Gözleri bana kitlendiğinde, zihnimde bir ses yankılandı.

“Hatırla.”

Geriye doğru sendeledim. Ben... Ben burayı bilmiyordum yoksa biliyor muydum...

Ejderha bana doğru ani bir hareketle yaklaştığında, görüntü bir anda kırıldı ve yatağımda sıçradım. Hala uyanık mıydım? Yoksa bu bir rüya mıydı?

Kalbim hızla atarken odamı çevreleyen karanlıkta göz gezdirdim, her şey yerli yerineydi. Hançerim yatağımın kenarında duruyordu. Gözlerimi tekrar kapatıp derin bir nefes aldım.

Sanırım Ashvarion’un dediği doğruydu. Bu sadece bir rüya değil, benim getireceğim kaderin kendisiydi. Sonra karanlığa gömüldüm.

*****

Gözlerimi açtığımda yorgunluktan hiç uyumamış gibi hissediyordum. Gece uyumuş muydum yoksa uyurken koşu yarışına mı katılmıştım, bilmiyordum. Sanki bir gecede yüz yıl yaşlanmış gibiydim.

Ayağa kalkıp aynada kendime baktığımda yemyeşil gözlerimin bile renginin solduğu fark etmiştim. Bir insan sadece öğrendikleriyle bir gece de yaşlanabilir miydi? Bunlar bile beni bu kadar yorduysa bakalım daha neler olacaktı.

Hızlıca üzerimi değiştirdim. Bulabildiğim en rahat gömleğimi üstüme geçirip her zaman dövüş antrenmanlarında giydiğim rahat pantolonumu giydim. Biraz olsun kendime geleyim diye yüzüme su vurduktan sonra saçlarımı sıkıca topladım. Bugün onlarla uğraşacak halde değildim. Benim için yeni bir dönem başlıyordu. Artık normal öğrenciler gibi sadece klasik dersler, ülke tarihi ve dövüş hareketlerini değil. Birçok kişinin bile bilmediği bilgileri öğrenip deneyimleyecektim.

İlk olmak korkutmuyor değildi ama yalnız değildim ve benden daha tecrübeli bir yoldaşım vardı. Yavaşça yatağımın yanındaki küçük masaya yöneldim. Hançerim, orada, dün bıraktığım gibi duruyordu ama ona bakışım artık çok farklıydı. Eskiden sadece bir silah olarak gördüğüm şey, artık benimle Ashvarion arasındaki bağın kanıtıydı. Sanırım anlatılanlar doğruydu. Her birimizin on üç yaşında aldığı hediye aslında geleceğimizin bir mirasıydı.

- Dravenheart soyuna yakışır bir şekilde güçlü durmalıyım, dedim kendimi inandırmak için kendi kendime fısıldayarak.

Hançerimi belimdeki kınına yerleştirdim ve havalar soğumaya başladığından üstüme kalın pelerinimi aldım.

Aşağıya indiğimde, mutfaktan gelen sıcak çay ve taze ekmeğin kokusu beni karşıladı. Annem tabaklara yumurtaları koyarken babam bardaklara çay dolduruyordu. O sırada Kael aşağı indi ve yanımdan geçip çantasını sandalyesinin yanına indirdi. Anlaşılan bugün yoğun bir araştırma yapacaktık.

Herkes birbiriyle günaydınlaştıktan sonra babam masaya oturmadan yanıma gelip bana sıkıca sarıldı ve şakağıma bir öpücük kondurdu. Bu sıralar işleri yoğun olduğundan bir aydır pek vakit geçirememiştik ama onu anlıyordum çünkü ona çok benziyordum. Hem görünüş hem de karakter olarak birbirimizin farklı cinsiyetteki versiyonları gibiydik. Aynı annem ve Kael gibi. Onun o yemyeşil gözlerine baktığımda her zaman kendimi görür gibi olurdum. Hatta bir karar alacağım zaman babam ne yapardı diye düşünürdüm. Ne kadar çok ona benzesemde deli yanımı da annemden almıştım. Tabii bundan da asla pişman değildim, delilikte bazen lazım oluyordu. Babam sandalyesine oturduğunda göz göze geldik ve konuşmaya başladı.

- Anlaşılan uykusuz bir geceydi, dün abin sana bir şeyler anlatmış. Ne kadar bunların yaşanmamasını istesemde. Bugün kütüphaneye gidip bir çok şeyi açıklığa kavuşturalım, istiyorum ve gerekirse ejderhadan bildiklerini anlatmasını da isteriz. Hiçbir şey bilmeden böyle bir şeyi kabul etmeni bekleyemez. Ben kızımı on binlerce yıl önce yazılmış bir kehanet için ateşe atamam, dedi. Hafif tatlı ve sitemkar bir sesle.

Söylediklerini duyunca gülümsedim, o da sanki bunu bekliyormuş gibi gülmeye başladı ve kahkaha attı. Bu kahkahayı beklemeyen annem şaşkınca ona baktı ve o da istemsizce gülmeye başladı. Babam, annemle göz göze geldiğinde abime laf attı.

- Kael, o kadar şanslıyız ki ufacık gülümsemelerinde bile gözlerinin içi gülen ve her ana neşe katan kadınlarla birlikte yaşıyoruz.

Abimle göz göze geldiğimizde hemen fırlayıp ayağa kalktık ama her zamanki gibi ben yetişemeden müzik çaları açan ilk o oldu ve annemle babamın şarkısı çalmaya başladı. Babam her zamanki sıcak gülümsemesiyle annemi dansa kaldırdı. Onları böyle izlemek küçüklüğümüzden beri yaptığımız en zevkli şeylerden biriydi. Abimde beni dansa kaldırdı ve dans ettik.

Şarkının son nakaratında babam annemi döndürüp yavaşça abimin kollarına bırakırken beni kollarının arasına aldı ve şarkı bitene dek sarılarak dans etmeye devam ettik. Kahvaltımızı yapıp hep beraber sofrayı topladık ve evden çıktık.

At arabasıyla sarayın önüne vardığımızda annem ile ayrıldık. Dövüş eğitmeni olduğu için sarayın bahçesindeki talim yerine doğru ilerledi. Biz de kraliyet kütüphanesine doğru ilerledik.

Kraliyet kütüphanesi, her zaman saygı duyduğum bir yerdi. Devasa taş sütunlar, üzeri işlemeli büyük ahşap kapıları ve içeriden yayılan o eski kitap kokusu...

Ama bugün burada kaderimi öğrenmek için bulunuyordum. Burası evim gibi hissettiğim nadir yerlerdendi. Bedenimin değil ruhumun eviydi. Keşke hayatımın sonuna kadar burada yaşayabilme imkanım olsaydı diye düşünürken Kael, sağdaki koridora yöneldi ve babama seslendi;

- Baba, büyük kayıt odasına gidiyoruz değil mi?

Babam başını salladı.

- Evet, en eski belgeler orada saklanıyor, dedi.

Adımlarımız taş zeminde yankılanıyordu. Biraz yürüdükten sonra ağır demir kapıları olan bir odaya vardık. Babam cebinden eski bir anahtar çıkardı ve kilidi açtı. Kapılar hafifçe gıcırdayarak açıldığında, içerideki masada duran devasa bir kitap gözüme çarptı. Cildi siyah kenarları kırmızı işlemeliydi. Üzerinde eski bir el yazısıyla yazılmış bir isim vardı. “Ashvarion” bu onun ismiydi. Babam masaya yaklaşıp kitabın kapağını açtı ve herkes bir sandalye çekip oturdu. Kael otururken alçak bir sesle şöyle dedi:

- Aveline , bu kitap sadece biniciler hakkında değil. Bu, kan ve ruh bağını anlatan en eski kayıt.

Kan ve ruh bağımı... Ejderhamla olan bağımı...

- Yani bu Eloria’nın kitabımı?, diye sordum.

Babam sayfaları çevirirken şaşkınlıkla başını bana çevirdi.

- Sanırım Ashvarion ile sohbetlerinizi ilerletiyorsunuz. Bu güzel, dedi gülümseyerek. Sonunda sararmış sayfalardan birinde durdu ve kitabı bana doğru iterek;

- İşte burası, dedi.

Tam o sırada kapı tıklandı ve kapının kenarında kafasını uzatan Felix ve Lyra’ yı gördüm, heyecanlı bir şekilde bana bakıyorlardı. Felix;

- İçeri girmemizde bir sakınca var mı Oscar amca?, diye içeri seslendi. Babam;

- Tabii ki de yok. Bu konuda sizin de bilginiz olduğunu biliyorum ama başka kimseye söylemeyin olur mu? Her şey netleşmeden kimse bilmemeli. Aveline daha hazır değil sizde değilsiniz. O yüzden bildiğiniz ya da öğrendiğiniz şeyler sadece buradakilerin arasında kalsın anlaştık mı?, dedi ılımlı bir sesle.

Felix ve Lyra sırayla içeri girerlerken kabul edercesine başlarını salladılar. En son arkalarından Orion girdi. Göz göze geldiğimizde huzursuz hissettiğini fark ettim. Etrafı kolaçan ederek içeri girdi ve tam karşıma oturdu.

Babam, önümdeki kitabı ortaya doğru çekip herkesin görebileceği şekilde ayarladı. Sararmış sayfada, eski bir resim vardı. Bir insan ve bir ejderha, taş bir sunağın önünde karşılıklı duruyordu. Ejderha başını eğmiş, insan sağ elini onun gözlerinin arasına burnuna doğru koymuştu. Resmin altında yazan yazılar eski ve bilmediğimiz bir dildi. Babam yüksek sesle çevirmeye başladı.

- Ejderha binicisi ile ejderha arasındaki bağ tamamlandığında, ruhlar bir olur. Kalpler aynı ritimde atar, kaderleri birbirine bağlanır. Binici, ejderhasını zihninde işitir ama en önemli kural: Eğer biri ölürse diğeri de ölür.

Babam çevirmeyi bitirdiğinde derin bir sessizlik oldu. Ben gözlerimi sayfadaki resimden ayıramıyordum ama herkesin gözleri benim üzerimdeydi biliyordum, bunu hissediyordum. Kafamı kaldırdığımda tekrar Orion ile göz göze geldik. Endişeli olduğu yüzünün, bakışının, vücudunun duruşundan bile belliydi.

- Hazır olduğunu düşünüyor musun?, diye sordu.

Sanki beni tanımıyormuş gibi. Ben bir şeyi yapmak istersem asla pes etmezdim bunu iyi bilirlerdi. Gözleri bu sefer yapma der gibi bakıyor. Resmen yalvarıyordu ama ben Aveline Dravenhearth’tım ve ben asla pes etmezdim, bunu herkes bilirdi.

Bizim lügatımızda ölüm vardır ama pes etmek yoktur. Bunu hep annem derdi dövüş derslerinde. Ee bende annemin deli kızıydım ve bunu yapacaktım çünkü bu kaderdi. Hepimizin kaderi. Ondan kaçıp yok olmaktansa onunla birlikte ölüme yükselmeyi tercih ederdim. Bakışlarımı ciddileştirdim. Herkesin üzerinde gözlerimi gezdirdim ve şöyle dedim.

- Bunu öğrenmenin tek bir yolu var.

O sırada zihnime bir ses doldu.

“İşte benim insanım.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.