"Hayatımda hiç bu kadar soğuğu iliklerime kadar hissettiğimi bilmiyorum. Bu öyle bir şey ki resmen kanımı donduruyordu. Yavaş yavaş kendime gelmeye başladığımda ise ellerim, ayaklarım bağlı sandalyenin üstünde oturuyordum. Gözlerimi açmaya çalıştım fakat gözlerimde bir bez parçası vardı kıpırdatamıyordum. Buraya nasıl geldim, nasıl getirildim? inanın hatırlamıyordum. Hatırladıklarımda ise sadece ve sadece eski bir eve giriyordum. Sonrası ise karanlık...
Bulunduğum ortamda değişik bir koku vardı. Neye benzeteceğimi bilmediğim keskin bir koku.. işte bu koku beni daha da afallatıyor, kelimenin tam anlamıyla sarhoş etmeye yetiyordu. Sakin kalmaya ve asıl önemlisi de uyanık kalmaya çalıştıkça bu koku yüzünden kendimden geçiyordum. Hiç bilmediğim bir yerde ellerim, ayaklarım bağlı, gözlerim kapalı fakat ne hikmettense ağzım açıktı ağzımı kapatmamışlardı ama nasıl olur? Beni belliki rehine olarak almışlar fakat ağzımı bağlamamışlar zaten bağlasalar da fark etmezmiş tek kelime bile edecek gücü kendimde bulamıyorum. Derken artan kokunun etkisiyle kendimden geçtim..."
-1.Bölüm-
''Kaçış!''
Gecenin bir yarısı yatağımda yatıyorken bir gürültü sesine irkildim. Evde birinin bir şeyler kırdığını duydum yatağımdan kalkmak istedim ama yapamadım bu korku bütün vücudumu sarmıştı kıpırdanamıyordum.
''Allah belanı versin!''
''Bela okuma kadın! bela okuma..''
Ah! evet sizde duydunuz işte tanıştırayım bunlar benim annem ve babam. Günün her saatinde kavga ettikleri gibi yine gecenin bir saatinde de kavga etme potansiyeline sahipler. Belli ki babam yine ve yine içkili bir şekilde dışarıdan geldi ve annem babamın bu halini görüp kavga çıkardılar. Yatağımda doğruldum saatin kaç olduğuna bakmak için yatağımın yanında ki konsolda duran telefonumu aldım. Saat 06.07 idi. Hava aydınlanmaya yüz tutmuş bir şekilde penceremden odamı ,gücü yettiğince, aydınlatmaya çalışıyordu. Ben pencereden dışarıyı izlerken sesleri hala odama kadar geliyordu.
''Yine içip içip eve gelmişsin! Bıktım bu senin içki kokundan.''
''Sana mı soracağım? canım ne isterse onu yaparım.'' diye devam ediyordu babam, gördünüz işte benim hayatım onların kavgalarını dinlerken uyuyakaldığım o gece yarılarından ibaret. Bir gün olsun sabah uyandığımızda normal aileler gibi kahvaltı masasına oturmayız ya da normal aileler gibi sohbette etmeyiz. Babam gecenin bir yarısı eve gelir ve annemle kavga edip oturma odasında sızıp kalır. Annemde yazık ne yapsın sabahlara kadar babamın eve gelmesini bekler geldiğinde kavga ederler ve yatağına geçer uyur. Sabah olunca yine kavga eder dururlar aslında onların bir bahaneleri hep vardır kavga etmeleri için mesela annem sabah babamın kahvesini tam vaktinde eline vermezse kıyamet kopar. ''Vay efendim benim kahvem neden aynı saatinde hazır değil?'' ''Yok efendim benim kıyafetlerimi neden ütülemedin?'' diye bir bahane bulur ve evde dayanılmaz bir gürültü çıkar.
Ben mi ne yaparım? Sabah kalkarım, üzerimi giyinir onların yanına hiç uğramadan dışarıya çıkarım. Gün boyu park bahçe demeden gezerim. Bu en iyisi diye düşünüyorum. Çünkü onların kavgalarını dinleyecek gücüm kalmadı. Tabi bu ritüelimi okulumun tatil olduğu zamanlar yaparım.
Yine bir gün annem ve babamın bağırışmalarına uyandım. Belliki yine aynı sebepten kavga ediyorlardı. Onların bu durumundan o kadar sıkılmıştım ki onların yanına bile uğramadan öylece kendimi dışarıya atmak istedim. Ne kötü bir sey annem ve babamın akıllarına bile gelmiyorum sabahları evden çıkar hafta içleri okula gider eve mümkün olduğunca geç gelirdim. Hafta sonları da aynı şey... kursum olduğu zamanlar kursa gider onların gürültüsünden kavgalarından bir nebze olsun uzaklaşırdım ama onlar bu durumu nedense hiç fark etmiyorlar. "Bu kız bunca vakit nerede? Ne yapar, ne yer, ne içer?'' Asla umurlarında bile değildim.
Yine bir gün kalktım, giyindim. Yanlarına bile uğramadan evden çıktım. Sırtımda bir sırt çantası günlerden pazar öylece yürüyorum sokaklarda nereye gideceğimi bilmeden. Caddeler, sokaklar geçtim. Derken bir deniz kıyısına geldim. Oradaki banklardan birinde oturdum. Deniz havasını içime çektim. Ne güzeldi deniz; insana huzur veriyordu. Zaten ben ne zaman evden çıksam sokaklarda yürüye yürüye kendimi burada buluverirdim. Burada her şeyi unuturdum sanki, sanki her şey normal her şey tıkırında gidiyordu. Burada oturur insanlara bakardım ne kadar mutlulardı herkesin yüzü gülüyor sanki hiç dertleri yokmuş gibi... Spor yapanlar, bisiklete binenler yada sevgilisiyle el ele tutuşup gezenler; yaşlılar, gençler, çocuklar öyle güzeldi ki sokak bu dünya benim dünyama hiç benzemiyordu. Herkes kalabalıktı bu şehirde herkesin bir arkadaşı vardı oysa benim kimsem yoktu. Koca dünyada yapayalnızdım ve hatta kimse tarafından fark edilmiyordum. Annem babam bile fark etmezken şu koca dünya beni neden fark etsin ki? diyordum kendi kendime..
Ben öyle hayran hayran etrafıma bakarken yan taraftaki banktan birinin bana seslendiğini duydum. Ama şaşırdım normalde kimse konuşmazdı benimle ya da bana öyle gelirdi.
"Bakar mısın? Hey! Sana diyorum."
Kafamı çevirip baktığımda birisinin gerçekten de bana seslendiğini duydum. Durun size tarif edeyim; 20 yaşlarında bir erkek. Yaklaşık 1.80 boyunda düz sarı saçlı, kahverengi gözlü, beyaz tişörtünün üstüne siyah bir gömlek giymiş altın da ise siyah bir pantolon.. ben öylece ona bakarken sorusunu sormaya devam etti.
"Hey! Sana diyorum. Saat kaç acaba söyler misin?" Dedi.
"Bana mı seslendiniz?" Dedim ardından.
"Evet! Saatiniz kaç öğrenebilir miyim? Telefonumun şarjı bitti de."
Başımı evet anlamında sallayarak ellerimin arasında duran telefonumun ekranını açıp baktığımda saat 10.55 idi. Başımı kaldırıp tekrar ettim.
"Saat 10.55!" Dedim ona bakarak.
"Teşekkür ederim." Dedi ve kalktı. Önümden geçti ve gitti. Hatta giderken cebinden bir şeyini düşürdüğünü fark ettim. Ne yazık ki ben fark edene kadar çoktan gitmişti bile, eğilip kağıdı elime aldım. Ne olduğuna bakmak için aslında önce nereye gitmiş olduğunu anlamaya çalıştım. Sağıma baktım yok, soluma baktım yok kaybolmuştu sanki tekrar yerime oturdum ve kağıdı açıp baktım. Üzerinde büyük harflerle "ÖZYURTLAR HOLDİNG" yazdığını gördüm. Önce acaba ''Orada mı çalışıyor?'' diye düşündüm ama neden bir insan kağıt parçasına "ÖZYURTLAR HOLDİNG" yazar ki. Çok fazla düşünmeden kağıdı katlayıp ceketimin cebine attım. Onun gittiği yola doğru yürümeye başladım. Eğer onu görürsem bunu ona verecektim. Kağıt parçasına büyük harflerle bu ismi yazan kişinin ya bir derdi olmalı yada orayı arıyordu bilemiyorum ama bir şey olduğu kesindi bu işin peşine düşmeli miydim? Ya da her şeyi unutup eve mi dönmeliydim gerçekten kafam karışmıştı? Aslında eve dönsem ne yapacaktım. Annem ve babamın asılsız bağırışmalarını mı dinleyecektim? Hayır tabi ki maceraysa macera girdim bir kere bu işe ''Hadi bakalım Kumru yaparsın sen...'' dedim kendi kendime ne garip degil mi? hiç tanımadığınız birinin cebinden bir kağıt parçası düşüyor ve siz aynı dedektifçilik oynar gibi bu kağıt parçasının peşine düşüyorsunuz? Gerçekten merak etmesem böyle bir işe kalkışmazdım emin olun.
Bu arada size birazcık kendimden bahsetmenin zamanı geldi sanırım. Ben Kumru, 18 yaşındayım. Oldum olası dedektifliğe merakım vardır. Ben daha çok küçükken babamla beraber dedektif belgeseli seyrederdik sonra onlardan ilhamla bizde kendi dedektiflik belgeselimizi çekerdik. Babam anılara bayılırdı bu yüzden bebekliğimden beri babam benim her anımı kameraya almış bu oyunu oynadığımız da bile... Evet babam o zamanlar içkisi, kumarı vs. yoktu. Ne olduysa işinde yaşadığı olumsuzluklardan sonra oldu. Babam bir anda değişti başka bir adama dönüştü. Her gün neredeyse alkol kullanırdı. Annemle araları çok iyiydi eskiden yani ben çocukken simdi ise kavga etmeden bir anları bile geçemez oldu. Absürt şeylerden bir mesele bulup kavga ederlerdi. Annem her gece ağlayarak uyurdu. Bazen ben teselli ederdim bazen beni bile istemezdi yanında. Babamla odalarını ayıralı neredeyse dört yıl oldu karı koca gibi değiller de iki düşman gibiler sanki ama her şeye rağmen neden boşanmadıklarını hala anlayamıyorum. Benim hayatımda bu şekilde işte lise son sınıf öğrencisiyim. Ama bu psikolojiyle derslerimi dikkate alamıyorum. Rahatlamak, sakinleşmek ve derslerime konsantre olabilmek için kendimi deniz kıyılarına atarım. Hep hani derler ya "şarj olurum." diye. Benimkide öyle bir şey işte şarj olur gelirdim eve..
Bu kağıt parçasının peşine düştüğümün üzerinden neredeyse yirmi dakika geçmişti. Yürüye yürüye bir ara sokağa geldim. O kadarda ıssız görünmesine rağmen yine de çok korkunç görünüyordu. Elimde kağıt parçası, sırtımda sırt çantası "Nereye gelmiştim ben böyle?" Diyordum kendi kendime, yolun sonunda bir gürültü duydum birileri kavga ediyor olmalıydı sesimi çıkarmadan hemen bir köşeye saklanıp onları izledim.
"Param nerde ulan! Nereye koydun onu göster!" Diyordu bir adam karşısında elleri ayakları bağlanmış sandalyede oturan adama, adam bitap haldeydi belliki dövmüşler, işkence etmişlerdi. Adamın kolunu kıpırdatacak hali bile yoktu neredeyse ama hala bağırıp duruyordu ayakta dikilip hesap soran adam.
"Lan söyle yoksa varya öldürürüm seni burada!"
Onlar orada kavga ederlerken buradan hemen kaçmak istedim. Onlara yakalanmadan hemen kaçmak. Tam arkamı döndüm koşuyordum ki beklemediğim bir şey oldu ayağıma kramp girdi.
"Hay aksi!" Acıdan olsa gerek yüksek sesle bağırdım.
"Kim var orada? Yakalayın şunu, hemen!" Adamlardan ikisi bana doğru koşmaya başladılar ayağımda ki krampa aldırmadan koşmaya başladım. Aralardan aralara, sokaklardan, binalara kadar gücümün yettiğince koşuyordum ki yakalamak üzere olduklarını fark edip sağdaki bir ara sokağa daha girdim. Önümde büyük bir çukur varmış fark etmeden o çukurun içinde buluverdim kendimi.
Ama bir de ne göreyim çukurda benden başka birisi daha vardı. Tam da onun yanına düşmüştüm. Kafamı kaldırıp tam yanımda duran kişiye baktım. Aman Allah'ım! bugün deniz kıyısının yanında bana saati soran kişi, şaşırmıştım. Tam ağzımı açıp bir şeyler söyleyecektim ki eliyle ağzımı kapadı ve hemen duvarın dibine yanaştık. Peşimde olan adamalar gidene kadar çıt çıkarmadan öylece orada kala kaldık.
"Nereye gitti bu kız? Patron kızı bulamadığımızı öğrenince bizi öldürecek." Dedi adamlardan birisi
"Gel birde bu tarafa bakalım.." dedi diğeri. Nihayet onlardan kurtulmuştum ama kalbim delice atıyordu. Kramplı ayağım daha da beter bir ağrıyla kaplanmış gibiydi sanırım ayağımı da burkmuştum ben.
"Ah! Ayağım.. ayağım çok acıyor." Ben acı içinde kıvranırken yanımda ki yabancı da bana bakıyordu.
"İyi misin? Ayağına ne oldu? çok mu acıyor?" Bir elimle ayak bileğimi ovarken ona bakıp "Adamlardan kaçarken ayağıma kramp girdi. O acıyla koşarken buraya da düşünce sanırım bileğimi burktum." Diye cevapladım. Ellerini ayağıma doğru uzatıp "Bakabilir miyim? Belki burkulmamıştır yanımda krem vardı, krem süreriz geçer. Ne dersin?" Dediğinde ona soran gözlerle bakıyordum bir insan neden yanında krem taşırdı ki?
"Tamam. Ama bak çok acıtma olur mu zaten canım çok yanıyor."
"Tamam merak etme söz veriyorum acımayacak." Oturduğu yerden kalkıp yanıma yaklaştı. Dizlerinin üstüne çömelip ayakkabımı çıkardı. Sonrada nazikçe pantolonumun paçasını kıvırdı, çorabımı azıcık aşağıya indirdi. Sonra cebindeki kremi çıkarıp nazikçe bileğime masaj yaparmışcasına sürmeye başladı.
O sürerken ilk defa içimde daha önceden hissetmediğim bir duygu hissettim sanki, sanki o benimle ilgilendiğinde içimden bir ses "Bizimle kimse ilgilenmedi değil mi Kumru? bize kimse böyle ilgi göstermedi?" Diyordu. Yaptığı son derece basit bir işlemdi ama benin buna bile ihtiyacım varmış. Küçükte olsa birazcık ilgi gösterilmesine.
"Kalkabilecek misin?" Ben onun yüzüne bakarken o benim bileğime kremi sürmüş ayakkabılarımı giydirmişti bile
"Hâlâ çok acıyor. Sanırım ayağa kalkamayacağım." Dedim acı içinde kıvranırken.
"O zaman biraz daha bekleriz burada sen iyi olduğun zaman çıkarız olur mu?" Gülümsedim. "Olur." Dedim aynı anda o da bana baktı gülümsüyordu. Sonra bugün olanlar aklıma geldi.
"Bugün bana deniz kıyısında saati soran kişisin sen degil mi?" Dedim öncelikle.
"Evet o kişiyim." Dedi samimi bir yüz ifadesiyle sonra cebimdeki kağıt parçasını çıkarıp ona uzattım.
"Bugün tam önümde bunu düşürdün. Sana vermek için aldım ama sen orada yoktun çoktan gitmiştin." Kağıdı elimden alıp içini açtı yazıyı okuduğu belliydi yüzünde hiç beğenmediğim bir ifade belirdi.
"Ne bu..? ÖZYURTLAR HOLDİNG kim?" Diye sordum merakla.
"Boşver ya öyle önemli bir şey degil." Diye geçiştirdi. Benim ki de soru zaten beni tanımıyor bile neden tanımadığı birine bu kadar açılsın ki.
"Sen söyle, neden kaçıyordun o adamlardan."
"Sana bu kağıdı verebilmek için gittiğin yola doğru düştüm peşine, giderken giderken buraya düştü yolum. Sonra onların bir adamı hırpalayarak sorular sorduklarını duydum. Bir köşeye geçip sessizce dinledim onları sonrasında işlerin iyice çığırından çıktığını duyunca kaçmak istedim. Fakat ayağıma giren bir kramp sonrasında beni fark ettiler onlardan kaçıyorum derken burada buldum kendimi."
"İyi ki de kaçmışsın." Dedi anlamayarak sordum. "Neden ki? Kim onlar sen tanıyor musun yoksa?" Dedim. Derin bir nefes alarak dudaklarını araladı.
"Senin yüzünü görmüş olmaları lazım yakın mıydın çok?"
"Yani onları duyabilecek kadar yakındım."
"Bak, pek tekin birileri değil onlar, senin yüzünü gördülerse muhakkak seni bulurlar çünkü sen onlar için bir tanık oldun artık, keşke olmasaydın tabi ama artık oldun." Kafam karışmıştı kimdi bu adamlar beni görseler ne olacaktı? Bilip bilmeden neyin içine düşmüştüm acaba? kafamda bu sorular dönmeye başladı.
"Nasıl yani? Onları tanıyorsan anlatır mısın lütfen! kim bunlar, ne istiyorlar, dertleri ne?"
"Tamam anlatacağım ama bizim bir an önce buradan çıkmamız lazım bizi yakalamamalılar." Bir omzundan bana destek vererek ayağa kalktım. Çukurdaki oyuklardan tırmanarak çıkmaya çalıştık. Oradan çıktığımızda etrafta kimse yoktu bu bizim için tabi ki bir fırsattı. Sessizce oradan ayrıldık nihayet caddeye çıktığımız da ayağım da şişlik olduğunu fark ettim. Adını bile sormayı unuttuğum bir yabancı diye nitelendirdiğim kişi önümde arkasına bile bakmadan hızla ilerliyordu.
"Ah! Ayağım." Acı içinde kaldırım taşına oturdum. Sesimi duymuş olmalı ki telaşla yanıma geldi.
"Ne oldu iyi misin?" Bileğimi ovarak
"Bileğim şişmiş."
"Hay Allah! Ne yapsak ki ?" Sağına soluna bakmaya başladı belli ki taksi çevirme niyetindeydi.
"Bekle simdi bir taksi gelir biner gideriz."
"İyi de nereye gidiyoruz adını bile bilmiyorum senin." Yoldan bakışlarını çevirip bana baktı.
"Adım Selim."
"Memnun oldum yeri değil tabi ama ben de Kumru." Dedim gülümseyerek o sırada bir taksinin bize doğru yanaştığını gördüm. Selim taksiyi durdurup arka kapıyı açtı. Koluna girdim ve tek ayağımın üstünde yürümeye başladım. Nihayet taksiye bindiğim sırada Selim de kapıyı kapatıp ön koltukta yerini almıştı. Şoföre nereye gideceğimizi söylerken, pantolonumun paçasını kıvırdım. Gerçekten de şişmişti. Ve çok canım yanıyordu. Bir gün bu merakım başıma bir iş açacağını biliyordum ama bu kadarı da fazlaydı. Sakin hayatıma macera arıyordum. Sonunda buldum ama bulmaz olaydım keşke de dedim yani.
Sonunda bir yerde durduk. Selim şoföre parasını ödeyip arabadan indi. Kapımı açıp omzundan destek uygulayarak beni arakadan indirdi. İndiğimizde bir sağlık ocağının tam önündeydik.
"Ne işimiz var burada iyiydim ben." Dedim kendi kendime.
"Kim? Sen mi iyisin? güldürme beni Kumru daha ayakta zor duruyorsun. Hadi inat etme de gel bileğine bir baksınlar ciddi olabilir." Yine de olduğum yerden kıpırdamadım.
"Hayır! Gerçekten iyiyim ben, hadi ne olur başka bir yere gidelim." Durup bana döndü. Dudağı yukarı kıvrılırken.
"Sen yoksa doktordan mı korkuyorsun?" Sesimi çıkarmadan baktım yüzüne ne diyebilirdim ki?
"Kumru yapma Allah aşkına sadece yarana bakılacak ve tedavi edilecek hepsi bu."
"Of! Tamam biraz daha böyle kalırsak acıdan bayılacağım." Onun koluna tutunarak sağlık ocağından içeriye girdik. İçeri girdiğimiz de beklememiz için konulmuş olan sandalyelerden birine dikkatlice oturdum. O sırada Selim de bana sıra almakla meşguldü. Aslında bileğimin ağrısı biraz daha hafiflemişti. Yine de tedbir amaçlı gelmiştik. Aradan yaklaşık 10 dakika geçtiğinde nihayet bir hemşire çıkıp adımla sesleniyordu.
''Kumru Soysal!'' dedi. Doktorun odasından çıkan bir hemşire. Selim dikkatlice kolumdan tuttu ve beni doktorun odasına kadar yürüttü. İçeri girdiğimde siyah saçlı, gözlüklü bir doktor karşıladı bizi gayet sevecen ince ruhlu bir doktora benziyordu.
''Buyurun Kumru hanım. Şöyle geçin.'' eliyle sedyeyi işaret ederek yavaşça geçip oturdum. Ayakkabılarımı çıkarmak için uzanıyordum ki Selim bir an da ayağıma doğru eğilip ayakkabılarımı çıkarmaya başladı. Anlayamadığım bir şey vardı neden bana bu kadar ilgi gösteriyordu? kaldı ki birbirimizi hiç tanımıyorduk sadece isimlerimizi biliyorduk.
Selim'in de yardımıyla ayakkabımı çıkardım. Ayağımı sedyeye uzattım. Doktor gözünde ki gözlükleri çıkarıp, yerine başka bir gözlük takıp yanıma yaklaştı.
''Bakalım neyi varmış bileğinin?'' pantolonumun paçasını yukarı kıvırıp muayene işlemlerine başladı.
''Burası acıyor mu?'' diye sordu acıyan bileğime dokunarak.
''Ah! Evet tam orası acıyor Doktor bey.'' dediğimde bileğimi biraz daha inceledikten sonra masasına geçti. Birkaç reçete yazıp, reçeteyi Selim'e uzattı.
''Şimdi sana bir krem yazıyorum, bir de ağrı kesici bunları düzenli bir şekilde kullan. Zaten hangi saatlerde uygulanması gerektiğini de yazdım.'' dedi ve reçeteyi Selim'e verdi. Ben de ayakkabılarımı giyip ayağa kalktım Doktor beye teşekkür edip odadan çıktık.
''Reçeteyi ben alayım. Ne de olsa benim bileğim, benim reçetem.'' diyerek Selim'in elindeki reçeteyi aldım.
''Ne olurdu sanki ben de kalsaydı ben alırdım merak etme ilaçlarını.'' dedi alay edermişcesine,
''Gerekmez, zaten birer yabancıyız bir yabancıya ilaçlarımı aldırtacak değilim.'' dedim incinmiş bilekle zar zor yürürken.
''Peki! tamam sen bilirsin. Aslında doğru söylüyorsun birer yabancıyız ve tanışma vaktimiz geldi.'' dedi. Sağlık ocağından çıktığımız da elini uzatıp devam etti...
''Ben Selim. Selim Güneri!'' elimi uzatıp, elini sıktım.
''Ben de Kumru Soysal! Memnun oldum.'' dedim gülümsedik.
''Ee! ne yapmayı düşünüyorsun şimdi bu halde.'' Aslında doğru söylüyordu bileğimin acısı geçmiş olsa da yine de yürürken hafif sendeliyordum. yüzüne karamsarca baktığım sırada cevabımı beklemeden konuya girdi.
''Bak ne yapalım biliyor musun? Şoförü arayıp seni evine ben bırakayım. Aksi taktirde başına bir şey gelmesinden korkuyorum.'' durdum biraz düşündüm. Şoför mü demişti? Nasıl yani kendine ait bir şoförü mü vardı?
''Yok, çok sağ ol ben kendim giderim.''
''Bak lütfen son bir kez de olsa yardım etmeme izin ver.'' yüzüme umut dolu baktığında aslında bu cümlede takılı kalmıştım ''Son bir kez...'' nedensizce içim de garip bir hüzün oluşmuştu. Tamam tanımadığım biriyle garip bir maceraya atılmıştık ama bitmişti buraya kadardı.
''Tamam son bir kez..'' dediğim de cebinden telefonunu çıkarıp şoförünü aradı. Yaklaşık bir saatin içinde önümüzde lüks bir araba durdu. Şoför hemen arabadan fırlayıp arka kapıyı açtı. Yine Selim'in sayesinde arabaya oturduğum da bu kez öne binmektense yanıma oturmuştu. İçim de garip bir heyecan oluştu. Her şey buraya kadar olamazdı sanki burada bitemez gibiydi. ''Ah! Kumru kendine gel lütfen neler oluyor bize?'' dedi içimdeki ses haklısın iç ses neler oluyor böyle kendime gelmem lazımdı.
''Daha iyi misin Kumru?'' Selim bana seslendiği sırada kendi iç dünyamdan çıkıp ona döndüm.
''İyiyim. Teşekkür ederim beni o çukurdan kurtardığın ve bileğimi tedavi ettirdiğin için.'' dedim gülümserken, o da aynı şekilde gülümseyip bana bakıyordu.
''Teşekküre gerek yok evini tarif eder misin?''
''Tabii ki!'' ben evimi tarif ettikten sonra yol boyunca neredeyse hiç konuşmadık öylece camdan baktım ve dışarıyı izledim. Hava kararmaya yüz tutmuştu saatin kaç olduğundan haberim bile yoktu. Acaba annemler beni merak etmiş midir? sonuçta bugün okul da yoktu kursta, sabahtan beri evde yoktum neredeyse ama beni bir an olsun aramadılar. Telefonumu çalarken bir kez olsun duymadım. Tam o sırada evimin önünde durmuştu araba galiba ayrılma vakti gelmişti. Günüm her zamankinin aksine macera doluydu. Hatta acıyla doluydu gerçi acı fark etmiyor da macera dolu günlerimi özlemişim.
''Ayrılık vakti geldi ha!'' dedi Selim bana dönüp
''Evet! tekrar teşekkür ederim.''
''Önemli değil. Yardım edeyim sana.'' tam arabadan inecekken kolundan tuttum. Bana döndü ve soran gözlerle baktı.
''Ben kendim inerim. Sana da çok yük oldum bugün... Görüşmek üzere...'' deyip arabadan çıktım.
Apartmanın kapısına kadar geldim. Kapıyı açmadan önce arkamı döndüğümde hala gitmemişti bana bakıyordu. Derken el salladığını görüp bende ona karşılık el salladım. Sonra gitti... Eve girdiğim de ortam garip bir şekilde sessizdi babam eve yine geç gelecekti anlaşılan annemin yanına gitmek için ilerledim. Oturma odasına girdiğim de annem öylece oturmuş halıyı izliyordu. Yanına gidip iyi olup olmadığını sormak istedim.
"Anne! İyi misin sen?" Ne tek bir kelime ediyordu, ne de yüzüme bakıyordu. Öylece donmuş gibi halıyı izliyordu. Belli ki babamla yine kavga etmişler ve babam evi terk etmiş. Zaten başka ne olabilirdi ki anneme tekrar sorular yönelttim ama beni dinlemedi bile. Bende kalkıp odama gittim. Bugün ki günün etkisiyle uyuya kalmışım.
