İçeriğe geç

Unutulanların Soyu

Bölüm 9 · 7 dk okuma

Unutulanların Soyu

Bölüm 9

Bölüm 9: Babamın Gölgesi

Ayna yere düştüğünde çıkan ses, odanın içinde olduğundan çok daha uzun süre yankılandı. Cam parçaları taş zemine saçılırken birkaç saniye boyunca kimse hareket etmedi. Ben ise olduğum yerde, kırık aynanın karşısında dikilmiş, az önce gördüğüm yüzün zihnimde bıraktığı izden kurtulmaya çalışıyordum. Eveline'in söyledikleri hâlâ kulaklarımdaydı. Sen Lucifer'ın çocuğu değilsin. Bu cümle, diğer her şeyden daha ağırdı. Çünkü günlerdir bütün korkularımı tek bir ihtimalin etrafında toplamıştım. Lucifer'ın benimle olan bağı, annemin ondan beni saklaması, cehennemden gelen varlıkların beni istemesi... Hepsinin bir açıklaması olduğunu sanmıştım. Şimdi o açıklamanın kendisi elimden alınmıştı. Daha kötüsü, yerine hiçbir şey konmamıştı.

Dean önümde duruyordu. Elindeki silah hâlâ aşağı inmemişti. Gözlerini kırık aynadan ayırmadan birkaç saniye bekledi, sonra yavaşça bana baktı. "İyi misin?" diye sorduğunda cevap vermek istedim ama boğazımdan tek bir kelime çıkmadı. İyi değildim. Bunu söylemeye gerek bile yoktu. Bedenimin her yerinde garip bir sıcaklık dolaşıyordu, özellikle göğsümde. Sanki kalbimin arkasında ikinci bir kalp atıyordu. Elimi göğsüme götürdüm. Parmaklarımın altında nabzımı hissettim ama başka bir şey daha vardı. Çok hafif, düzensiz bir titreşim. Dean bunu fark etmiş olacak ki yanıma geldi ve bileğimi tuttu. "Seraphine, bana bak." Gözlerimi ona çevirdim. "Buradayım," dedi. "Tamam mı? Nereye gidersen git, şu anda burada benimlesin."

Bu kadar basit bir cümlenin beni neden bu kadar sarstığını bilmiyordum. Belki de son birkaç gündür herkes bana kim olduğumu anlatmaya çalışıyordu. Melekler ne olduğumu söylüyor, iblisler ne olabileceğimi anlatıyor, Constantine geçmişimi çözmeye çalışıyor, Lucifer ise annemin sakladığı şeylerden söz ediyordu. Herkes benim hakkımda bir şey biliyor, ben ise kendim hakkında hiçbir şey bilmiyordum. Dean ise ilk kez benden kim olduğumu istemeden, sadece olduğum kişi olarak yanımda duruyordu. Başımı hafifçe salladım. "Buradayım." Dean'in yüzünde belli belirsiz bir rahatlama gördüm. Sonra elim hâlâ bileğindeyken, "Beni bırakma," dedim. Cümle ağzımdan düşünmeden çıkmıştı. Birkaç saniye birbirimize baktık. Dean'in parmakları bileğimde biraz daha sıkılaştı. "Bırakmayacağım."

Arkamızdan boğazını temizleyen biri duyuldu.

Damon.

"Romantik anınızı bölmek istemem," dedi, kırık aynaya bakarak, "ama şu anda odada doğaüstü bir lanet, kayıp bir melek ve muhtemelen metafizik bir aile dramı var. Yani zamanlama konusunda biraz seçici olsak iyi olur."

Dean ona döndü. "Bir dakika daha konuşursan seni aynanın yerine koyarım."

Damon gülümsedi. "İşte şimdi tanıdığım Dean."

Sam eğilip yerdeki cam parçalarından birini aldı. "Burada bir şey var."

Hepimiz ona döndük.

Sam cam parçasını ışığa doğru kaldırdı. Aynanın kırılan yüzeyinde bizim yansımamız yoktu. Yalnızca siyah bir sis vardı. Ancak sisin içinde ince bir çizgi hareket ediyordu. Sam parmağıyla cama yaklaşmadan çizgiyi takip etti.

"Bu bir yazı olabilir."

Constantine yanına geldi.

"Hayır," dedi. "Bir harita."

O anda odadaki hava yeniden ağırlaştı.

Constantine camı eline almadı. Sadece birkaç saniye baktıktan sonra cebinden küçük, eski bir büyüteç çıkardı. Camın üzerindeki çizgileri inceledi. Ben de yanına yaklaştım. Çizgiler ilk bakışta anlamsızdı. Kıvrılan yollar, birbirine bağlanan daireler ve üç noktadan oluşan garip bir sembol vardı. Ama birkaç saniye baktıktan sonra içimde bir şey onu tanıdı.

"Ben bunu biliyorum."

Constantine başını bana çevirdi.

"Nereden?"

"Hatırlamıyorum."

Bu cevap artık hayatımın özeti hâline gelmişti.

Parmağımı camın üzerinde gezdirmeden, sembolün merkezindeki küçük daireye baktım. Birden zihnimde bir kapı belirdi. Siyah taşlardan yapılmış devasa bir kapı. Önünde üç figür duruyordu. Biri beyazdı. Biri siyah. Üçüncüsü ise insandı.

Sonra kapının üzerinde bir isim belirdi.

Vesper.

Görüntü kayboldu.

Geri çekildim.

"Üç taraf," dedim.

Sam hemen bana baktı.

"Ne?"

"Üç taraf var. Melekler, cehennem ve insanlar."

Constantine başını yavaşça salladı. "Hayır."

Kaşlarımı çattım.

"Ne demek hayır?"

"Bu eski mühür üç tarafı temsil etmiyor."

"Öyleyse neyi?"

Constantine birkaç saniye sustu. Sonra gözlerini kırık camdan kaldırdı.

"Üç kapıyı."

Kimse konuşmadı.

Bobby ağır bir nefes verdi. "Hangi kapılar?"

Constantine'in yüzündeki ifade değişti. İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.

"Yaşayanlar. Ölüler. Ve unutulanlar."

Bu kelime içimde tuhaf bir yankı oluşturdu.

Unutulanlar.

Kitabın adı.

Ailemin adı.

Belki de lanetimin kendisi.

"Unutulanlar kim?" diye sordum.

Constantine bana baktı.

"İnsanların, meleklerin ve iblislerin kayıtlarından silinen varlıklar."

"Hayaletler mi?"

"Hayır."

"Canavarlar?"

"Hayır."

"Öyleyse ne?"

Constantine cevap vermeden önce Lucifer konuştu.

"İlk yaratılanlar."

Herkes ona döndü.

Lucifer duvara yaslanmıştı. Bu kez yüzünde alay yoktu. Gözleri kırık aynanın üzerindeydi.

"İlk yaratılanlar," diye tekrarladı. "Cennet tarafından kabul edilmeyen, cehennem tarafından sahiplenilmeyen ve insan dünyasına ait olmayan varlıklar. Onlar hiçbir tarafa bağlı değildi."

Castiel ona baktı.

"Onların varlığı yasaklandı."

Lucifer hafifçe gülümsedi.

"Çünkü yasaklanan her şey gibi onlar da unutulmadı. Sadece saklandı."

"Ve şimdi geri mi dönüyorlar?" diye sordum.

Lucifer'ın bakışları benim üzerimde durdu.

"Hayır."

Bir adım bana doğru geldi.

"Sen onları hatırlamaya başladın."

O anda başımın içinde keskin bir ağrı patladı.

Dizlerimin bağı çözüldü.

Dean beni yakaladı.

Ve dünya bir anda karardı.

---

Kendime geldiğimde yağmur yağıyordu.

Ama Roma'da değildim.

Bunu ilk anda biliyordum.

Üzerimde uzun, eski bir elbise vardı. Ayaklarım çıplak değildi ama taş zeminin soğuğunu hissedebiliyordum. Etrafımda yüzlerce mum yanıyordu. Bir kilisenin içindeydim. Fakat kilisenin duvarlarında haç yoktu. Onların yerinde siyah güller vardı.

Karşımda annem duruyordu.

Livia.

Gençti.

Beni gördüğünde yüzünde korkuyla karışık bir şaşkınlık belirdi.

"Hayır," dedi.

Sesindeki titremeyi duyabiliyordum.

"Burada olmaman gerekiyordu."

"Anne?"

Sesim çıkmıyordu. Ya da çıkıyordu ama beni duymuyordu.

Annem bir masanın üzerine eğildi. Masada eski bir kitap vardı. Kitabın kapağında siyah gül sembolü bulunuyordu. Yanında küçük bir bebek yatıyordu.

Ben.

Annem bebeğe baktı.

Sonra arkasındaki kapıya.

Kapı açıldı.

Bir adam içeri girdi.

Yüzünü göremedim.

Ama onu gördüğüm anda içimde korkudan daha eski bir duygu uyandı.

Tanıma.

Adam yavaşça anneme yaklaştı.

"Onu bana vermelisin."

Annem bebeği kucağına aldı.

"Hayır."

"Anlaşma böyle değildi."

"Anlaşma bozuldu."

Adam bir adım daha attı.

"Sen ne yaptığını bilmiyorsun."

Annemin gözlerinden yaşlar aktı.

"Hayır," dedi. "Ne yaptığımı çok iyi biliyorum."

Sonra bebeği göğsüne bastırdı.

"Ben kızımı seçiyorum."

Görüntü titredi.

Adamın yüzünü görmek üzereydim.

Tam o anda arkamdan bir ses geldi.

"Seraphine."

Döndüm.

Eveline oradaydı.

Bu kez yaşlı değildi. Gördüğüm kadarıyla gençti. Yüzü anneminkine benziyordu ama gözleri çok daha karanlıktı.

"Beni neden gösteriyorsun?" diye sordum.

Eveline bana doğru yürüdü.

"Çünkü annenin sana söylemediği şeyleri artık senin görmen gerekiyor."

"Babam kim?"

Eveline durdu.

"Yanlış soruyu soruyorsun."

"Öyleyse doğru soru ne?"

Gözlerini benim gözlerime dikti.

"Sen kimin kızı olduğunu değil, neden doğduğunu sormalısın."

Bir anda arkamdaki kilisenin bütün mumları söndü.

Karanlıkta yalnızca Eveline'in gözleri kaldı.

"Çünkü Seraphine..."

Sesi fısıltıya dönüştü.

"Sen birinin çocuğu olmak için doğmadın."

"Öyleyse neden?"

Eveline cevap vermedi.

Onun yerine arkamı gösterdi.

Döndüm.

Kapı vardı.

O siyah kapı.

Ama bu kez kapının üzerinde gül yoktu.

Üç sembol vardı.

Bir melek kanadı.

Bir yılan.

Ve insan eli.

Kapının diğer tarafında bir adam duruyordu.

Yüzü hâlâ görünmüyordu.

Ama bu kez sesini duydum.

"Kızım."

Kalbim duracak gibi oldu.

Adam elini kapıya koydu.

"Beni bul."

---

Gözlerimi açtığımda Dean'in yüzü hemen üzerimdeydi.

"Seraphine!"

Nefes nefese kaldım.

Etrafımda Sam, Bobby, Constantine, Castiel ve Damon vardı.

"Ne oldu?" diye sordum.

Dean başını iki yana salladı.

"Sen yere düştün."

"Ne kadar süre?"

"Yaklaşık üç dakika."

Üç dakika.

Bana saatler gibi gelmişti.

Yavaşça doğruldum.

"Babamı gördüm."

Odadaki herkes sustu.

Dean'in yüzü sertleşti.

"Ne gördün?"

"Yüzünü göremedim."

Constantine dizlerinin üzerine çöktü.

"Sesini?"

Başımı salladım.

"Bana kızım dedi."

Lucifer'ın bakışları değişti.

İlk kez onun yüzünde gerçek bir öfke gördüm.

Ama öfkesinin bana mı, yoksa başka birine mi olduğunu anlayamadım.

"Ne dedi?"

Ona baktım.

"Beni bulmamı söyledi."

Lucifer birkaç saniye hiçbir şey söylemedi.

Sonra yavaşça başını kaldırdı.

"Bu mümkün değil."

Dean hemen ona döndü.

"Son zamanlarda bu cümleyi senden fazla duymaya başladım."

Lucifer onu umursamadı.

"Çünkü o adamın kim olduğunu biliyorum."

Odadaki herkes dondu.

Ben ayağa kalktım.

"Kim?"

Lucifer gözlerini benden ayırmadı.

"Adını söylemem."

"Lucifer."

"Hayır."

Sesindeki kesinlik beni durdurdu.

"Çünkü adını söylediğim anda onun dikkatini çekersin."

Dean öne çıktı.

"Bu artık senin karar vereceğin bir şey değil."

Lucifer ona baktı.

"Tam tersine, Winchester. Bu konuda karar verebilecek tek kişi benim."

Dean'in çenesi gerildi.

Ben aralarına girdim.

"Yeter."

İkisi de sustu.

İlk kez sesimi yükselttiğimi fark ettim.

"Benim hakkımda konuşmayı bırakın. Ben buradayım."

Odanın içindeki herkes bana döndü.

"Kim olduğumu bilmiyorum. Neden doğduğumu bilmiyorum. Annem bana yalan söylemiş olabilir. Lucifer bir şeyler biliyor. Castiel bir şeyler biliyor. Constantine daha da fazlasını biliyor. Ama herkes susuyor."

Nefes aldım.

"Artık susmayacağım."

Dean'in yüzünde belli belirsiz bir gurur gördüm.

Lucifer ise sadece bana baktı.

Sonra başını eğdi.

"İşte şimdi annenin kızına benzedin."

Bu cümleyi duyduğum anda göğsümdeki o garip titreşim yeniden başladı.

Bu kez daha güçlüydü.

Siyah gül sembolü boynumdaki kolyenin altında parlamaya başladı.

Castiel bir adım geri çekildi.

"Seraphine."

Kolyeye baktım.

Işık siyah değildi.

Kırmızıydı.

Sonra odanın bütün camlarında aynı sembol belirdi.

Bir.

İki.

Üç.

Yüzlerce siyah gül.

Ve hepsinin ortasında tek bir kelime.

UYANIYOR.

Constantine'in yüzü bembeyaz oldu.

"Ne uyanıyor?" diye fısıldadım.

Cevap vermedi.

Çünkü kapının dışından bir ses geldi.

Ağır.

Yavaş.

Üç kez.

Tak.

Tak.

Tak.

Dean silahını kaldırdı.

Sam elindeki tüfeği kavradı.

Castiel kanatlarını açtı.

Damon'ın yüzündeki alay tamamen kayboldu.

Lucifer ise sadece kapıya baktı.

Sonra bana döndü.

"Seraphine."

"Ne?"

"Kapıyı sakın açma."

Kapının ardından bir erkek sesi geldi.

Sakin.

Derin.

Ve nedense çocukluğumdan beri tanıyormuşum gibi gelen bir ses.

"Kızım..."

Kalbim göğsümde çarptı.

"Artık eve gelme vaktin."

Dean bana baktı.

Ben kapıya baktım.

Ve o anda, hayatımda ilk kez, kapının ardındaki kişinin gerçekten babam olabileceğini düşündüm.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.