İçeriğe geç

Unutulanların Soyu

Bölüm 25 · 11 dk okuma

Unutulanların Soyu

Bölüm 25

Bölüm 25: ASTER’İN KAYIP ARŞİVİ

Bölüm şarkısı: Evanescence – Going Under

Kolye çatladığı anda odadaki bütün seslerin bir anda yok olduğunu hissettim. Az önce herkesin nefesini, Damon’ın sabırsızca parmaklarını masaya vurmasını, Gabriel’in bir şey söylemek üzere açılan ağzını, Charlie’nin bilgisayarının fanından gelen ince uğultuyu duyabiliyordum. Sonra hiçbir şey kalmadı. Sanki dünya, sesini kendi elleriyle boğmuştu. Boynumdaki siyah gülün ortasındaki kırmızı taş önce tamamen karardı, ardından çatlağın içinden ince, siyaha çalan kırmızı bir ışık sızdı. Elimi kolyeye götürmek istedim fakat parmaklarım hareket etmedi. Bedenim bana aitmiş gibi davranmayı bırakmıştı. Gözlerimin önünde odanın duvarları silinmeye, taşların üzerindeki gölgeler birbirine karışmaya başladı. Eveline birkaç adım önümde duruyordu. Yüzündeki ifade ilk kez gerçekten değişmişti. Onu ilk gördüğümden beri sakin, neredeyse ürkütücü bir dinginlik taşıyordu. Fakat şimdi gözlerinde korkuya benzeyen bir şey vardı. Michael bile zincirlerinin arasında başını kaldırmıştı. Castiel bana doğru bir adım attı. Dean elini belime uzatıp beni kendisine çekmeye çalıştı. Ama hiçbiri bana ulaşamadı. Çünkü o anda odanın ortasında, zeminin üzerinde devasa bir Aster sembolü belirmişti. Üç halka. Ortasında siyah bir gül. Gülün içinde ise tek bir göz.

Ve o göz bana bakıyordu.

---

Eveline:

“Kolye kırılmadı.”

Sesi çok alçaktı.

“Uyandı.”

---

O cümleyi duyduğum anda başımın içinde bir şey patladı. Acı değildi bu. Acıdan daha kötüydü. Bir anlığına yüzlerce görüntü aynı anda zihnimin içine doldu. 1897'deki eski bir oda, mumlarla aydınlatılmış taş duvarlar, kanla çizilmiş bir daire, Livia'nın kollarındaki bebek hâlim, Elias'ın kapının yanında bekleyişi, Michael'ın zincirlerle bağlı elleri, Lucifer'ın karanlıkta duran silueti, Eveline'in kolyesi ve hiç tanımadığım kadınlar. Sonra görüntüler değişti. 2004 değildi. 2008 de değildi. Çok daha eskiydi. Öyle eskiydi ki gördüğüm insanların yüzleri bile bana yabancı bir tarihin parçaları gibi görünüyordu. Siyah elbiseli insanlar büyük bir salonun ortasında diz çökmüşlerdi. Önlerinde aynı Aster sembolü vardı. Fakat sembolün ortasında bir gül değil, benim yüzüm vardı. Bunu gördüğüm anda nefesim kesildi. Çünkü o insanların hepsi aynı şeyi söylüyordu. Dudakları hareket ediyor, fakat sesleri birbirine karışıyordu. Sonunda tek bir cümle diğerlerinin arasından sıyrıldı.

“Hatırlayan geldi.”

Gözlerimi açtığımda dizlerimin üzerine düşmüştüm.

Dean beni tutuyordu.

Sam bir elinde silahıyla çevreyi tarıyordu.

Damon ise hayatında ilk kez gerçekten susmuş görünüyordu.

---

Dean:

“Seraphine.”

Sesini duydum ama cevap veremedim.

“Bana bak.”

---

Başımı kaldırdığımda gözlerinin içindeki korkuyu gördüm. Dean Winchester'ın korktuğunu daha önce de görmüştüm. Fakat bu farklıydı. Bu, karşısındaki şeyden korkmak değildi. Beni kaybetmekten korkuyordu. Elini yüzümün yanına koyduğunda teninin sıcaklığını hissettim ve o küçücük temas, zihnimin içindeki yüzlerce görüntünün arasından beni tekrar buraya çekti. Birkaç saniye boyunca yalnızca ona baktım. Sonra boğazımdan güçlükle bir cümle çıktı. Bana ait olup olmadığını bile bilmediğim bir sesle konuştum.

---

Seraphine:

“Onların arasında bendim.”

---

Kimse cevap vermedi.

Çünkü herkes ne demek istediğimi anlamıştı.

Ben sadece o görüntünün içinde değildim.

Görüntünün merkezindeydim.

---

O gece Vesper House'un bütün kapıları aynı anda kilitlendi. Bunu yapanın kim olduğunu anlayamadık. Charlie bilgisayar sistemini kontrol ettiğinde elektriklerin kesilmediğini, aksine binanın içerisindeki eski mekanik düzeneklerin kendiliğinden aktifleştiğini söyledi. Bodrum katından yukarı doğru metal sesleri geliyordu. Sanki evin altında yıllardır kullanılmayan bir makine çalışmaya başlamıştı. Duvarların içinden ağır bir titreşim yükseliyor, şöminelerin külleri kendi kendine havalanıyor, koridorlardaki mumların alevleri aynı yöne doğru eğiliyordu. En tuhafı ise evin bütün aynalarının siyaha dönmesiydi. İçlerine baktığımda kendimi göremiyordum. Sadece arkamda duran insanları görüyordum. Fakat bazı aynalarda, odada olmayan başka insanlar da beliriyordu. Yaşlı kadınlar. Siyah giysili adamlar. Çocuklar. Ve hepsinin boynunda aynı siyah gül vardı. Bu evin artık sadece geçmişi göstermediğini anlıyordum. Geçmişin kendisini çağırıyordu. Eveline bunu görünce beni salondan çıkarmaya çalıştı. Fakat kapıya yaklaştığım anda kolyedeki çatlak yeniden parladı ve zeminin altında bir mekanizmanın çalıştığını duyduk. Taş döşemenin ortasında küçük bir çizgi oluştu. Sonra çizgi büyüdü. Ve salonun zemini ikiye ayrılmadı. Aşağı doğru çöktü.

Altında bir merdiven vardı.

Daha önce hiç görmediğimiz bir merdiven.

---

Charlie:

“Tamam.”

Bilgisayarına baktı.

“Bunu kesinlikle binanın planında görmedim.”

---

Damon:

“Harika.”

Ellerini iki yana açtı.

“Evde gizli bodrum var. Çünkü normal bir evde zaten kesinlikle yeterince bodrum bulunmaz.”

---

Gabriel:

“Ben olsam bunu dekorasyon olarak değerlendirirdim.”

---

Damon:

“Sen sus.”

---

Gabriel:

“Bana mı dedin?”

---

Damon:

“Evet.”

---

Gabriel:

“Üzüldüm.”

---

Damon:

“Ben de.”

---

İlk kez o gecenin ağırlığının altında gülümseyebildim. Çok kısa sürdü. Çünkü merdivenlerden aşağı indiğimizde havanın değiştiğini hissettim. Üst kattaki Vesper House'un kokusu, eski ahşap, mum, taş ve tozdu. Buradaysa metal, kül ve kurumuş gül kokusu vardı. Duvarlarda Aster sembolleri vardı. Fakat hiçbiri aynı değildi. Bazılarında bir halka, bazılarında iki halka, bazılarında üç halka bulunuyordu. Son duvarda ise dört halka vardı. Ortasında siyah bir gül değil, boş bir daire bulunuyordu. O daireyi gördüğüm anda mideme soğuk bir şey oturdu. Çünkü zihnimin içinde bir cümle yankılandı.

Dördüncü mühür yoktu.

Onu biri sökmüştü.

---

Merdivenlerin sonunda büyük bir kapı vardı. Kapının üzerinde tek bir kelime yazıyordu:

ASTERIUM.

Constantine'ın bunu görür görmez yüzünün değiştiğini fark ettim. O zamana kadar arkamızdan sessizce gelen John Constantine, ilk kez gerçekten şaşırmış görünüyordu. Elindeki sigarayı söndürdü. Duvara yaklaştı ve parmaklarını yazının üzerine koydu. Sanki yıllardır unutulmuş bir yaraya dokunmuş gibiydi.

---

Constantine:

“Bu isim burada olmamalı.”

---

Sam:

“Neden?”

---

Constantine kapıya baktı.

Sonra bana.

---

Constantine:

“Çünkü Asterium bir yer değil.”

Bir an sustu.

“Bir örgüt.”

---

Kapının arkasında ne olduğunu öğrendiğimizde Vesper ailesinin hikâyesinin sandığımızdan çok daha eski olduğunu anlayacaktık.

Ama o anda bunu bilmiyorduk.

Kapı açıldığında karşımıza bir arşiv çıktı.

Binlerce kitap.

Binlerce dosya.

Taş rafların üzerinde yüzlerce mühür.

Kavanozlarda saklanan kurumuş çiçekler.

Eski fotoğraflar.

İsim listeleri.

Doğum kayıtları.

Ölüm kayıtları.

Ve insanın içini en çok ürperten şey, bazı belgelerin üzerine siyah mürekkeple yazılmış tek bir kelimeydi:

UNUTULDU.

---

Constantine raflardan birine doğru ilerledi. Crowley ise tam o sırada merdivenlerin başında belirdi. Elbisesi her zamanki gibi kusursuzdu. Elindeki bastonu taş zemine iki kez vurdu ve etrafa baktı. Sonra sanki buraya gelmesi dünyanın en sıradan şeyiymiş gibi kaşlarını kaldırdı.

---

Crowley:

“Bensiz gizli bir arşiv bulmanız gerçekten kırıcı.”

---

Damon:

“Sen nereden çıktın?”

---

Crowley:

“Kapıdan.”

---

Damon:

“Çok yardımcı oldun.”

---

Crowley:

“Teşekkür ederim.”

---

Gabriel gülmeye başladı.

Dean gözlerini devirdi.

Ben ise Crowley'e bakarken içimde garip bir rahatlama hissettim. Çünkü onun burada olması, durumun ne kadar kötü olduğunu da gösteriyordu. Crowley hiçbir zaman sebepsiz yere ortaya çıkmazdı. Özellikle de cehennemin çıkarlarını ilgilendiren bir şey varsa.

---

Crowley:

“Lucifer bu arşivi yıllardır arıyor.”

---

O cümle bütün odayı susturdu.

---

Seraphine:

“Lucifer neden burayı arasın?”

---

Crowley yüzüme baktı.

---

Crowley:

“Çünkü burada onun unuttuğu bir şey var.”

---

O anda içimdeki bütün sıcaklık çekildi.

Lucifer'ın unuttuğu bir şey.

Bu cümle zihnimde dönüp durdu.

Ve sonra kolyem yeniden yandı.

Arşivin en arkasındaki duvarda gizli bir çekmece açıldı.

İçinden küçük, eski bir dosya düştü.

Üzerinde tek bir isim vardı.

LIVIA VESPER.

---

Dosyayı ellerim titreyerek açtım. İlk sayfa 2004 tarihli değildi. 1897 değildi. Çok daha eskiydi. Tarih kısmında yalnızca dört rakam vardı:

1763.

Altında bir kadın portresi bulunuyordu.

Livia değildi.

Eveline değildi.

Tanıdığım hiç kimse değildi.

Kadının yüzünde benim gözlerim vardı.

Aynı yeşil ton.

Aynı bakış.

Aynı saç rengi.

Boynunda ise benim kolyemin aynısı vardı.

Fakat fotoğrafın arkasında yazan cümle beni asıl o zaman parçaladı.

“Vesper soyunun ilk hatırlayanı.”

---

Rowena:

“Bu mümkün değil.”

---

Bonnie:

“Neden?”

---

Rowena fotoğrafı elimden aldı.

---

Rowena:

“Çünkü bu kadın Livia'dan önce yaşamış.”

---

Seraphine:

“Kim?”

---

Rowena cevap vermedi.

Çünkü arkasındaki sayfada isim yazıyordu.

ISOLDE VESPER.

---

İşte o gece ilk defa anladım.

Livia benim başlangıcım değildi.

Eveline de değildi.

Elias da değildi.

Benim soyum, onların anlattığından çok daha eskiydi.

Ve belki de bütün bu zaman boyunca aradığımız soru, “Ben kimim?” değildi.

Asıl soru şuydu:

Ben kaçıncıydım?

---

FLASHBACK

Gözlerimi kapattığım anda kendimi başka bir odada buldum.

Yıl 1763'tü.

Odanın ortasında genç bir kadın duruyordu.

Isolde.

Aynı kolye boynundaydı.

Önünde Asterium'un üyeleri diz çökmüştü.

Fakat onların önünde bir çocuk vardı.

Çocuk yaklaşık on yaşındaydı.

Ve çocuğun elleri kan içindeydi.

Isolde ona yaklaşarak diz çöktü.

---

Isolde:

“Hatırlıyor musun?”

---

Çocuk başını salladı.

---

Çocuk:

“Her şeyi.”

---

Isolde'nin gözlerinde yaş vardı.

---

Isolde:

“Öyleyse seni unutmak zorunda kalacağız.”

---

Çocuk:

“Beni neden?”

---

Isolde çocuğun yüzüne dokundu.

---

Isolde:

“Çünkü seni hatırlayan herkes ölecek.”

---

Görüntü bir anda parçalandı.

Çocuk büyüdü.

Bir adam oldu.

Sonra başka bir kadın.

Sonra başka bir çocuk.

Yıllar birbirinin üzerine bindikçe aynı kolye farklı boyunlarda belirdi.

1763.

1764.

1765.

1766.

1767.

Ve son görüntüde kolye benim boynumdaydı.

Fakat karşımdaki kişi Livia değildi.

Isoldeydi.

---

Isolde:

“Seraphine.”

---

Başımı kaldırdım.

---

Seraphine:

“Sen öldün.”

---

Kadın gülümsedi.

---

Isolde:

“Bunu sana kim söyledi?”

---

Görüntü kırıldı.

---

Gözlerimi açtığımda yere düşüyordum.

Dean beni yakaladı.

Bu kez kimse konuşmadı.

Çünkü kolyemin içindeki kırmızı taş artık kırmızı değildi.

Bembeyazdı.

---

O gece odama çıktığımda yalnız kalmak istedim. Bütün gün boyunca insanların gözlerinin üzerimde olduğunu hissetmiştim. Herkes benden bir şey bekliyordu. Rowena cevap arıyordu. Constantine geçmişi çözmeye çalışıyordu. Crowley kendi hesabını yapıyordu. Castiel beni korumaya çalışıyordu. Dean ise bütün bunların arasında beni insan olarak tutmaya çalışıyordu. Ve ben, bütün bunların ortasında, kendime ait olmayan anıları taşımaya devam ediyordum. Kapıyı kapattığımda bir süre sırtımı ona yaslayıp öylece kaldım. Sonra yatağın kenarına oturdum. Ellerim hâlâ titriyordu. Boynumdaki kolyeye baktım. Çatlak artık görünür değildi. Sanki hiç kırılmamıştı. Fakat içindeki taşın rengi değişmişti. Birkaç dakika sonra kapı açıldı. Dean içeri girdi. Hiçbir şey söylemeden yanıma oturdu. Omzunu benim omzuma yasladı. O an konuşmak istemedim. Sadece onun elini tuttum. Parmaklarımız birbirine geçtiğinde ilk defa bütün gün boyunca kendimi gerçekten güvende hissettim. Başımı onun omzuna yasladım. O da saçlarımı geriye çekti. Aramızdaki sessizlik ağır değildi. Tam tersine, bütün o kaosun içinde bana ait kalan tek sessizlikti.

---

Dean:

“Bugün seni kaybettiğimi sandım.”

---

Seraphine:

“Beni kaybetmedin.”

---

Dean:

“Henüz.”

---

Başımı kaldırdım.

---

Seraphine:

“Bu ne demek?”

---

Dean cevap vermedi.

Sadece bana yaklaştı.

Dudakları dudaklarıma değdiğinde bütün o günün korkusu birkaç saniyeliğine sustu. Öpücük önce yavaş, sonra daha derin bir hâl aldı. Ellerim gömleğinin yakasına tutundu. Dean alnını alnıma yasladı. Birbirimize baktık. Bu kez aramızdaki yakınlık korkudan değil, birbirimizi gerçekten seçmekten doğuyordu. Gece ilerledikçe konuşmalarımız fısıltılara dönüştü. Sonunda ışıklar söndü ve dışarıda Vesper House'un pencerelerine yağmur vurmaya başladı. O gecenin geri kalanını birbirimize sarılarak geçirdik. Dünya sabaha kadar bekleyebilirdi.

Ve gerçekten de bekledi.

---

Sabah olduğunda kapı üç kez vuruldu.

Dean gözlerini açmadan konuştu.

---

Dean:

“Eğer Damon'sa onu pencereden at.”

---

Kapı açıldı.

---

Damon:

“Günaydın.”

---

Dean yastığı yüzüne kapattı.

---

Damon:

“Romantik sabahınızı bölmek istemezdim ama aşağıda Crowley ile Constantine kavga ediyor.”

---

Dean doğruldu.

---

Dean:

“Ne hakkında?”

---

Damon:

“Hangisinin daha sinir bozucu olduğu konusunda.”

---

Bir saniye sustum.

---

Seraphine:

“Kim kazanıyor?”

---

Damon kapıya yaslandı.

---

Damon:

“Şimdilik ikisi de.”

---

Aşağı indiğimizde gerçekten de durum daha kötüydü.

Constantine bir masanın üzerinde eski bir belge açmıştı.

Crowley karşısında durmuştu.

Rowena ikisine de bağırmıyordu çünkü belli ki artık buna alışmıştı.

Gabriel masanın üzerinde bir elma yiyordu.

Charlie bilgisayarını açmış, hiçbir şey olmamış gibi çalışıyordu.

Sam ise Isolde Vesper'ın dosyalarını inceliyordu.

Fakat bütün o karmaşanın ortasında yeni bir kadın vardı.

Onu daha önce hiç görmemiştim.

Otuzlarının başında görünüyordu. Koyu kahverengi saçları omuzlarına kadar iniyor, boynunda gümüş bir zincir taşıyordu. Üzerinde siyah bir palto vardı. Elinde eski deri kaplı bir kitap bulunuyordu. Bana baktığında yüzündeki ifade değişti.

Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi.

---

Kadın:

“Sonunda.”

---

Seraphine:

“Sen kimsin?”

---

Kadın kitabı kapattı.

---

Mara:

“Mara Vane.”

Bir an sustu.

“Asterium'un son arşivcisiyim.”

---

Constantine ona baktı.

---

Constantine:

“Sen hayatta olmamalıydın.”

---

Mara hafifçe gülümsedi.

---

Mara:

“Bu evde bunu kaç kişiden duydum biliyor musun?”

---

Crowley bastonunu yere vurdu.

---

Crowley:

“Ben biliyorum.”

---

Mara ona döndü.

---

Mara:

“Sen hâlâ kral mısın?”

---

Crowley'in yüzü düştü.

---

Crowley:

“Bu kişisel.”

---

Damon sessizce Sam'e döndü.

---

Damon:

“Ben bu kadını sevdim.”

---

Sam başını kaldırmadan cevap verdi.

---

Sam:

“Beş dakika önce tanıştın.”

---

Damon:

“Ben hızlı bağlanıyorum.”

---

Gülmemek için dudaklarımı ısırdım.

Fakat Mara'nın elindeki kitabı gördüğüm anda gülümsemem kayboldu.

Kitabın kapağında benim kolyemin sembolü vardı.

Aster.

Üç halka.

Ve ortasında göz.

---

Mara kitabı bana uzattı.

---

Mara:

“Bunu annen yazdı.”

---

Kalbim duracak gibi oldu.

---

Seraphine:

“Livia mı?”

---

Mara başını salladı.

---

Mara:

“Hayır.”

Bir an durdu.

“Livia'nın annesi.”

---

O anda bütün oda sustu.

Çünkü bugüne kadar kimse bana Livia'nın annesinden bahsetmemişti.

Mara kitabı açtı.

İlk sayfada tek bir cümle vardı.

“Seraphine doğduğunda mühürler kırılmadı.”

Altında ikinci cümle vardı.

“Onlar uyandı.”

Ve üçüncü cümle...

“Çünkü Isolde Vesper geri döndü.”

---

Başımı kaldırdım.

Mara bana bakıyordu.

---

Mara:

“Sen Isolde'nin soyundan gelmiyorsun.”

Bir adım yaklaştı.

“Sen Isolde'nin bıraktığı hatıradan geliyorsun.”

---

Seraphine:

“Aradaki fark ne?”

---

Mara'nın yüzündeki ifade sertleşti.

---

Mara:

“Soy miras bırakır.”

“Hatıra ise insanı geri getirir.”

---

Boynumdaki kolye bir kez daha parladı.

Ama bu kez siyah değil.

Beyazdı.

Ve arşivin en uzak köşesinden, yıllardır açılmamış bir kapının kilidi kendi kendine döndü.

Bir kez.

İki kez.

Üç kez.

Kapının ardından bir kadın sesi geldi.

Tanımadığım bir ses değildi.

Çünkü o sesi daha önce rüyalarımda duymuştum.

---

Kadının sesi:

“Seraphine…”

---

Dean silahını kaldırdı.

Castiel bir anda yanımızda belirdi.

Constantine sigarasını yere attı.

Crowley'in yüzündeki bütün alay kayboldu.

Mara ise kitabı kapattı.

---

Mara:

“Geç kaldık.”

---

Kapının altından siyah bir gölge sızdı.

Ve o gölge, zeminde sürünerek doğrudan ayaklarımın önünde durdu.

Sonra şekil değiştirdi.

Bir el oldu.

Elin üzerinde ise...

Benim kolyemin aynısı vardı.

Ve duvardaki Aster sembolünün altında yeni bir yazı belirdi:

“DÖRDÜNCÜ MÜHÜR HİÇ KIRILMADI.”

“ÇÜNKÜ DÖRDÜNCÜ MÜHÜR SERAPHINE’Dİ.”

O an anladım.

Üç mühür şimdiye kadar geçmişimi açmıştı.

Dördüncüsü ise beni açacaktı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.