
Kapının ardından gelen o ses, odadaki bütün sesleri yutmuştu. Ne Dean'in silahının metalik sesi, ne Sam'in nefesi, ne de dışarıda cama vuran yağmur artık duyuluyordu. Sanki dünya yalnızca o iki kelimenin etrafında durmuştu.
"Kızım..."
Bir anlığına gerçekten kapıya doğru yürümek istedim. İçimde, mantığımın açıklayamadığı bir çekim vardı. Çocukluğumdan beri hiç tanımadığım bir insanın sesini nasıl özleyebilirdim bilmiyordum ama o ses bana yabancı gelmiyordu. Tam tersine, korkutucu biçimde tanıdıktı. Sanki yıllardır bir yerlerde beni çağırıyor, ben ise duymamak için hayatım boyunca kulaklarımı kapatıyordum.
Dean kolumu tuttu.
"Hayır."
Gözlerimi ondan ayırmadan, "Bırak," dedim.
"Seraphine..."
"Dean, bırak."
Bu kez sesim daha sert çıkmıştı. Parmakları bileğimde birkaç saniye daha kaldı. Sonra beni zorlamadan bıraktı. Bunu yapması, bana güvenmesinden çok daha ağır geldi. Çünkü kapının ardındaki şey ne olursa olsun, artık kendi kararımı vermem gerektiğini ikimiz de biliyorduk.
Constantine kapıya yaklaşırken elini kaldırdı. Parmaklarının arasında küçük bir metal haç vardı. Fakat haç kapıya yaklaştığı anda kararmaya başladı. Constantine hemen geri çekildi.
"Bu bir insan değil."
Sam ona baktı. "Bunu söylemek için haçın kararmasını beklemene gerek var mıydı?"
"Hayır. Ama bazen kanıt görmek insanı rahatlatıyor."
Damon kapının karşısındaki duvara yaslandı. "Benim rahatlatıcı bulduğum tek şey, bunun sonunda hepimizin buradan sağ çıkması."
Bobby ona baktı.
"Umutlu olma."
"Teşekkürler Bobby. Gerçekten moral veriyorsun."
Normalde bu konuşmaya gülerdim. Bu kez gülemedim. Çünkü kapının arkasındaki ses yeniden duyuldu.
"Seraphine..."
Bu kez daha yakındı.
"Beni hatırlamıyorsun."
Gözlerimi kapattım.
Başımın içinde bir görüntü belirdi.
Bir kadın.
Annem.
Beni kucağında taşıyordu.
Koşuyordu.
Yağmur yağıyordu.
Arkasında bir adam vardı.
Annem bana sarılıp fısıldıyordu:
"Sakın ona bakma."
Sonra başka bir görüntü.
Aynı adam dizlerinin üzerine çökmüştü.
Ben küçücük bir çocuktum.
Elini bana uzatıyordu.
"Korkma."
Görüntü parçalandı.
Gözlerimi açtığımda nefes nefeseydim.
Dean hemen yanıma geldi.
"Ne gördün?"
"Çocukluğumdan bir şey."
"Ne?"
"Annem beni ondan kaçırıyordu."
Lucifer başını kaldırdı.
"Kimden?"
Bu kez cevabı bilmiyordum.
"Yüzünü görmedim."
Lucifer birkaç saniye düşündü.
Sonra Constantine'e baktı.
"Onu buradan çıkarmamız gerekiyor."
Constantine kaşlarını çattı.
"Geç kaldık."
Kapının altından siyah bir sis sızmaya başlamıştı.
Yavaşça.
Sessizce.
Zeminin üzerinde ilerliyordu.
Castiel hemen Seraphine'in önüne geçti. Kanatlarının gölgesi duvarlara yayıldı.
"Kim olduğunu söyle."
Kapının ardından kısa bir sessizlik geldi.
Sonra adam güldü.
Alçak ve sakin bir gülüştü.
"Sen hâlâ beni tanımıyorsun, Castiel."
Castiel'in yüzü değişti.
Dean bunu fark etti.
"Sen bu herifi tanıyor musun?"
Castiel cevap vermedi.
"Castiel."
Melek kapıya bakıyordu.
"Çok eski bir ses."
Lucifer hafifçe başını kaldırdı.
"Ne kadar eski?"
Castiel'in cevabı hepimizi susturdu.
"Ben yaratılmadan önce."
Damon'ın yüzündeki ifade ilk kez tamamen ciddileşti.
"Bu hiç hoşuma gitmedi."
Kapı bir anda titredi.
Ben istemsizce bir adım attım.
Dean yine bana yaklaşacak oldu ama bu kez elimi kaldırdım.
"Hayır."
Ona baktım.
"Bu kez kendim gideceğim."
Kapıya doğru yürüdüm.
Her adımımda göğsümdeki kolye biraz daha ısınıyordu. Siyah gül sembolü tenime dokunuyordu. Kapının önüne geldiğimde nefesimi tuttum.
Elimi tokmağa uzattım.
Arkamdan Dean'in sesi geldi.
"Seraphine."
Durmadım.
"Ne?"
"Ne olursa olsun, yalnız değilsin."
Gözlerimi kapattım.
Sonra kapıyı açtım.
---
Koridor boştu.
Hiç kimse yoktu.
Ne adam.
Ne gölge.
Ne de az önce duyduğumuz ses.
Sadece yerde duran küçük, eski bir kutu vardı.
Kutunun üzerinde siyah bir gül işlenmişti.
Eğilip aldım.
Arkamdan Sam geldi.
"Dokunmadan önce..."
"Geç kaldın."
Sam iç çekti.
"Tabii."
Kutuyu açtım.
İçinde üç şey vardı.
Eski bir fotoğraf.
Bir anahtar.
Ve annemin kolyesinin aynısı.
Parmaklarım titredi.
Fotoğrafı elime aldım.
Siyah beyazdı.
Fotoğrafta annem vardı.
Yanında genç bir adam duruyordu.
Adamın yüzünü gördüğüm anda nefesim kesildi.
Benim gözlerim.
Benim saç rengim.
Benim yüz hatlarım.
Ama daha genç.
Daha karanlık.
Daha yabancı.
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle vardı.
"Onu benden sakladığın gün, ikimizi de kaybettin."
Annemin el yazısı değildi.
Ama o cümleyi okuduğumda içimde bir şey kırıldı.
"Bu o," dedim.
Dean yanıma geldi.
"Kim?"
"Babam."
Lucifer fotoğrafı elimden aldı.
Fotoğrafa baktığı anda yüzü taş gibi oldu.
"Bu mümkün değil."
Bu cümleyi artık duymaktan bıkmıştım.
"Lucifer, bir kez daha mümkün değil dersen gerçekten seni bir şeyle vuracağım."
Damon hafifçe gülümsedi.
"Sonunda biri söyledi."
Lucifer ona aldırmadı.
Fotoğrafı ters çevirdi.
"Bu adam..."
Sustu.
"Ne?"
Lucifer gözlerini kaldırdı.
"Onun adı Elias."
Constantine bir anda fotoğrafa baktı.
"Elias Vesper."
Bobby'nin yüzü gerildi.
"Vesper mi?"
Constantine yavaşça başını salladı.
"Hayır."
Fotoğrafa tekrar baktı.
"Elias Vesper diye bir kayıt yok."
Ben kaşlarımı çattım.
"Az önce adını söyledin."
"Çünkü hatırlıyorum."
"Nasıl?"
Constantine cevap vermedi.
Bobby öne çıktı.
"John."
Constantine'in yüzünde yorgun bir ifade belirdi.
"Çünkü onu bir kez gördüm."
Odanın içinde herkes sustu.
"Ne zaman?" diye sordum.
Constantine gözlerini benden kaçırdı.
"Yaklaşık iki yüz yıl önce."
Kalbim sıkıştı.
"Sen iki yüz yıl önce mi yaşadın?"
Damon araya girdi.
"Constantine'in yaşına takılmayalım. Adam zaten yaşlanmayı kişisel bir hakaret olarak görüyor."
Constantine ona ters ters baktı.
"İki yüz yıl önce Elias'ı gördüm. O zaman da aynıydı."
"Nasıl yani?"
"Değişmemişti."
Bu kez Dean'in yüzü ciddileşti.
"İnsan değil."
Constantine başını salladı.
"Hayır."
Castiel yavaşça konuştu.
"Unutulanlardan biri."
O kelimeyi duyduğumda fotoğrafa yeniden baktım.
"Babam..."
Cümleyi tamamlayamadım.
Elias.
İki yüz yıl boyunca değişmemiş bir adam.
Annemin beni ondan kaçırdığı bir geçmiş.
Ve şimdi kapının arkasından bana kızım diyen bir ses.
Bütün parçalar birleşiyor gibiydi.
Ama ortaya çıkan resim, görmek istediğim son şeydi.
Anahtarı kutudan aldım.
Eski, siyah bir metalden yapılmıştı. Üzerinde üç sembol vardı.
Melek kanadı.
Yılan.
İnsan eli.
Aynı semboller.
Kapının üzerindekiler.
"Bu anahtar neyi açıyor?" diye sordum.
Constantine cevap vermedi.
Bobby ona baktı.
"John."
Constantine gözlerini kapattı.
"Vesper ailesinin ilk evini."
"Ev nerede?"
Constantine başını kaldırdı.
"Artık hiçbir yerde değil."
Sam kaşlarını çattı.
"Bu nasıl cevap?"
"Çünkü o ev yıkılmadı."
Constantine anahtara baktı.
"Silindi."
---
Saatler sonra eski bir arşivin bodrumunda oturuyorduk.
Roma'nın altında, yüzyıllardır kullanılmayan taş bir odada. Duvarlarda eski kitaplar, mühürlü kutular ve ne olduğunu anlamadığım yüzlerce nesne vardı. Bobby ile Sam kayıtları inceliyor, Constantine eski belgeleri açıyor, Castiel sessizce etrafı izliyor, Damon ise bir sandalyeye yayılmış halde elindeki içeceği çeviriyordu.
Dean yanımdaydı.
Bir süredir konuşmuyordu.
Ben de konuşmuyordum.
İçimde tuhaf bir boşluk vardı. Babamın kim olduğunu öğrenmiştim ama bu bilgi bana hiçbir şey kazandırmamıştı. Aksine, çocukluğumdan beri sahip olduğum bütün cevapları daha karmaşık hâle getirmişti.
Dean bana baktı.
"Üşüyor musun?"
"Hayır."
"Yalan söylüyorsun."
"Sen de sürekli bunu yapıyorsun."
"Ben profesyonelim."
İstemeden güldüm.
Dean'in yüzünde küçük bir gülümseme belirdi.
Bir süre sonra elimi tuttu.
Bu kez hiçbirimiz bir şey söylemedik.
Parmaklarımız birbirine geçti.
Karanlık bir odanın ortasında, dünyanın geri kalanının yıkılmak üzere olduğunu bilirken, onun elinin sıcaklığı bana garip bir şekilde normal geldi.
Başımı omzuna yasladım.
"Dean."
"Hm?"
"Ya babam gerçekten kötü değilse?"
Dean birkaç saniye sustu.
"Ya annem onu benden korumak için değil, beni ondan korumak için kaçırdıysa?"
Dean başını bana çevirdi.
"İkisi aynı şey değil."
"Biliyorum."
"Birini anlamak, ona güvenmek zorunda olduğun anlamına gelmez."
Gözlerimi kapattım.
"Ya onu anlamak zorunda olan kişi bensem?"
Dean'in eli elimde biraz daha sıkılaştı.
"O zaman bunu da birlikte yaparız."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Her şeyi birlikte mi yapacağız?"
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı.
"Şimdilik plan bu."
Aramızdaki mesafe gittikçe azaldı.
Tam dudaklarımız birbirine yaklaşmışken Damon'ın sesi geldi.
"İnanılmaz."
Gözlerimi kapatıp başımı geriye attım.
"Ne?"
Damon elindeki bardağı kaldırdı.
"Dünyanın sonu geliyor, birileri kapıları açmaya çalışıyor, melekler panikte ve siz hâlâ romantik gerilim yaratmayı başarıyorsunuz."
Dean ona baktı.
"Bir gün seni gerçekten öldüreceğim."
Damon gülümsedi.
"Listede kaçıncı sıradayım?"
"Birinci."
"Ne onur."
Ben güldüm.
Gerçekten güldüm.
Belki de uzun zamandır ilk kez.
Ama o an, bodrumun en uzak köşesinden bir kitap düştü.
Hepimiz sustuk.
Sam ayağa kalktı.
Kitabın kapağında siyah bir gül vardı.
Yanında ise tek bir kelime yazıyordu.
ELIAS.
Constantine kitabı gördüğü anda ayağa kalktı.
"Kimse dokunmasın."
Ama artık çok geçti.
Kitap kendi kendine açıldı.
Sayfalar hızla çevrildi.
Sonra durdu.
Ortada eski bir çizim vardı.
Bir kadın.
Bir erkek.
Ve aralarında duran küçük bir çocuk.
Ben.
Altında ise şu cümle yazıyordu:
"Vesper kanı kapıyı açmadı."
Sayfanın altındaki mürekkep taze gibi parladı.
"Vesper kanı kapının kendisi oldu."
Bir sonraki sayfa kendi kendine çevrildi.
Bu kez yalnızca tek bir isim vardı.
SERAPHINE.
Ve hemen altında:
"Eve döndüğünde, hanginizin gerçekten babası olduğunu öğrenecek."
Kitabın sayfaları bir anda kapandı.
Aynı anda bütün mumlar söndü.
Karanlığın içinden bir fısıltı yükseldi.
"Kızım..."
Bu kez ses dışarıdan gelmiyordu.
Benim içimden geliyordu.
