İçeriğe geç

Unutturmam Seni Asla / B×B

Bölüm 7 · 5 dk okuma

Unutturmam Seni Asla / B×B

Bölüm 7

7- Kaybetmekten korktuğu şey, bendim.

MÖ 326.

Yağmur durmak bilmiyordu. Hindistan'nın ormanları, bugüne kadar gördüğümüz yerlerden farklıydı. Hava ağırdı, nem zırhların altına kadar işliyordu. Ağaçlar gökyüzünü kapatmıştı, yabancı kuşların sesleri geceleri bile susmuyordu.

Ordunun morali ilk kez bu kadar düşmüştü. Herkes evini özlüyordu. Yıllardır süren yürüyüş, bitmek bilmeyen savaşlar ve kaybedilen dostlar... Zaferler bile yorgunluğu örtemiyordu. Devam ediyorlarsa, İskender'e güvendikleri ve sevdikleri içindi.

Şiddetli yağan yağmuru umursamayan ayaklarım İskender'in çadırının önünde durduğu vakit, sağanağı izleyen gözlerini gördüm. Geç saatlerdi, o her zamanki gibi ayaktaydı.

"Yine uyumuyorsun."

Gülümseyerek. "Sen de." dedi pişkin bir ifadeyle. Omuz silkerek yanında dikilip yağmurdan korunmaya çalışan insanlara baktım. Bu sırada sessizce mırıldanmıştım. "Sen uyumadan ben de uyuyamıyorum."

Ayağının altındaki ıslak yaprağı ezerken ufak bir açıyla baktı bana, gecenin karanlığında bile gözleri parlıyordu. Bir tek bana öyle geliyordu belki de.

"Bunu yıllardır yapıyorsun."

Küçük bir kafa hareketiyle onayladım onu. "Yıllardır seni yalnız bırakamıyorum."

"Bundan sonra da bırakma."

O gece zor geçmişti herkes için. Daha önce görmediğimiz tuhaf hayvanlar ve zehirli yılanların birkaç kişiyi sokması üzerine kimsenin gözlerine uyku girmemişti. Böyle böyle sabahı ettiğimizde ise Hydaspes Nehri'nin kıyısına ulaşmıştık

Karşı kıyıda Kral Poros'un ordusu bekliyordu. Fakat bu kez farklı bir şey vardı. Filler... Hayatımda ilk kez o zaman fil görmüştüm, aynı şekilde diğer askerler de. Devasa oldukları gibi kükremeleri bile atları ürkütmeye yetiyordu.

Komutanların endişeli yüzlerini izlerken İskender'in yanına gelmiştim aynı zamanda. Her zamanki kararlı bakışları karşı taraftaydı. "Bu savaş kolay olmayacak."

"Hiçbiri kolay olmadı." dedi.

"Ama bu kez..." Bana döndü hareleri. "...içimde kötü bir his var." Bu sözlerimden sonra elini omzuma koymuş, destek verircesine sıkmıştı.

"Hatırlıyor musun?" diye sorarken biraz daha yaklaştı bana.

"Neyi?"

"Mieza'da bana ne demiştin?" Çok şey demiştim ama o an neyi kastettiğini anlamıştım. "Seni kaybetmekten korktuğumu söylemiştim." Gözlerim, rüzgarla savrulan saçlarına kaydığı sırada "Ve ben sana ne demiştim?" diye sordu bu sefer.

"Ben de, dedin."

İskender gülümsedi. "Demek ki ikimiz de değişmemişiz."

Değişmemiştik. Ne sevgimiz ne de birbirimize olan bakışlarımız.. hep aynıydı.

İskender atı Bukefalos'a ilerlerken ben de kendi atıma binip uzaktan onu izledim. Ve savaş gün doğarken başladı. Nehir'i geçen ilk birliklerin başında ise yine İskender vardı.

Yağmur toprağı çamura çevirdiğinden atlar kayıyor, mızraklar kırılıyor, filler askerlerin arasında kalıyordu. Gözlerim yolunu bilirdi hep, uzaklara gitmiş, onu bulmuştu.

İskender, Poros'un bulunduğu merkeze doğru ilerliyorken bir filin aniden Bukefalos'un önüne çıkmasıyla at şahlanmış, İskender dengesini kaybetmişti.

Atımı ne zaman o yöne çevirdiğimi bile bilmiyordum. Yere düşen İskender'e Hint savaşçılarından birinin mızrağını kaldırmasıyla mızrağımı sertçe savurmuş, savaşçıyı attan düşürmüştüm.

"İyi misin?" Yerden kalkan İskender hızla atına binerek nefes nefese cevap verdi. "Evet."

O savaşta İskender ağır yaralandı. Koruyamadım, koruyamadım çünkü onun gibi ben de yaralanmış, bacaklarımın üzerinde doğrulamamıştım. Makedonyalılar onu sedyeyle götürürken gözleri, cesetlerin arasında, iyi olduğundan emin olmaya çalıştığım gözlerimi bulmuştu. Gülümsemişti, kandan yüzü görünmüyordu ama görmüştüm ben.

Sonra yanımda yerde yatan atına kaymıştı gözleri. Tebessümü solmuştu o saniye. Çok sevdiği atı Bukefalos, ölmüştü. Zafer yine bizimdi fakat bedeli ağır olmuştu bu sefer. Yüzlerce asker ölmüştü.

İskender tedavi edildikten sonra, atının başında saatlerce oturdu. Kimse yanına yaklaşmaya cesaret edemedi. Yaralı bacaklarıma rağmen, ben gittim.

"Onu çok seviyordun." Cevap vermedi, elini Bukefalos'un yelesinde gezdirdi ve derin bir nefes alıp dudaklarını araladı. "Babam bana onu verdiğinde, dünyayı birlikte dolaşacağımızı sanıyordum."

"Dolaştınız." Elimi uzatarak ben de dokundum yelesine. "Ama şimdi.. dinleniyor."

Gözlerini sıkıca kapatıp, "Her ayrılık canımı biraz daha acıtıyor." demişti kısık bir sesle. O da yorgundu, bitkindi. Savaşlarda birçok dostunu, generalini, arkadaşını kaybetmişti. Kaybetmeye de devam ediyordu.

Duymak istemeyeceğini bile bile "Bir gün hepimiz dinleneceğiz." dediğimde başını kaldırıp yanına geldiğimden bu yana ilk kez gözlerime baktı. "Hayır."

"Ama öyle."

Yine reddetti. Bir yanım üstelememek istese de gerçekleri aklından çıkarmaması adına dudaklarımı son kez araladım. "Bu senin kadar verebileceğin bir şey değil."

Sustu. Bu sefer gerçekten susmasına izin verdim.

...

Aylar sonra sonra Hyphasis Nehri'ne ulaşmıştık. İskender daha doğuya gitmek istiyordu ama askerler yürümeyi reddetti. İlk kez, hiç kimse onun emrine uymadı. Herkes evine dönmeyi, ailelerine, kendi topraklarına kavuşmayı istiyordu.

İskender günlerce çadırından çıkmadı bu yüzden. Kimseyle konuşmadı. Doğru düzgün yemek yemedi. Devam etmek istiyordu ama benim dışımda kimse onunla bu yola devam etmek istemiyordu. Pes etmişlerdi.

Başta bir şey demesem de üçüncü gün dayanamayıp çadırına gittiğimde onu haritaların başında buldum. Gözleri uykusuzluktan kızarmış, bitkin duruyordu. Varlığımı fark ettiğinde "Beni bıraktılar." dedi konuşmaya ve destek görmeye ihtiyacının olduğunu belli eden bir sesle.

"Hepsi değil."

"Ordum artık bana inanmıyor Hephaestion."

Başımı iki yana sallayarak reddettim onu. Yanına adımlayıp elimi omzuna koyarak dikkatini üzerime çekip mavi harelerine baktım. "Konu inanmamaları değil."

"Öyleyse neden devam etmiyorlar?"

Elim yanağına uzandı, yorgun göz altlarını usulca okşadım. "Onlar seni seviyorlar ama... artık seni kaybetmekten korkuyorlar." Sessiz kaldı, bu yönden hiç bakmamıştı çünkü. Ben de sözlerime devam ettim. "Yıllardır seni her savaşta en önde görüyorlar."

"Çünkü öyle olmak zorundayım." Başımı hafifçe sallayarak onayladım onu. "Ama onlar sadece krallarını değil, evlerine götürmek istedikleri adamı da korumaya çalışıyor."

İskender, uzun uzun baktı gözlerime. Başkalarının değil, benim ne istediğime baktı. Baktı ve gördü, anladı. Gözlerindeki hayal kırıklığını saklamaya çalışsa da çoktan görmüştüm.

Sonunda haritayı yavaşça kapatırken "Demek eve dönüyoruz." dedi yumuşak, kabullenmiş bir sesle. Koskoca bir kraldı İskender, buna rağmen benim isteğimi daha üstün tutardı.

"Garip." diye mırıldandı kapattığı haritaya bakarken. Küçük bir merakla sordum. "Garip olan nedir?"

"Yıllardır dünyanın sonunu arıyordum. Ama dünyanın sonu bir yer değilmiş."

"Neymiş?" Elimi tuttu, gülümsedi. Canımı yakacak ve gözlerimi dolduracak o sözleri söyledi sonra. "İnsan, yanında sevdiği kişi varken daha ileri gitmek istemediği noktaya gelince... işte orası dünyanın sonu oluyormuş."

Hayatım boyunca unutmayacağıma emindim; o hayalinden vazgeçerken bile ellerimi sıkı sıkı tuttuğunu, gülümseyerek gözlerime baktığını... Unutamazdım.

Ama dönme vaktimiz gelmişti. Daha fazla onu kaybetme korkusu yaşamak istemiyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.