
Kafamın içinde kendi adımı duymak, hayatım boyunca duyduğum en korkutucu şeylerden biriydi. Çünkü ses dışarıdan gelmiyordu. Kimse kapının arkasında değildi. Kimse kulağıma eğilip fısıldamıyordu. Ses, doğrudan zihnimin içinden yükselmişti. Sanki yıllardır kapalı duran bir odanın kapısını ilk kez açmış ve içeride beni bekleyen birinin nefesini duymuştum. Kızım. O kelime kafatasımın içinde yankılanırken gözlerimi kapattım. Birkaç saniye boyunca kendimi hâlâ o bodrumda, Dean'in yanında, mumların arasında oturuyor sanıyordum. Sonra kolyemin göğsümde yeniden ısındığını hissettim ve gerçeklik geri geldi. Karanlık. Soğuk taş. Yanmış mumların kokusu. Ve önümde, kendi kendine kapanmış eski kitap.
Elimi kolyemin üzerine bastırdım. Kalbim hızlı atıyordu ama bu kez korkudan değildi. Daha garip bir şeydi. Sanki bedenim bir yere gitmek istiyor, aklım ise onu durdurmaya çalışıyordu. İnsan kendi bedenine güvenemediğinde, dünya üzerindeki hiçbir kapı güvenli görünmüyordu. Başımı kaldırdığımda herkesin bana baktığını gördüm. Sam'in yüzünde endişe, Bobby'nin yüzünde kuşku, Constantine'in gözlerinde ise yıllardır sakladığı bir sırrın ağırlığı vardı. Castiel sessizce beni izliyordu. Damon bile alışılmış alaycılığını bırakmıştı. Lucifer ise odanın diğer tarafında, karanlığın içinde hareketsiz duruyordu. Birkaç saniye göz göze geldik. Onun bakışında korkuya benzeyen bir şey gördüm. Lucifer'da korku görmek, insanın kendi korkusunu ikiye katlıyordu.
Dean yanıma geldiğinde hiçbir şey söylemedi. Sadece elini omzuma koydu. Ben de başımı hafifçe onun koluna yasladım. Konuşmak istemiyordum. Herkesin benden bir açıklama beklediğini biliyordum ama zihnimde birbirine giren görüntülerin hiçbirini anlatabilecek durumda değildim. Annem vardı. Bebekliğim vardı. Elias vardı. İki yüz yıl önce aynı yüzle yaşayan bir adam vardı. Bir kapı vardı. Ve bütün bunların arasında benim doğumumun ne anlama geldiğini bilmediğim bir gerçek duruyordu. Bir süre sonra odadaki herkes yavaşça çalışmaya devam etti. Kitaplar açıldı, eski belgeler masalara yayıldı, Sam ve Bobby arşivlerin arasında kayboldu. Constantine bazı sayfaları tek tek incelemeye başladı. Ben ise hiçbir şey yapmadan oturup kitabın kapalı kapağına baktım.
Sonra kapağın üzerindeki siyah gülü fark ettim.
Daha önce onlarca kez görmüştüm. Annemin kolyesinde, eski belgelerde, kapılarda, rüyalarda. Ama ilk defa ona gerçekten dikkat ettim. Gülün ortasında çok küçük bir çizgi vardı. Daha önce sembolün bir parçası olduğunu sanmıştım. Şimdi ise bunun bir göz olduğunu fark ettim. Siyah gülün tam ortasında küçücük, insan gözüne benzeyen bir şekil vardı. Ona baktığım anda göz kapağımın arkasında bir ışık çaktı.
Ve kendimi başka bir yerde buldum.
---
Yağmur yağıyordu.
Bu kez bir rüya gibi değildi. Daha gerçekti.
Taş bir avlunun ortasında duruyordum. Hava kurşun rengiydi. Uzakta büyük bir ev yükseliyordu. Duvarları sarmaşıklarla kaplıydı ve pencerelerinin tamamı karanlıktı. Evin önünde eski bir araba duruyordu. Kapısı açıktı.
Sonra annemi gördüm.
Livia.
Kucağında bebek vardı.
Ben.
Annem eve doğru yürüyordu ama birkaç adım sonra durdu. Arkasına baktı. Yağmur saçlarını yüzüne yapıştırmıştı. Yüzünde daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı. Yorgunluk değildi. Korku da değildi. Bir kararın ağırlığıydı.
Arkasında bir adam duruyordu.
Elias.
Bu kez yüzünü açıkça görebiliyordum.
Gözleri benimkilerle aynıydı.
Ama bana bakmıyordu.
Anneme bakıyordu.
İkisi arasında konuşma olmadı. Sadece uzun süre birbirlerine baktılar. Sonra annem bebeği daha sıkı tuttu. Elias ona yaklaşmadı. Bunun yerine cebinden küçük bir anahtar çıkardı ve yere bıraktı.
Annem başını salladı.
Adam arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı.
Tam kaybolacakken annem onun ardından bir şey söyledi.
Sesini duyamadım.
Ama dudaklarını okuyabildim.
"Onu bir gün bulacaksın."
Elias durdu.
Sonra arkasına bakmadan cevap verdi.
"Hayır."
Kısa bir sessizlik.
"O beni bulacak."
Görüntü bir anda dağıldı.
---
Gözlerimi açtığımda hâlâ bodrumdaydım.
Dean önümde eğilmişti. Birkaç saniye yüzüne baktım. Gerçek olduğunu anlamak için neredeyse ona dokunmam gerekti.
"Ne kadar gittim?"
Dean kaşlarını çattı. "Yaklaşık on saniye."
On saniye.
Bana saatler gibi gelmişti.
Ellerimi yüzüme götürdüm. "Elias'ı gördüm."
Bu kez kimse konuşmadı. Ben devam ettim.
"Annem onu tanıyordu."
Constantine'in başını kaldırdığını gördüm.
"Bir anahtar bıraktı."
Bobby hemen masadaki anahtara baktı.
Aynı anahtar.
Kutudan çıkan.
Bir anda bütün parçalar yer değiştirmiş gibi oldu. O anahtar bize gönderilmemişti. Belki de hiçbir zaman bize gönderilmek için bırakılmamıştı.
Benim için bırakılmıştı.
Ama asıl korkutucu olan bu değildi.
Anahtarı elime aldığım anda metalin üzerinde çok ince bir çizgi belirdi. Parmaklarımın arasında tuttuğum anahtar sanki canlıymış gibi ısındı. Üzerindeki üç sembolün arasında dördüncü bir şekil ortaya çıktı.
Bir gül.
Fakat bu kez gülün ortasında göz yoktu.
Bir kapı vardı.
Constantine bunu gördüğü anda ayağa kalktı. "Bu anahtar bir kilidi açmıyor."
Herkes ona baktı.
"Bir insanı çağırıyor."
Sözleri odada asılı kaldı.
Anahtara baktım.
"Ben miyim?"
Constantine cevap vermedi.
Cevap vermesine gerek yoktu.
---
Gece ilerledikçe bodrumdaki hava ağırlaştı. Herkesin yorgunluğu yüzlerine çökmüştü. Sam eski belgelerden birinde Vesper ailesinin ilk yerleşiminden bahseden bir kayıt bulmuştu. Fakat haritadaki bölge, modern dünyanın hiçbir yerinde görünmüyordu. Sanki coğrafyanın bir parçası olmaktan çıkarılmıştı. Constantine bunun sıradan bir büyü olmadığını söyledi. Bir yerin haritalardan silinmesi mümkündü. Ama bir yerin insanların hafızasından silinmesi, bambaşka bir şeydi.
Ben ise onları dinlerken masanın üzerindeki fotoğrafa bakıyordum.
Annem.
Elias.
Ve kucağındaki bebek.
Fotoğrafı ters çevirdim.
Daha önce fark etmediğim bir yazı vardı.
Tek bir tarih.
1897.
Boğazım düğümlendi.
"Eğer bu fotoğraf gerçekse..." diye başladım.
Sam başını kaldırdı.
"Ne?"
"Elias o zaman da aynı yaştaydı."
Sam fotoğrafı aldı. Tarihe baktı. Ardından başka belgeleri karıştırmaya başladı. Birkaç dakika sonra yüzündeki ifade değişti.
"Seraphine."
"Ne buldun?"
Sam bir belgeyi önüme koydu.
1897 tarihliydi.
Vesper ailesi hakkında kısa bir kayıt.
Belgenin kenarında bir isim vardı.
Elias Vesper.
Altında ise doğum tarihi yazıyordu.
1814.
Nefesimi tuttum.
"Bu adam..."
Sam devam etti.
"1814'te doğmuşsa, fotoğraf çekildiğinde seksen üç yaşında olması gerekiyor."
Fotoğrafa tekrar baktım.
Oradaki adam otuzlarının başında görünüyordu.
Ne yaşlıydı ne de yorgun.
Sanki zaman onun üzerinden geçmemişti.
"Vampir mi?" diye sordum.
Damon başını kaldırdı.
İlk kez gerçekten ilgilenmiş görünüyordu.
Fotoğrafı elimden aldı. Uzun süre inceledi.
"Hayır."
"Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?"
"Çünkü vampirleri tanırım."
Damon'ın gözleri fotoğraftaki Elias'ın yüzünde kaldı.
"Bu başka bir şey."
Sonra fotoğrafı bana geri verdi.
"Ve bundan hoşlanmadım."
"Senin bir şeyden hoşlanmadığın nadir oluyor."
"Ben genelde her şeyden hoşlanırım."
"Özellikle kendinden."
"Bu konuda haklısın."
İlk kez o gece hafifçe gülümsedim.
Fakat gülümseme uzun sürmedi.
Çünkü masanın üzerindeki mumlardan biri söndü.
Sonra ikincisi.
Sonra üçüncüsü.
Kimse dokunmamıştı.
Alevler birer birer sönerken odanın duvarlarında siyah gölgeler yükselmeye başladı. Castiel hemen ayağa kalktı. Dean silahını çekti. Sam'in elindeki belge yere düştü.
Ben ise yalnızca kapıya baktım.
Çünkü kapının altında yine o siyah sis vardı.
Bu kez daha yoğundu.
Ve sisin içinden bir şekil oluşuyordu.
Bir insan eli.
Taş zemine yavaşça bastı.
Ardından ikinci el.
Bir beden.
Sanki görünmeyen bir şey karanlığın içinden kendisini dünyaya çekiyordu.
Dean önümde durdu.
Castiel kanatlarını açtı.
Lucifer ise hareket etmedi.
Gölge tamamen ortaya çıktığında yüzünü gördüm.
Elias değildi.
Eveline de değildi.
Yüzü olmayan bir adamdı.
Ama göğsünde Vesper sembolü vardı.
Bir süre bana baktı.
Sonra elini kaldırdı.
Avucunun içinde siyah bir gül vardı.
Gülü yere bıraktı.
Ve gölge kayboldu.
Kimse birkaç saniye konuşamadı.
Ben yavaşça yerden güle baktım.
Bu kez siyah değildi.
Küllerle kaplıydı.
Gülü elime aldığım anda içimde bir görüntü patladı.
Bir kapı.
Bir ev.
Bir çocuk.
Ve Elias.
Fakat bu kez yanında başka biri vardı.
Lucifer.
İkisi birbirlerine bakıyordu.
Aralarında ise annem duruyordu.
Livia'nın kucağında ben vardım.
Bebek hâlim.
Lucifer'ın yüzündeki ifade öfke değildi.
Korkuydu.
Elias ise ona bakıp yalnızca tek bir şey söylüyordu.
"Sen onun babası değilsin."
Lucifer cevap veriyordu.
"Biliyorum."
Görüntü tekrar parçalandı.
Bu kez dizlerimin üzerine düştüm.
Dean beni tuttu.
Ama gözlerimi açtığımda kimseye bakmadım.
Çünkü artık bir şeyi biliyordum.
Lucifer benim babam değildi.
Ama annem beni neden ondan saklamıştı?
Ve Elias neden Lucifer'la aynı odadaydı?
Daha da önemlisi, beni gerçekten kimden korumaya çalışmıştı?
Başımı kaldırdım.
Lucifer hâlâ bana bakıyordu.
İlk kez onun da benim kadar cevaplara ihtiyacı olduğunu gördüm.
Ve o anda anladım.
Bu hikâyede herkes bir şey saklamıyordu.
Bazıları gerçekten unutmuştu.
Bazıları ise hatırlamaktan korkuyordu.
Masadaki anahtarı elime aldım.
Bu kez geri çekilmedim.
Çünkü içimdeki o yabancı ses yeniden fısıldadı.
"Eve gel."
Ben de ilk kez ona cevap verdim.
Sessizce.
Kendi içimde.
"Peki."
Ve anahtar, avucumun içinde kendi kendine döndü.
Bir kapının kilidine girecekmiş gibi.
Bir sonraki anda odanın bütün ışıkları söndü.
