
Vesper Evi'nde sabah hiçbir zaman gerçekten sabah olmuyordu.
Perdelerin arasından içeri sızan solgun ışık, geceyi dağıtmak yerine yalnızca karanlığın rengini değiştiriyordu. Uyandığımda ilk fark ettiğim şey tavandaki gölgeler değil, yanımda duran sessizlikti. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu hatırlayamadım. Sonra başımı çevirdiğimde Dean'i gördüm.
Hâlâ uyuyordu.
Yüzündeki o alışılmış sert ifade kaybolmuştu. Saçları dağılmış, bir kolu yastığın altında kalmıştı. Birkaç saat önce yaşadığımız onca şeyden sonra onu bu kadar sakin görmek tuhaf geliyordu. Sanki dünyanın altında bir melek zincirlerle tutulmuyor, annemin geçmişi bir duvarın arkasında çürümüyor ve ben kim olduğumu öğrenmek için her gün biraz daha karanlığın içine çekilmiyordum.
Elimi yavaşça kaldırıp saçlarının arasından geçirdim.
Dean gözlerini açmadan, "Bunu yapmaya devam edersen uyanacağım," diye mırıldandı.
Gülümsedim.
"Uyumuyordun."
"Uyuyordum."
"Konuşuyorsun."
"Uykumda çok yetenekliyim."
Kısık bir kahkaha çıktı ağzımdan. Sonra yüzümdeki gülümseme kendiliğinden kayboldu. Çünkü dün gece gördüğüm görüntü yeniden aklıma geldi.
Michael.
Beyaz gözleri.
Annem.
Ve o cümle.
Sen kapı değilsin. Kapının arkasındaki şeysin.
İçimde bir şey kıpırdadı.
Yatağın kenarına oturdum. Ayağımı yere bastığım anda başımın içinde kısa, keskin bir ağrı oluştu. Elimi şakağıma götürdüm. Son birkaç gündür yaşadığım görüntüler artık rüya gibi değildi. Bazen uyanıkken bile bir anlığına başka bir yerdeymişim gibi hissediyordum.
Dean doğrulup bana baktı.
"Yine mi?"
Başımı salladım.
"Geçti."
Bana inanmadığını yüzünden anlayabiliyordum fakat üstelemedi. Bunun yerine yatağın kenarına oturup elimi tuttu. Parmakları avucumun üzerinde yavaşça kapandı.
"Bugün hiçbir şey yapmak zorunda değilsin."
Ona baktım.
"Michael aşağıda."
"Farkındayım."
"Annemle ilgili cevaplar orada."
"Farkındayım."
"Elias da..."
"Seraphine."
Sesinde öyle sakin bir ton vardı ki sustum.
"Bütün cevapları bugün bulmak zorunda değilsin."
Bir süre yüzüne baktım. Sonra istemeden başımı onun omzuna yasladım. Birkaç dakika hiçbir şey söylemeden öylece kaldık. Dışarıdaki rüzgâr eski pencerenin camlarını titretiyordu. Dean'in kalp atışlarını duyabiliyordum. Düzenliydi. Gerçekti. Bazen bütün bu doğaüstü karmaşanın içinde ihtiyacım olan tek şey buydu.
Sonra kapı üç kez çalındı.
Dean gözlerini kapattı.
"Hayatımda hiç bu kadar kötü zamanlama görmedim."
Kapının ardından Damon'ın sesi geldi.
"Ben de romantik anınızı bölmek istemezdim."
Dean kaşlarını çattı.
"İstediğin belli."
"Biraz."
Başımı eğip gülmemek için dudaklarımı ısırdım.
Damon'ın sesi yeniden geldi.
"Bu arada aşağıda herkes kavga etmek üzere."
Dean ayağa kalkarken bana baktı.
"İşte şimdi gerçekten uyandım."
---
Aşağı indiğimizde salon her zamanki halinden çok daha kalabalıktı.
Bobby büyük masanın başında durmuş, elindeki eski kitabın sayfalarını çeviriyordu. Sam yanında notlar alıyor, Rowena birkaç eski parşömeni masaya yaymış, Ruby ise pencerenin önünde sessizce dışarı bakıyordu. Gabriel koltuğa yayılmıştı. Elinde nereden bulduğu belli olmayan bir elma vardı. Damon şöminenin önündeki koltuğa oturmuş, sanki burası yüzlerce yıllık bir lanetli malikâne değilmiş gibi son derece rahat görünüyordu.
Castiel ise yoktu.
Onun yokluğunu fark ettiğim anda içimde küçük bir huzursuzluk oluştu.
Castiel'in ortadan kaybolmasına artık alışmam gerektiğini düşünüyordum ama nedense her seferinde bunun kötü bir şeyin habercisi olabileceği hissine kapılıyordum.
Bobby başını kaldırıp bize baktı.
"Sonunda."
Dean sandalyesine oturdu.
"Ne kaçırdık?"
Damon bardağını kaldırdı.
"Hayatımızın en güzel sabahını. Bobby on dakikadır Rowena'yla tartışıyor."
Bobby ona sertçe baktı.
"Çünkü cadı, elimdeki kitabı yakmaya çalıştı."
Rowena hiç istifini bozmadı.
"Çünkü o kitabın yarısı yanlış."
"Kitap 1873'ten kalma."
"Eski olması doğru olduğu anlamına gelmez."
Gabriel elmayı ısırdı.
"Ben de hep bunu söylüyorum. Mesela Bobby eski."
Bobby'nin ona attığı bakış, Gabriel'in elindeki elmanın bir anda çok daha ilginç hale gelmesine neden oldu.
Sam başını kaldırmadan, "Bence konuyu dağıtmasak iyi olur," dedi.
Bu cümleyle odadaki hava yeniden ağırlaştı.
Masanın üzerindeki kitabın ortasında siyah bir gül sembolü vardı. Gülün altında, bizim daha önce görmediğimiz birkaç satır bulunuyordu. Harfler Latinceye benziyordu fakat aralarında melekçe işaretler de vardı.
Rowena parmağını satırlardan birinin üzerinde gezdirdi.
"Michael'ın burada tutulmasının nedeni yalnızca onun tehlikeli olması değil."
Bunu duyduğumda masaya biraz daha yaklaştım.
"Başka ne var?"
Rowena gözlerini bana çevirdi.
"Vesper ailesi onu yalnızca hapsetmemiş."
Bir an sustu.
"Onu kullanmış."
Sanki biri midemin içine buz bırakmıştı.
"Ne için?"
Rowena cevap vermeden önce kitabın bir sonraki sayfasını çevirdi. Orada siyah mürekkeple çizilmiş bir daire vardı. Dairenin içinde melek kanatları, bir göz ve siyah gül bulunuyordu. Dairenin tam ortasında ise tek bir isim yazılıydı.
MICHAEL.
"Bir mühür için," dedi Rowena. "Ama sıradan bir mühür değil. Bir geçişi kapatmak için."
Sam hemen kitabın üzerine eğildi.
"Ne tür bir geçiş?"
Rowena'nın bakışları bana kaydı.
"İki dünya arasındaki değil."
Parmağıyla sembolün altındaki üç çizgiyi gösterdi.
"Üç dünya arasındaki."
O an odadaki herkes sessizleşti.
Ben ise yalnızca o sembole bakıyordum.
Üç çizgi.
Üç dünya.
Dün gece Michael'ın söyledikleri aklıma geldi.
Kapı açılırsa üç dünya birbirine karışacak.
"Benim kanım..." dedim yavaşça. "Mührün parçası mı?"
Kimse hemen cevap vermedi.
Bu sessizlik cevabın kendisinden daha ağırdı.
Sonunda Sam başını kaldırdı.
"Evet."
Sanki bunu zaten biliyormuşum gibi içimde garip bir sakinlik oluştu. İnsan bazen en korktuğu şeyi duyduğunda şaşırmayı bırakıyordu.
Elimi boynumdaki kolyeye götürdüm. Annemin bana bıraktığı siyah taş parmaklarımın arasında soğuktu.
"Annem biliyordu."
Bobby başını eğdi.
"Muhtemelen."
"Ve bana hiçbir şey söylemedi."
Bu kez Dean konuştu.
"Belki seni korumaya çalıştı."
Başımı ona çevirdim.
"Belki de bana güvenmedi."
Dean'in yüzündeki ifade değişti.
"Seraphine..."
"Hayır."
Ayağa kalktım. Pencerenin önüne gidip dışarı baktım. Ormanın üzerindeki sis yavaşça dağılıyordu.
"Onu savunmak istemiyorum. En azından şu an değil. Annemin beni sevdiğini biliyorum. Ama sevgi, insanların birbirlerinden sakladığı şeyleri yok etmiyor."
Kendi sesimi duydukça içimdeki öfkenin büyüdüğünü fark ettim.
"Benim hayatım boyunca kim olduğumu bilmememi seçti. Nedenini öğrenmek istiyorum."
Arkamdan Dean'in sesi geldi.
"Öğreneceğiz."
Bu kez dönmedim.
Çünkü korkuyordum.
Cevaptan değil.
Cevabın beni annemden tamamen uzaklaştırmasından korkuyordum.
---
Öğleden sonra Vesper Evi'nin altındaki bölüme yeniden indik.
Bu kez yalnızca birkaçımız gelmiştik. Dean, Sam, Bobby, Rowena, Castiel'in yokluğunda Ruby ve ben. Damon da bizimle gelmek konusunda ısrar etmişti fakat onun ısrarının gerçek nedeninin merak mı, eğlence mi yoksa can sıkıntısı mı olduğunu anlamak mümkün değildi.
Koridorun sonunda dün gece açılan taş kapı hâlâ açıktı.
Fakat içerisi değişmişti.
Duvarlardaki semboller artık soluk değildi. Hepsi hafifçe parlıyordu.
Adımlarımız taş zeminde yankılanırken içimdeki huzursuzluk giderek büyüdü. Bu yerin beni tanıdığı hissinden kurtulamıyordum. Sanki Vesper Evi'nin altında yıllardır uyuyan bir şey gözlerini açmış ve benim geldiğimi fark etmişti.
Damon önümden yürürken arkasına bakmadan konuştu.
"Bir dahaki sefere böyle yerlere girerken yanımıza harita alalım."
Sam ona baktı.
"Harita var."
Damon elindeki kağıdı gösterdi.
"Bu mu?"
"Sen tutuyorsun."
Damon kağıda baktı.
"Ben bunu neden tutuyorum?"
Sam'in yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi.
"Çünkü sen aldın."
Damon birkaç saniye düşündü.
"Doğru."
Sonra kağıdı Bobby'ye verdi.
"Artık senin."
Bobby başını iki yana salladı.
"Çocuk gibisin."
"Çocuklar genelde bu kadar yakışıklı olmaz."
Ruby arkamızdan hafifçe güldü.
"Özgüveni hâlâ yerinde."
Damon ona döndü.
"Teşekkür ederim."
"Övgü değildi."
"Ben öyle kabul ettim."
İstemeden gülümsedim.
Böyle küçük anlar garip biçimde iyi geliyordu. Çünkü onların yanında dünyanın sonu biraz daha uzakta görünüyordu.
Taş salonun önüne geldiğimizde herkes sustu.
Michael hâlâ oradaydı.
Zincirlerin arasında.
Başını eğmişti.
Bizi duyduğunda yavaşça kaldırdı.
Beyaz gözleri yeniden açıldı.
Bu kez doğrudan bana baktı.
"Yaklaşma," dedi Dean.
Bir adım atmıştım bile.
"Onun ne söyleyeceğini bilmek istiyorum."
Dean kolumdan tuttu.
"Seraphine."
Elimi onun elinin üzerine koydum.
"İyiyim."
Michael bizi izliyordu.
"Dean Winchester."
Dean'in yüzü sertleşti.
"Adımı nereden biliyorsun?"
Michael cevap vermedi. Bakışları tekrar bana döndü.
"Senin yanında durması gerekiyordu."
Dean kaşlarını çattı.
"Ne demek bu?"
Michael'ın dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme oluştu.
"Henüz bilmiyorsun."
İçimde bir şey gerildi.
"Ne bilmiyor?"
Michael başını biraz kaldırdı.
"Onun neden seni seçtiğini."
Dean bana baktı.
Ben de ona baktım.
Michael'ın sözlerini anlamıyordum.
Ama sesinde bir kehanetten çok, geçmişten kalmış bir bilgi vardı.
"Kim?" diye sordum.
Michael gözlerini kapattı.
"Livia."
Annemin adını duyduğum anda nefesim kesildi.
"Annem seni tanıyordu."
"Tanıyordu."
"Ne zamandır?"
Michael'ın yüzünde eski bir anının gölgesi belirdi.
"Sen doğmadan önce."
Birkaç saniye boyunca yalnızca zincirlerin hafif sesi duyuldu.
Sonra Michael başını bana doğru çevirdi.
"Annen seni dünyadan sakladı."
Bir an durdu.
"Ben ise seni dünyanın kendisinden saklamaya çalıştım."
Bu cümle içimde bir yere saplandı.
Çünkü ilk kez Michael'ın bana düşman gibi bakmadığını fark ettim.
Sanki beni korumaya çalışmıştı.
Ama neden?
Bunu sormaya hazırlanırken Michael'ın zincirlerinden biri şiddetle gerildi.
Taş zemin çatladı.
Rowena bir anda bağırmadan, yalnızca kesin bir ses tonuyla, "Herkes geri çekilsin," dedi.
Hepimiz birkaç adım geriledik.
Michael'ın etrafındaki semboller kararmaya başladı.
Bir şey mühürden dışarı çıkmaya çalışıyordu.
Fakat Michael değil.
Başka bir şey.
---
Kaçışımız oldukça kısa sürdü.
Koridora çıktığımızda arkamızdaki taş kapı kendi kendine kapandı. Fakat kapanmadan hemen önce içeriden bir ses duydum.
Kadın sesi.
Fısıltı kadar hafifti.
"Seraphine..."
Donup kaldım.
Dean kolumdan tuttu.
"Ne oldu?"
Başımı kapıya çevirdim.
"Bir kadın."
Herkes bana baktı.
"Bir ses duydum."
Bobby kaşlarını çattı.
"Ne dedi?"
"Adımı."
Rowena'nın yüzündeki ifade değişti.
"Bu iyi değil."
Damon ona baktı.
"Senin ağzından çıkan 'bu iyi değil' cümlesinin hiçbir zaman iyi bir şeyle devam ettiğini görmedim."
Rowena ona ters ters baktı.
"Çünkü genellikle kötü şeylerin ortasındayız."
Damon başını salladı.
"Bu doğru."
Tam o sırada yukarıdan bir gürültü geldi.
Bir şey kırılmıştı.
Sonra başka bir şey.
Ardından Gabriel'in sesi duyuldu.
"Kimse panik yapmasın!"
Damon başını kaldırdı.
"Bu cümle de hiç güven vermiyor."
Koşarak yukarı çıktık.
Salonun ortasında Gabriel duruyordu.
Elindeki tabağın parçaları yerdeydi.
Karşısında ise bir kadın vardı.
Koyu saçları omuzlarına dökülüyordu. Üzerinde siyah bir ceket vardı. Yüzündeki ifade sakin görünse de gözlerinde garip bir dikkat vardı.
Kadını daha önce hiç görmemiştim.
Ama Damon'ın yüzünü gördüğüm anda onun kim olduğunu anladım.
Damon bir an hiçbir şey söylemedi.
Kadın ona baktı.
"Merhaba, Damon."
Damon'ın yüzündeki bütün alaycı ifade kayboldu.
"Stefan nerede?"
Kadın başını hafifçe çevirdi.
"Arabada."
Damon derin bir nefes aldı.
"Tabii."
Kadın bana baktı.
Bakışlarımız buluştuğu anda içimde garip bir sıcaklık oluştu.
Sanki onu tanımıyordum ama bir şey beni onun varlığına hazırlamıştı.
"Bonnie," dedi kadın.
İsmini kendisi söylemişti.
Sonra bana baktı.
"Sen Seraphine olmalısın."
Cevap veremedim.
Çünkü Bonnie'nin arkasında duran Stefan'ı gördüm.
Ve Stefan bana baktığı anda boynumdaki kolye ısındı.
Bir kez.
Sonra yeniden.
Bonnie bunu fark etti.
Yüzündeki sakin ifade ilk kez değişti.
"Bu kolyeyi nereden aldın?"
Elimi kolyenin üzerine koydum.
"Annemden."
Bonnie birkaç saniye boyunca sustu.
Sonra çok yavaş bir şekilde Damon'a baktı.
Damon da ona baktı.
Aralarında benim anlamadığım bir şey geçti.
"Ne?" dedim.
Bonnie gözlerini tekrar bana çevirdi.
"Bu sembolü daha önce gördüm."
"Michael'ın mühürlerinde mi?"
Başını salladı.
"Hayır."
Bir adım bana yaklaştı.
"Başka bir yerde."
" Nerede?"
Bonnie'nin yüzü ciddileşti.
"Bir rüyada."
O anda evin bütün pencereleri aynı anda kapandı.
Şömine söndü.
Ve Vesper Evi'nin duvarlarında yeniden siyah harfler belirdi.
Bu kez tek bir cümle vardı.
LIVIA'NIN KIZI GERİ DÖNDÜ.
Kimse konuşmadı.
Ben ise yalnızca o cümleye bakıyordum.
Çünkü ilk kez annemin beni saklamadığına dair bir şüpheye kapıldım.
Belki de annem beni bir yerden kaçırmıştı.
Ve şimdi o yer...
Beni geri istiyordu.
---
Gece olduğunda odama çekilmek yerine kütüphaneye gittim.
Dean bir süre sonra beni buldu.
Elimde annemin kolyesiyle pencerenin önünde oturuyordum. Kitapların arasında yalnızca küçük bir lamba yanıyordu. Dışarıda yağmur başlamıştı. Damla sesleri camda düzenli bir ritim oluşturuyordu.
Dean içeri girdiğinde başımı kaldırdım.
"Uyumadın."
"Sen de."
Yanıma oturdu.
Bir süre konuşmadık.
Sonra başımı onun omzuna yasladım.
"Michael'ın söylediklerini düşünüyorum."
"Ben de."
"Bonnie'nin kolyeyi tanımasını da."
"Ben de."
Başımı kaldırıp ona baktım.
"Başka bir cümle biliyor musun?"
Dean güldü.
"Şimdilik bunlar güvenli."
İçimdeki gerginliğe rağmen gülümsedim.
Sonra yüzüme baktığında ifadesi yumuşadı. Elini yanağıma koydu. Başparmağımla yüzümün kenarında yavaşça gezindi.
"Bugün çok şey yaşadın."
"Sen de."
"Evet."
"Yine de buradasın."
"Buradayım."
Aramızdaki mesafe azaldı.
Bu kez öpüşmemiz aceleci değildi. Gün boyunca üzerimize çöken korkunun aksine yavaş ve sessizdi. Parmaklarım gömleğinin yakasına tutunduğunda Dean beni kendine biraz daha yaklaştırdı. Kalbimin hızlandığını hissedebiliyordum.
Dışarıdaki yağmur hızlanırken kütüphanenin sessizliği bizi bütün dünyadan ayırmış gibiydi.
Bir süre sonra Dean alnını alnıma yasladı.
"İyi misin?"
Gözlerimi kapattım.
"Şu an evet."
Beni tekrar öptü.
O gece, ilk kez bir süreliğine geçmişi düşünmeyi bıraktım. Michael'ın sözlerini, annemin sırlarını, Elias'ın gölgesini ve Vesper Evi'nin bizi izleyen duvarlarını dışarıda bıraktım. Gecenin geri kalanını Dean'le baş başa geçirdim. Yakınlığımızın ayrıntılarını dünyaya anlatmak zorunda değildim.
Bazı geceler yalnızca iki insan arasında kalmalıydı.
---
Sabah uyandığımda yağmur durmuştu.
Dean yanımda uyuyordu.
Fakat bu kez onu uyandırmadım.
Sessizce kalkıp pencereye yürüdüm.
Vesper Evi'nin bahçesine baktığımda ilk başta hiçbir şey fark etmedim.
Sonra ağaçların arasında bir siluet gördüm.
Uzun boylu.
Siyah giyinmiş.
Hareketsiz.
Gözlerimi kırptım.
Siluet kayboldu.
Tam arkamı dönecekken boynumdaki kolye bir anda yandı.
Elimi üzerine koydum.
Ve kulağımın hemen yanında bir fısıltı duydum.
"Beni hatırlıyorsun."
Nefesim kesildi.
O ses...
Livia'nın sesi değildi.
Michael'ın da değildi.
Lucifer'ın hiç değildi.
Bu sesi daha önce duymuştum.
Çocukluğumdan kalma bulanık bir anının içinde.
Birinin bana ninni söylediği bir gecede.
Birinin beni kucağında tuttuğu ve annemin kapının dışında ağladığı o eski gecede.
Gözlerimi kapattım.
Bir görüntü geldi.
Küçük bir kız çocuğu.
Ben.
Ve önümde diz çökmüş bir kadın.
Yüzünü göremiyordum.
Ama elinde siyah bir gül vardı.
Kadın bana gülü uzattı.
"Bir gün," diye fısıldadı, "hepsini hatırlayacaksın."
Görüntü aniden parçalandı.
Gözlerimi açtım.
Kolyenin üzerindeki siyah taş çatlamıştı.
İçinden çok ince bir ışık sızıyordu.
Ve odanın kapısının altında bir kâğıt vardı.
Yavaşça eğilip aldım.
Eski, sararmış ve kenarları yanmıştı.
Üzerinde tek bir cümle yazıyordu.
"Michael hapishanede değil."
Altında başka bir cümle vardı.
"Hapishane onun içinde."
Kâğıdı elimde sıktım.
O anda arkamdan Dean'in sesi geldi.
"Seraphine?"
Döndüm.
Yüzüne baktım.
Ve ilk kez gerçekten korktuğumu hissettim.
Çünkü artık Michael'ın Vesper Evi'nin altında zincirlenmiş olması bana güven vermiyordu.
Tam tersine.
Bütün bu yıllar boyunca bizim hapsettiğimizi sandığımız şeyin...
aslında bizi hapsetmiş olabileceğini anlıyordum.
Ve Vesper Evi'nin derinliklerinde, görünmeyen bir yerde, bir şey yavaşça uyanıyordu.
