Kapının ardındaki gözleri gördüğüm anda insan bedeninin korku karşısında ne kadar ilkel bir makine olduğunu anladım. Beynim bana kaçmam gerektiğini söylüyordu, kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi çarpıyordu, bacaklarım ise bütün bunlardan habersizmiş gibi yere mıhlanmıştı. Siyah taş kapının arkasındaki şey hareket etmiyordu. Yalnızca bakıyordu. Bazen bir şeyin saldırmasından daha korkunç olan, saldırmak için acele etmemesiydi. Çünkü bekleyen şeyin ne istediğini bilmiyordunuz. Ve benim son birkaç gündür öğrendiğim en önemli gerçeklerden biri şuydu: Doğaüstü dünyada bir şey sizden bir şey istiyorsa, bunun karşılığında mutlaka çok daha fazlasını alıyordu.
Dean önümdeydi. Silahını kapıya doğrultmuştu ve yüzündeki o alışılmış alaycı ifade tamamen kaybolmuştu. Sam kitabın sayfalarını hızla çeviriyor, Castiel ise başını hafifçe yana eğmiş, sanki kapının arkasındaki varlığın sesini insan kulağının algılayamayacağı bir frekanstan dinliyordu. Bobby'nin eli silahındaydı. Constantine sigarasını söndürmüş, nadiren gördüğüm kadar ciddi bir ifadeyle kapıya bakıyordu. Damon ise her zamanki gibi olayın ortasında bulunmasına rağmen sanki bütün bunların kendisini kişisel olarak eğlendiren bir tarafı varmış gibi görünüyordu. Crowley'nin elindeki kadeh bile artık havada donmuştu. Lucifer ise herkesten farklıydı. O korkmuyordu. Daha doğrusu korksa bile bunu bize gösterecek kadar aptal değildi.
Kapının arkasındaki gözler bir anda kayboldu.
Sonra kapı tamamen açıldı.
İçeriden soğuk bir hava yayıldı. Mumların hepsi aynı anda söndü. O an odanın karanlığında yalnızca boynumdaki kolyenin kırmızı ışığı kalmıştı. Işık göğsümden yüzüme vuruyor, duvarlardaki gölgeleri uzatıyordu. Sonra karanlığın içinden bir siluet çıktı.
Bir insan değildi.
En azından tam olarak değildi.
Uzun, siyah bir pelerin taşıyordu. Yüzü ilk bakışta insana benziyordu ama gözleri yoktu. Yüzünün olması gereken yerde yalnızca pürüzsüz, soluk bir ten vardı. Buna rağmen konuştuğunda sesi doğrudan kafamın içinde yankılandı.
Vesper.
Adımı duyduğum anda kolyem buz gibi oldu.
“Beni tanıyor musun?” diye fısıldadım.
Dean arkasına dönmeden, “Seraphine, onunla konuşma,” dedi.
“Bence konuşmaktan başka seçeneğimiz yok.”
“Her zaman başka seçenek vardır.”
Damon araya girdi. “Dean, bazen senin iyimserliğin gerçekten takdire şayan.”
Dean ona ters ters baktı. “Şu an sırası mı?”
“Hayır.”
“Güzel.”
Siluet başını bana çevirdi.
Sen kapının çocuğusun.
Bu cümle içimde bir yere saplandı.
“Ben kimsenin çocuğu değilim.”
Lucifer'ın bakışları bir anda üzerime çevrildi.
Siluet ise yalnızca başını eğdi.
Hâlâ bilmiyorsun.
Sonra elini kaldırdı.
Duvarın üzerinde bir görüntü belirdi.
Annem.
Bu kez daha gençti.
Kollarında bendim.
Karşısında Lucifer vardı.
Ama görüntüde Lucifer'ın yüzünde alıştığım o kibirli ifade yoktu. Anlaşılamayacak kadar yorgun görünüyordu. Annem ona doğru bir adım atmıştı.
“Onu sana vermeyeceğim,” dedi.
Lucifer sakin bir sesle cevap verdi. “Ben de onu istemiyorum.”
“Öyleyse neden buradasın?”
Lucifer küçük bir süre bana baktı.
“Çünkü diğerleri onu istiyor.”
Görüntü bir anda kayboldu.
Boğazım düğümlendi.
“Diğerleri kim?”
Bu kez cevap veren Constantine oldu.
“Cennet ve cehennem dışında kalanlar.”
“Bu ne demek?”
Constantine kitabı kapattı.
“Bazen insanlar dünyayı üç parçadan ibaret sanır. Cennet, cehennem ve insan dünyası. Ama arada kalan şeyler var. Eski varlıklar. Tanrılar. Kapılar. Unutulmuş anlaşmalar. İnsanların isimlerini bile bilmediği varlıklar.”
Crowley kaşını kaldırdı.
“Beni de o kategoriye mi koyuyorsun?”
Constantine ona baktı.
“Sen daha çok vergi kaçıran bir aristokrata benziyorsun.”
Damon kahkahayı bastıramadı.
Crowley'nin yüzü düştü.
“Bu adamı sevmedim.”
“Ben de seni sevmedim,” dedi Constantine.
“Harika,” dedi Damon. “Ekibimiz büyüyor.”
Bütün bu konuşmanın ortasında bile istemeden gülümsedim. Belki de insan zihni gerçekten tuhaf bir şeydi. Birkaç dakika önce dünyalar arasında açılan bir kapının önünde duruyordum ve şimdi iki doğaüstü varlığın birbirine hakaret etmesini izliyordum. Hayatımın normal tanımı artık kesinlikle yeniden yazılmalıydı.
Kapıdan gelen varlık bir adım daha attı.
Castiel hemen önümde durdu.
“Geri çekil.”
Varlık Castiel'e baktı.
Sen de onu koruyacağını sanıyorsun.
Castiel'in yüzü sertleşti.
“Evet.”
Hepiniz aynı şeyi söylüyorsunuz.
Sonra varlık bana baktı.
Ama onu korumak isteyen herkes, sonunda onun kaderinin bir parçası olur.
Bir anda görüntü kayboldu.
Kapı kapandı.
Odadaki herkes birkaç saniye boyunca sessiz kaldı.
Sonra Dean silahını indirdi.
“Tamam.”
Sam ona baktı.
“Tamam ne?”
“Bu gecenin artık daha kötüye gidemeyeceğini düşünüyorum.”
Damon kaşını kaldırdı.
“Bunu söylemek için gerçekten doğru zamanı seçtin.”
Tam o anda üst kattaki bütün camlar aynı anda patladı.
Dean tavana baktı.
“Tamam. Geri alıyorum.”
---
Gece ilerledikçe güvenli evin içindeki hava değişti. Az önce yaşananlardan sonra kimse uyumak istemiyordu. Daha doğrusu kimse uyumaya cesaret edemiyordu. Ben ise odanın köşesindeki pencerenin önünde oturmuş, dışarıdaki Roma gecesine bakıyordum. Şehrin ışıkları uzaktan hâlâ güzel görünüyordu. İnsanlar sokaklarda yürüyor, arabalar geçiyor, restoranlarda insanlar yemek yiyordu. Kimsenin haberi yoktu. Kimse birkaç sokak ötede başka dünyalara açılan bir kapının yeniden uyanmakta olduğunu bilmiyordu.
Belki de en korkutucu olan buydu.
Dünya her zamanki gibi devam ediyordu.
Benim dünyam ise parçalanıyordu.
Kapı hafifçe açıldı.
Dean içeri girdi.
Elinde iki bardak vardı.
“Biri senin.”
Bardağı bana uzattı.
“İçinde ne var?”
“Alkol.”
“Bu kadar açıklama yeterli mi?”
“Bence gayet kapsamlı.”
Bardağı aldım.
Yanıma oturdu.
Bir süre konuşmadık.
Bu sessizlik diğerlerinden farklıydı. Rahatsız edici değildi. Hatta garip biçimde huzurluydu. Dean'in yanında ilk kez herkesin benden bir şey beklemediğini hissettim. Benden bir kapı açmamı, bir kehaneti çözmemi, kanımı anlamamı istemiyordu. Sadece oradaydı.
“Benden korkuyor musun?” diye sordum.
Dean bana baktı.
“Hayır.”
“Yalan.”
“Tamam,” dedi. “Biraz.”
İstemeden güldüm.
“En azından dürüstsün.”
“Her zaman değil.”
“Biliyorum.”
Bana biraz daha yaklaştı. Aramızdaki mesafe neredeyse tamamen kaybolmuştu. Yüzündeki yorgunluğu ilk kez bu kadar yakından görüyordum. Gözlerinin altında hafif gölgeler vardı. Sert görünmeye çalışan insanların çoğunda olduğu gibi onun da yüzünde sakladığı şeyler vardı. Korku. Kaybetme ihtimali. Ve yıllardır taşımaktan yorulduğu bir sorumluluk.
“Seraphine,” dedi alçak sesle, “yarın ne olacağını bilmiyorum.”
“Ben de.”
“Ama bir şey olursa...”
“Ne?”
Bir an durdu.
“Beni yalnız bırakma.”
Bu cümleyi beklemiyordum.
Dean Winchester'ın birinden yardım istemesi bile başlı başına doğaüstü bir olaydı.
“Sen de beni bırakma.”
Bakışlarımız buluştu.
O an zaman yavaşladı.
Dean'in eli yüzüme doğru kalktı. Parmakları yanağıma hafifçe dokundu. Dokunuşunda acele yoktu. Bir soru vardı. Ben de geri çekilmedim.
Aramızdaki mesafe kapanırken kalbimin hızlandığını hissettim. Dudaklarımız kısa, sessiz bir öpücükte buluştu. Sonra geri çekildi. Birkaç saniye boyunca birbirimize baktık.
“Bu,” dedi Dean, “kesinlikle kötü bir fikir.”
“Evet.”
“Çok kötü.”
“Muhtemelen.”
“Yarın hayatımızı kurtarmamız gerekiyor.”
“Bunun yarınla ne ilgisi var?”
Dean hafifçe güldü.
“Hiç.”
Bu kez ben ona yaklaştım.
Öpücüğümüz yeniden başladı. Daha uzun, daha sıcak ve daha kararlıydı. Ellerinin belimde durduğunu, benim de parmaklarımı ceketinin yakasında tuttuğumu hissettim. O an dışarıdaki kapılar, melekler, iblisler ve bütün o lanet kehanetler birkaç dakikalığına önemini kaybetti.
Ama gece bize uzun süre izin vermeyecek kadar acımasızdı.
Koridordan bir gürültü geldi.
İkimiz de aynı anda ayrıldık.
Dean gözlerini kapattı.
“Şaka yapıyor olmalı.”
Kapı yeniden açıldı.
Sam kafasını içeri uzattı.
“Dean?”
Dean ona baktı.
“Ne?”
“Crowley Bobby'yle kavga ediyor.”
Dean gözlerini devirdi.
“Tabii ki ediyor.”
Sam birkaç saniye durdu.
“Bir de Castiel Lucifer'ı arıyor.”
Dean başını iki yana salladı.
“Bu evde beş dakika huzur neden fazla geliyor?”
Sam bana baktı, sonra Dean'e, sonra tekrar bana.
Bir şey söyleyecekmiş gibi oldu.
Sonra vazgeçti.
“Ben hiçbir şey görmedim.”
Kapıyı kapatıp gitti.
Dean bana baktı.
Ben gülmeye başladım.
“Ne?”
“Hiç.”
“Gülme.”
“Gülmüyorum.”
“Resmen gülüyorsun.”
“Çünkü yüzündeki ifadeyi gördüm.”
Dean başını ellerinin arasına aldı.
“Ben dünyayı kurtarmayı özledim.”
“Daha kolaydı, değil mi?”
“Kesinlikle.”
Dışarıdan Crowley'nin sesi duyuldu.
“Şu lanet kadehi bana geri ver, Singer!”
Bobby'nin sesi hemen ardından geldi.
“Önce adam gibi konuş!”
Dean bana baktı.
“Gidiyoruz.”
“Bence de.”
Kapıdan çıkarken son kez pencereye baktım.
Roma'nın ışıkları hâlâ yanıyordu.
Ama uzakta, gökyüzünün üzerinde ince bir siyah çizgi belirmişti.
Bir çatlak gibi.
Ve ben o an biliyordum.
Kapı yalnızca açılmamıştı.
Bir şey içeri girmişti.
Ve ne kadar uğraşırsak uğraşalım, artık hiçbirimiz eski hayatımıza geri dönemeyecektik.
