"Geçmiş büyük, ağır, görünmez bir mıknatıs gibiydi. Sonunda hep kazandı."
Lee Child
Sobanın üstünde kızaran kestanelerin kokusu tüm evi sarmıştı. Halının üstüne uzanmış tavandaki isleri yıldız gibi sayıyordu yavru tilki. Annesi bir yandan sobanın başında ellerini ısıtıyor, bir yandan da yavru tilkiye eşlik ediyordu. Kadın kestaneleri tek tek -ellerinin yanmasını göze alarak- elindeki demir tasa koydu. Yavru tilki uzandığı yerden kalkıp annesinin yanında yer edindi. Düşünmeden bir kestaneyi eline aldı, sıcak olduğunu fark etmedi bile. Yavru tilki çığlık atarak elindeki kestaneyi bıraktı. Annesi bu haline gülmemek için kendisini zor tutmuştu.
"Annecim parmağıma üfler misin? Acısı geçsin. Çok acıyor." dedi yavru tilki kelimeleri yuvarlayarak. Annesi yavru tilkinin ellerini avucunun içine aldı, sonra kuvvetlice üfledi.
"Çok acıyor, anne." dedi yavru tilki acıyla gözlerini kısarak.
"Burda bekle, annecim." dedi annesi. Yıkık dökük kulübenin diğer odasına gitti. Tekrar odaya girdiğinde elinde buz torbası vardı. Yavru tilki ellerini buza bastırırken annesi kestaneleri elinde yuvarlayıp soğutuyordu. Kadın kestaneleri tek tek açmaya başladı.
"Anne," dedi yavru tilki usulca. Annesi ona döndüğünde ağzını açmış beklentiyle annesine bakıyordu. Kadın gülerek açtığı kestanelerden birini üfleyip yavru tilkinin ağzına attı. Yavru tilki kestaneyi keyifle çiğniyordu. Kadın siyah saçlarını kulak arkasına atıp ayağa kalktı. Koltuğun altında keyifli günler için sakladıkları şerbeti çıkardı. Bardağa doldurup yavru tilkinin önüne koydu.
"Aaaaaa," dedi sevinçle yavru tilki. Pek fazla şerbet içemezlerdi. Bunun için yeterli paraları yoktu. Ama her defasında tüm şerbet şişesini bitirmemek için zor dururdu yavru tilki. Yavru tilki kestaneyi çiğneyip şerbetini içerken kadın oğluna baktı. Turuncu saçlarına, zayıf bedenine, düz burnuna. Ama gözlerine bakmadı kadın. Korktu.
Yavru tilki ağzındaki kestaneyi yutup annesine beklenti dolu bakışlarını yöneltti. Annesi bir kestane daha açıp tilkinin ağzına atarken açık pencerden içeri giren rüzgar hiç iyi haberler getirmeyecekti.
"Anne, bana yine o masalı anlatır mısın?" Kadın oğluna baktı. Hevesli hevesli annesine bakıyordu yavru tilki. Annesi reddedemedi. "Olur, gel bakalım kucağıma."
Yavru tilki annesinin dizine kafasını yaslayıp halıya uzandı. Annesi saçlarını okşarken bir yandan da o uzun masalı anlatmaya koyuldu.
"Bir varmış bir yokmuş, evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; pireler berber, develer tellal iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken ormanın karanlık köşelerinde bir tilki doğmuş. Bu tilki tüm ormanda kötü karşılanmış çünkü çok hastaymış. O kadar hastaymış ki koşmayı bırak yürüyemez haldeymiş. Büyümüş o tilki. Kendi kendine büyümüş. Babası bile kabul etmemiş o yalnız tilkiyi. Sonra bir gün tüm ormana duyurmuş. Uçmak istiyorum demiş. Uçup ormanın diğer taraflarını gezmek istediğini, uçup başkalarıyla tanışmak istediğini söylemiş; hayallerinden bahsetmiş. Sonra biri çıkmış daha yürümeden uçamayacağını yüzüne vurmuş tilkinin. Tüm orman dalga geçmiş hayalleriyle-"
Dışardan gelen çat sesiyle kadın dikkat kesildi. Yavru tilkiyi kucağına alıp halıyı kaldırdı kadın aceleyle. Halının altındaki tahtaları kaldırıp yavru tilkiyi içine yerleştirdi sonrada. Tahtaları tekrar yerleştirip çukurun içine girdi kadın. Son tahtayı da yerleştirmeden halıyı üstlerine çekti. Kalan tahtayı da yerleştirdiğinde kapıyı zorlamaya başlamışlardı. Kadın tilkiyi kucağına alıp avucuyla ağzını kapattı. Nefes bile almadı kadın. O boğuk çukurda nefessiz kalmayı göze aldı. Kapı sonunda şiddetle evin içerisine düşerken evin zemininde sert adımlar belirdi. İçeriye giren adamlar tüm evi yakıp yıkarken onlar sessiz kalmak zorundaydı.
"Burda olmaları lazım." dedi boğuk bir ses. "Kestaneler yeni pişmiş."
İçeriyi didik didik etmelerine rağmen hiç bir şey bulamamışlardı. Sonra biri halıyı kaldırdı. Kadın içinden dualar ederek çaresiz halde bekledi. Beklemekten başka yapacağı bir şey yoktu ve bu zordu. Sonra dışardan bir ses geldi. Büyük bir çatırdama sesiydi. Sanki dışardaki yapılı ağaçlardan birinin dalı kopmuştu. Tam üstlerindeki tahta rahatladığında kadın derin bir nefes aldı.
Tüm ekip dışarıya çıkarken çukurun üstündeki tahtalar tekrar gıcırdadı. Biri tahtayı çekip çıkardığında kadının gözlerinden yaşlar akmaya başlamıştı. Sımsıkı tuttu yavru tilkiyi. Elinden almasınlar diye sımsıkı tuttu oğlunu kadın. Sonra yaşlı gözlerle yukarıya baktı. Yavru tilkiyi elinden alacağını sandığı adama.
"Lütf-" Adam sus işareti yapıp kadının sözünü kesti ve tahtayı tekrar yerine koydu. Tahtalar gevşediğinde kulübede kimse kalmamıştı. Kadın minnettarlık duygusuyla doluyordu. Gözlerindeki yaşlar turuncu saçların üstüne dökülüyordu. Bir kaç saaat daha orada bekledikten sonra dışarıya çıktılar. Kestaneler yerlere dökülmüş şerbet bardağı kırılmıştı. Yavru tilki yerdeki kestanelere bakarak iç geçirdi. Etraf yerle bir olmuşken yavru tilki sadece kestaneleri ve kırmızı şerbeti düşünüyordu. Annesi ise oğlunu. Yavru tilki iç geçirerek annesinin kucağına gitti.
"Annecim, bir daha kestane alabiliriz değil mi?" dedi ağlamaklı bir sesle. Yutkunamadı kadın. Boğazı düğümlendi. Sonra oğlunu koklayıp göğsüne bastırdı. Bir süre öyle kaldılar. İkisi de bir süre orada göz yaşlarını sakladı.
"Sana söz veriyorum annecim," Son göz yaşını döktü. Turuncu saçlara düştü bu gözyaşı. "Keşke," dedi annesi içinden. "Keşke saçlarının rengini değiştirebilsem annecim." dedi içinden.
"Sana söz veriyorum. İsmim üzerine yemin ederim ki senin rahat bir yaşamının olması, hayallerini gerçekleştirdiğin bir hayatının olması için her şeyi yapacağım Ulteç."
Derler rüyalar geçmiş gibidir. Derler kabuslar gelecek gibidir. Ama bilmezler, geçmişin de bir zamanlar geleceğimiz olduğunu. Ama bilmezler, geleceği
n de bir zamanda geçmişimiz olacağını.