Mesajı gönderdiğim andan itibaren zaman durdu. Alanya’nın o rutubetli akşamında, odamın içinde sanki bir sessizlik bombası patlamıştı. Attığım yalanın ağırlığı, o an sadece ekranın üzerindeki küçük mavi tik işaretlerinde değil, göğsümün tam ortasında bir sızı olarak hissediliyordu. Kendi ellerimle, o soğuk ve kontrollü adamın dünyasına bir kaos tohumu ekmiştim. Şimdi sadece patlamasını bekliyordum.
Saatler geçti, belki günler gibi hissettirdi. Bildirim sesine karşı tetikteydim; telefon yastığımın altında, sanki bir mayın gibi duruyordu. Derken ekran aydınlandı. Saint’in cevabı gelmişti. Ancak bu, beklediğim gibi bir "nasılsın" ya da şefkatli bir "iyi misin" sorusu değildi.
Gelen mesaj, doğrudan bir saldırı gibiydi. Ses tonunu kelimelerin arasından bile hissedebiliyordum. "Ne saçmalıyorsun sen?" diye başladı. Hemen ardından peş peşe gelen mesajlar, o sakin, steril Saint’in yerini öfkesi kontrol edilemeyen, yıkıcı bir adama bıraktığını gösteriyordu.
"Seninle yaşadığımız o birkaç saatin bir anlamı olduğunu sanmıştım. Sen ise gidip başka biriyle buluşmayı mı seçtin? Üstelik yaşadığın bu durumu bana mı anlatıyorsun? Amacın ne? Benden ne bekliyorsun?"
Mesajları okudukça başımdan aşağı kaynar sular dökülüyordu. Kendi kurguladığım yalanın içinde boğuluyordum. Ona, “Hayır, isteyerek yapmadım, zorla oldu, kimseye anlatamadım sadece sana güveniyorum” diyerek durumu daha da trajediye sürükledim. Ancak o, benim kurguladığım mağduriyet rolünü yutacak bir adam değildi. Keskin zekası, yalanımın altındaki o sahte dokuyu hemen fark etmiş gibiydi. Ya da belki de sadece benim bu "sorunlu" halimden, o istikrarsız ruh yapısımdan tiksinmişti.
Kavga, Hornet üzerinden adeta bir savaş alanına dönüştü. O, soğukkanlılığını koruyarak beni sorguya çekiyor; ben ise yalanımın üzerine yeni yalanlar ekleyerek bataklıkta daha da derinleşiyordum. O, benim için "kurtarıcı" figürüydü, beni gelip bu durumdan çekip çıkaracak, koruyacak kişiydi; ancak o, sadece beni yargılıyordu.
"Beni arama, bu meselelerle ilgilenmiyorum," diyordu. "Senin kendi hayatındaki kararların, benim umurumda değil. Bana bu kadar kısa sürede bunları yaşatman, seninle ilgili verdiğim kararın ne kadar doğru olduğunu gösteriyor."
Bu sözler, sanki bir bıçak darbesi gibiydi. Onu kazanmak isterken, aslında onu kendi ellerimle itiyordum. Kavganın dozajı arttıkça aramızdaki o gergin çekim, yerini derin bir nefrete ve kırgınlığa bıraktı. O an, o ekranın başında kendimi o kadar yalnız ve çaresiz hissettim ki; yaptığım şeyin aptallığını fark ettim ama geri dönüşü yoktu. Yalanım, beni onun gözünde "mağdur" değil, "tutarsız ve güvenilmez bir çocuk" konumuna düşürmüştü.
Tartışmanın sonunda, o çok beklediğim yıkım gerçekleşti. "Beni bir daha rahatsız etme," yazdı. O an, o bildirim ekranında "Saint"in artık profilinde görünmez olduğunu fark ettim. Beni engellemişti.
O gece, dükkanın önünde babamın sesini bile duymadım. Müşterilerin söyledikleri, hayatın akışı, her şey bir pusun ardında kaldı. O, beni hayatından, dijital varlığından, zihninden söküp atmıştı. Oysa ben sadece onun ilgisini, o soğuk ama güvenli alanını istiyordum. Kendimi, onun dünyasında bir "ukte" olarak değil, bir "hata" olarak konumlandırmıştım.
Kavga bittiğinde, elimde sadece bir yalanın kalıntıları ve ağır bir pişmanlık kaldı. Saint gitmişti. Kars’ta, o uzaklarda, muhtemelen bir daha asla dönmemek üzere beni silmişti. Ama işin garibi, o beni engellediğinde bile içimdeki o takıntı bitmedi. Aksine, yasaklandıkça daha da büyüdü. O an, o kavganın içindeki her kelimeyi defalarca okudum.
Kendi kendime, "Neden yaptın bunu?" diye sordum. Cevabı basitti ama kendime itiraf edemeyecek kadar gururluydum: Ben, o steril, soğuk ve mesafeli dünyasının bir parçası olmak istemiştim. Benim gibi karmaşık, yalanlarla örülü bir hayatı olan biri için, onun o düzenli hayatı bir cennetti. Ve ben o cennetin kapısını, kendi yalanlarımla kilitledim.
O gün, o kavgadan sonra telefonun ekranı karardığında, artık benim için hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını biliyordum. Bir oyun oynamıştım ve bu oyunda sadece ben yenilmiştim. Ama içten içe, o kavganın içindeki o öfkesinde bile bir iz olduğunu biliyordum. Bir insan birine bu kadar öfkeleniyorsa, o kişi onda bir yer bırakmış demekti. Bu, zayıf bir umuttu, belki de yine kendimi kandırıyordum ama o sessizlik, o engellenmişlik hali, aslında her şeyin yeni başladığının işaretiydi.
Sıradaki hamle, artık bende değil, kaderin veya tesadüfün ellerindeydi. Ya da öyle sanıyordum. Çünkü bu kadar yoğun bir çekimin olduğu yerde, sessizlik asla kalıcı olamazdı.