İçeriğe geç

Unutulanların Soyu

Bölüm 14 · 7 dk okuma

Unutulanların Soyu

Bölüm 14

Bölüm 14: On Üçüncü Sandalye

Gabriel'in merdivenlerin başında belirmesiyle Vesper Evi'nin havası bir anda değişti. Az önce yalnızca eski bir konağın sessizliği gibi gelen o ağır hava, sanki görünmeyen bir şey tarafından çekilip gerilmişti. Şöminenin alevleri rüzgâr olmamasına rağmen titredi, duvarlardaki portrelerin gölgeleri taş zeminde uzadı ve evin derinliklerinden gelen uğultu birkaç saniyeliğine tamamen kesildi. Gabriel ise bütün bunların ortasında fazlasıyla rahat görünüyordu. Koyu renk ceketi, yüzündeki hafif alaycı ifade ve merdivenlerden aşağı inerken etrafına bakışındaki rahatlık, buranın onun için bir korku evi değil de yıllardır uğradığı eski bir mekân olduğunu düşündürüyordu.

Ben gözlerimi ondan ayırmadım. Birkaç gündür karşıma çıkan herkes hakkında bir şeyler biliyor, herkes benim geçmişimin başka bir parçasını taşıyor ve ben her seferinde kendimi biraz daha eksik hissediyordum. Gabriel'in de aynı zincirin başka bir halkası olduğu belliydi.

"Sonunda seni gördüm," dedi.

Sesi beklediğimden daha sakindi.

"Beni tanıyor musun?"

Gabriel'in dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Tanımak biraz iddialı. Hakkında fazlasıyla şey duydum."

Kimden olduğunu sormak üzereydim ama Gabriel'in bakışları bir anda masadaki sandalyelere kaydı. Dokuz sandalye. Dokuz isim. Ve masanın çevresinde hissedilen, açıklayamadığım o boşluk.

Gabriel'in yüzündeki ifade değişti.

"Buradaki listeyi gördünüz."

Constantine başını kaldırdı. "Evet."

"Ve hâlâ yanlış soruyu soruyorsunuz."

Bobby homurdandı. "Bütün doğaüstü yaratıkların ortak özelliği bu mu? Hiçbir soruya düzgün cevap vermemek?"

Gabriel ona baktı. "Aslında cevap verebilirim."

Bobby kaşını kaldırdı.

Gabriel gülümsedi. "Canım istemiyor."

Damon'ın kahkahası salonda yankılandı.

"Bu adamı sevdim."

Dean ona döndü. "Sen zaten yanlış insanları seviyorsun."

"Yüzyıllardır yanlış insanlar yüzünden hayattayım."

Ben istemeden güldüm. O kısa an, evin üzerimize çöken ağırlığını biraz olsun hafifletti. Fakat Gabriel masadaki mumlardan birine uzanıp alevi parmaklarıyla söndürdüğünde gülümsemem kayboldu.

"Bu sandalyeler yaşayan insanlar için değil," dedi.

Constantine'in yüzü ciddileşti.

"Öyleyse kim için?"

Gabriel bu kez cevap vermeden önce uzun süre masaya baktı.

"Hatırlananlar için."

Sözleri içimde tuhaf bir yankı bıraktı. Hatırlananlar. Sanki bu evin içinde yaşayan herkes, geçmişten kalan bir hikâyenin parçasıydı ve ben yalnızca son sayfasına yanlışlıkla düşmüş bir isimdim.

Tam o sırada Castiel'in nerede olduğunu fark ettim.

Az önce salonun diğer tarafında duruyordu.

Şimdi yoktu.

Bakışlarımı odanın içinde gezdirdim. Pencerenin önü boştu. Koridor boştu. Merdivenlerin başında kimse yoktu.

"Castiel nerede?"

Dean de etrafına baktı.

"Az önce buradaydı."

Damon omuz silkti. "Melek."

Sam başını çevirdi. "Beş dakikadır kimse görmedi."

Dean iç çekti. "Klasik Cas."

Gabriel hafifçe gülümsedi.

"Castiel'in kaybolması genellikle iyiye işaret değildir."

Lucifer ona baktı.

"Bu konuda haklısın."

Sonra ikisi de susup birbirlerine baktılar. Aralarındaki gerilim, konuşmalarından çok daha eskiydi. Castiel'in yokluğu bir anda daha anlamlı görünmeye başladı. Sanki bu ev yalnızca bizi değil, melekleri de kendi kurallarına göre hareket etmeye zorluyordu.

Ben içimdeki huzursuzluğu bastırmaya çalışırken Dean elimi tuttu.

"Buluruz."

Başımı salladım.

Ama nedense içimdeki bir ses Castiel'in kaybolmasının tesadüf olmadığını söylüyordu.

---

Gece ilerledikçe Vesper Evi'nin odalarını keşfetmeye başladık.

Dışarıdan büyük görünüyordu ama içerideki alan neredeyse imkânsızdı. Bir koridor başka bir koridora açılıyor, merdivenler beklenmedik katlara çıkıyor, bazı kapıların ardında olması gereken odalar yerine taş duvarlar bulunuyordu. Evin mimarisi normal değildi. Sanki yapı yıllar boyunca defalarca yeniden şekillenmişti.

Bazı odalarda eski kıyafetler vardı. Bazılarında silahlar. Bir odanın tamamı mühürlenmiş kitaplarla doluydu. Başka bir odada yüzlerce portre bulunuyordu. Bazı insanların yüzleri kazınmış, bazılarının gözleri siyah mürekkeple kapatılmıştı.

Bir portrede annemi gördüm.

Gençti.

Elinde siyah bir gül tutuyordu.

Portreye yaklaştığımda altında yalnızca bir tarih olduğunu gördüm.

1998.

Parmaklarımı çerçevenin üzerine koydum.

İçimde bir şey kıpırdadı.

Annemin sesini duydum.

"Seraphine, eğer bir gün buraya gelirsen..."

Nefesimi tuttum.

"Beni affetme."

Gözlerimi açtığımda Dean yanımdaydı.

"Ne oldu?"

"Annem."

Fotoğrafa baktı.

"Ne dedi?"

"Buraya gelirsem onu affetmememi istedi."

Dean birkaç saniye düşündü.

"Annenin iletişim konusunda biraz sorunları varmış."

Güldüm.

"Biraz mı?"

"Tamam. Fazlasıyla."

Elimi tuttu.

Portreye son kez baktım.

Sonra koridorun sonundaki kapıyı fark ettim.

Siyah gül.

Aynı sembol.

Anahtarı çıkardım.

Fakat kilide sokmadan kapı kendiliğinden açıldı.

İçeride bir yatak odası vardı.

Eski ama düzenliydi. Pencerenin önünde ağır siyah perdeler, kitaplarla dolu bir raf ve duvarın yanında küçük bir masa bulunuyordu. Masanın üzerinde tek bir mum yanıyordu.

Ve annemin fotoğrafı.

Yanında da küçük bir gümüş bileklik.

Bilekliği elime aldığım anda içimden bir sıcaklık geçti.

Üzerinde siyah bir gül vardı.

Tam o sırada arkamdaki kapı kapandı.

Dean.

Dönmeden bile onun olduğunu anlamıştım.

"Burada olduğunu hissettim."

Yatağın kenarına oturdum.

"Ben de buranın beni çağırdığını hissediyorum."

Dean yanıma geldi ve fotoğrafa baktı.

"2004."

Başımı salladım.

"Doğduğum yıl."

"Annen burada mıydı?"

"Bilmiyorum."

Bu kelimeyi söylerken sesim yorulmuş çıktı.

Dean oturdu.

"Bulacağız."

"Ya bulduğumuz cevap hoşumuza gitmezse?"

"Hoşumuza gelmek zorunda değil."

Başımı onun omzuna yasladım.

Bir süre hiçbirimiz konuşmadık.

Bu sessizlik, son günlerde yaşadığım bütün gürültüden daha huzurluydu. Birbirimize sarılıp sadece nefes aldık. Sonra Dean yüzümü kendine çevirdi ve beni öptü.

Öpücük önce yavaş ve temkinliydi. Sonra aramızdaki günlerdir biriken korku, özlem ve gerilim kendine yer buldu. Parmaklarım ceketinin yakasına tutundu, o da beni kendine biraz daha yaklaştırdı. Dudaklarımız ayrıldığında alnını alnıma yasladı.

"Bu evde gerçekten bunu yapmalı mıyız?"

Gülümsedim.

"Muhtemelen hayır."

"Harika."

"Ne?"

"Yasak şeyler konusunda kötü kararlar vermek konusunda oldukça başarılıyım."

Gülerek tekrar onu öptüm.

Bu kez odanın sessizliği bizi tamamen içine aldı. Dışarıda dünyanın geri kalanı, melekler, iblisler, Elias, kapılar ve Vesper ailesinin bütün lanetleri vardı. İçerideyse yalnızca birbirimize tutunmanın verdiği kısa süreli huzur vardı.

O gece birbirimize sığındık.

Gerisini evin eski duvarları sakladı.

---

Sabah olduğunda ilk duyduğum şey kapıya vurulan üç kısa darbeydi.

Gözlerimi açtım.

Dean hâlâ yanımdaydı.

Bir süre tavana baktım. Sonra kapıya.

Üçüncü kez vuruldu.

Dean gözlerini açtı.

"Kim?"

"Muhtemelen bizi rahat bırakmayacak biri."

Dean doğruldu. "Bu evde mahremiyet kavramını öğrenmiş biri yok."

Kapıyı açtığımızda Damon karşımızdaydı.

Önce bana baktı.

Sonra Dean'e.

Sonra odaya.

Yüzünde yavaşça büyüyen bir sırıtış oluştu.

"Sabahınız güzel geçmiş."

Dean gözlerini kapattı.

"Tek kelime etme."

"Ben hiçbir şey demedim."

"Yüzün söylüyor."

Damon'ın arkasında Sam belirdi.

"Ben de hiçbir şey görmek istemiyorum."

Damon başını Sam'e çevirdi.

"Ben yalnızca arkadaşça bir sabah ziyareti yapıyordum."

Sam ona baktı.

"Senin arkadaşça tanımın neden hep şüpheli?"

Damon omuz silkti.

"Karakter meselesi."

Kapıyı kapatmaya çalıştım.

Tam o sırada alt kattan Gabriel'in sesi yükseldi.

"Toplantı!"

Damon aşağı doğru bağırdı.

"Beş dakika!"

Gabriel'in sesi hemen geri geldi.

"Üç!"

Damon başını iki yana salladı.

"Bu adamın zaman yönetimi takıntısı var."

Dean kapıyı kapattı.

"Beş dakika."

Bana baktı.

"Üç değil."

Gülmeye başladım.

Son birkaç gündür ilk kez bu kadar normal bir sabaha uyanmış gibi hissettim.

Tabii Vesper Evi'nde normal bir sabah diye bir şey olmadığını çok geçmeden anlayacaktım.

---

Aşağı indiğimizde salonda yeni bir yüz vardı.

Kırmızı saçlı, kendinden emin, yüzünde yaşını tahmin etmeyi zorlaştıran bir gülümseme taşıyan bir kadın masanın yanında duruyordu.

Rowena.

Onun hemen yanında Constantine vardı.

Lucifer şöminenin önünde duruyor, Sam ve Bobby masanın üzerindeki haritaları inceliyor, Damon koltuğa yayılmış halde bizi izliyordu.

Castiel ise hâlâ ortada yoktu.

"Castiel nerede?" diye sordum.

Dean etrafa baktı.

"Gerçekten yok."

Constantine'in yüzü ciddileşti.

"Ev onu aldı."

"Ne demek bu?"

Rowena cevap verdi.

"Vesper Evi'nde yalnızca insanlar kaybolmaz."

Bu cümleyle birlikte herkes sustu.

Lucifer'ın bakışları kapıya yöneldi.

"Castiel'i bulacağız."

Sesindeki kesinlik, bunu bir emirden çok söz gibi söylüyordu.

Ben masaya oturdum.

Rowena'nın bakışları boynumdaki kolyeye kaydı.

"Demek sensin."

"Kim?"

"Seraphine Vesper."

"İsmimi biliyorsun."

"İsmini bilmek kolay. Asıl mesele, neden hâlâ hayatta olduğunu anlamak."

Damon araya girdi.

"Rowena'nın tanışma şekli biraz sert."

Rowena ona baktı.

"Sen Damon olmalısın."

"Şöhretim benden önce geliyor."

"Maalesef."

Sam'in ağzından kısa bir kahkaha çıktı.

Damon ona dönüp hayal kırıklığıyla baktı.

"Sen de mi?"

Sam omuz silkti.

"Ben bir şey yapmadım."

Rowena masaya oturdu.

Vesper Evi'nin haritasını önüne çekti.

"Bu evin neden açıldığını biliyorum."

"Anlat."

Rowena parmağını haritanın merkezine koydu.

"Vesper kanı uyanıyor."

Elim istemsizce kolyeme gitti.

"Bu ne demek?"

"Yıllardır seni çevreleyen mühürler çözülüyor."

Lucifer sessizce dinliyordu.

Rowena ona baktı.

"Sen hâlâ bazı şeyleri saklıyorsun."

Lucifer'ın yüzünde hafif bir gülümseme belirdi.

"Sen de."

"Elbette."

Aralarındaki kısa bakışma bile geçmişlerinin ne kadar karmaşık olduğunu anlatmaya yetiyordu.

Rowena'nın sesi daha da alçaldı.

"Elias Vesper."

O ismi duyduğum anda içimde bir şey gerildi.

"Onu arıyoruz."

Rowena başını iki yana salladı.

"Hayır."

Bana baktı.

"O sizi arıyor."

Odadaki sıcaklık bir anda çekildi.

"Ne istiyor?"

Rowena masadaki siyah gülü eline aldı.

"On üçüncü sandalyeyi doldurmak."

Arkamızdan bir sandalye sesi geldi.

Hepimiz döndük.

Salonun en ucundaki on üçüncü sandalye, az önce boş olduğu hâlde artık masanın başında duruyordu.

Üzerinde yeni bir isim vardı.

ELIAS VESPER.

Mum kendiliğinden yandı.

Lucifer'ın yüzü sertleşti.

Dean elimi tuttu.

Sam ayağa kalktı.

Bobby elini silahına götürdü.

Damon'ın gülümsemesi tamamen kayboldu.

Ve o anda tavandan bir tüy düştü.

Beyaz.

Kan lekeli.

Hepimiz yukarı baktık.

Castiel yoktu.

Fakat onun kanatlarının yanık kokusu bütün salona yayılmıştı.

Lucifer'ın gözleri karardı.

"Cas."

İlk defa sesinde gerçek bir endişe duydum.

Tam o sırada Vesper Evi'nin derinliklerinden bir erkek sesi yükseldi.

"Seraphine..."

Ayak sesleri duyuldu.

Bir.

İki.

Üç.

Sonra dört.

Kapılar aynı anda kilitlendi.

Ve ben o an anladım.

Castiel'in kaybolması tesadüf değildi.

Elias Vesper eve yalnızca kendisi için gelmemişti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.