Haziran’dan Eylül’e kadar süren o uzun sessizlik, aslında kendi içimdeki o takıntının daha da büyümesine neden oldu. Saint, hayatımdan fiziksel olarak çıkmıştı ama zihnimin en derin köşesinde, o Fiat Egea’nın içindeki o ilk anın kokusu, sesinin o mesafeli tonu hâlâ asılı duruyordu.
İnsanlarla konuşmayı bıraktım. Artık kimseyle buluşmuyor, kimseyle bir şey paylaşmıyordum. Sanki Saint, benden sonra başka hiçbir şeyin tadı kalmayacağına dair üzerime bir büyü yapmıştı. Babamın o sürekli soruları, dükkanın o tozlu rafları, Alanya’nın akşamları... Hepsi bana çok uzak, çok anlamsız geliyordu.
Sessizliğim, sadece dışarıya karşıydı. İçimde ise fırtınalar kopuyordu. Onun o Kars’a gidişi, oradaki hayatı, belki de evlenmeye hazırlandığı o yeni düzeni... Bütün bunları hayal etmek, içimdeki o ukteyi her gün biraz daha derinleştiriyordu.
O dönemde tek bir şey yapıyordum: Sadece beklemek. Kendi hayatımı askıya almış, onun bir gün tekrar o Hornet ekranında belireceği ana odaklanmıştım. İnsanlar, "Bırak artık, çocuk Kars’ta, sen Alanya’dasın, ne bekliyorsun?" diyorlardı. Onlara bir şey diyemiyordum. Çünkü onun bana yaşattığı o kısa süreli yoğunluk, benim hayatımdaki en gerçek şeydi.
Saint, sessiz kalarak aslında benim üzerimdeki en büyük baskıyı kuruyordu. Ben ise, o sessizliğin içinde yavaş yavaş parçalanıyordum. Artık birilerine yazacak enerjim bile kalmamıştı. Sadece, kendi kendime onunla olan o kavgamızı, o ilk buluşmamızı, o arabanın içinde söylediklerini tekrar tekrar başa sarıyordum.
O, belki beni çoktan unutmuştu. Ama ben, onu her sabah uyandığımda, dükkanı açtığımda ve gece başımı yastığa koyduğumda yeniden "yaratıyordum".