İçeriğe geç

Uçuşan Tilkiler

Bölüm 5 · 13 dk okuma

Uçuşan Tilkiler

Bölüm 5

3| Devrimin İlk Adımı: Vicdan

"Vicdanın sesi, ölümün uğultulu sesine benzer."

Kendi kurduğum tuzağa yakalanan bir aptaldım. Bağırdığım ve tüm ormana çığlıklarımı duyurduğumda ise çok geçti. Avcılar her an gelebilirdi. Etrafı kolaçan ettiğimde, turuncu postuyla bana anlamaya çalışırmış gibi bakan tilkiyi gördüm. Arkasında duran altı kişiyi gördüğümde korkuyla gözlerimi açtım. Zaten o da anlamış olacak ki arkasını döndü. Yaptığım aptal tuzaktan bir an önce kurtulup buradan gitmeliydim. Yanlış bir hareket yaparsam kırılacak incecik bacağıma baktığımda zaten incinmiş ve morarmış olduğunu gördüm. Tekrar o tarafa baktığımda bana bakan dört köpek gördüm. Hızla ve sakatlanmayı da göze alarak kapandan kurtuldum. Neyse ki bir şey olmamıştı.

Hızlıca orayı terk ederken vicdan azabıyla yanıp tutuşuyordum. Benim yüzümden yakalanmıştı. Ve ben bunu bilerek oradan uzaklaşıyordum. Kanatlarımı daha da açarak yükseldim. Avcı köpeklerinin kokumu alamayacağı kadar yükseldim. Sonra aşağıya baktım. Tilki köpeğin sırtına atlamış boğazına pençesini dayamıştı.

"Tut ve çek seni aptal." dedim içimden.

"Egoist geri zekalı, yavaşça öldürmeyi mi düşünüyordun." dedim arkadan yaklaşan köpeğe bakarken. Kesinlikle öldü. Kafamı döndürüp ters yöne uçarken beynim dönüyor, göğüsüm sıkışıyordu. Vicdan azabı beynimin duvarlarını zorlarken kalbim oraya geri dönmek istiyordu. Saniyeler sonra yönümü o tarafa doğru çevirmiş tilkiyi izliyordum. Egoist ve ukala olmasına rağmen az da olsa zekiydi. Kendini kurtarabilecek enerji bulmuştu demek. Bir süre orda öylece konuştular. Tilki Ao ikizlerden erkek olanın yüzüne tükürürken ölümü çoktan karşılamıştı bile. Ordan şuan gitmek benim kurtuluşum olabilirdi ama vicdanım izin vermiyordu. Onu ben yakalattım, ben kurtaracağım. Kesinlikle ölecekti ve kurtarma pahasına bende ölecektim.

Kanatlarımı açıp uçmaya hazırlandım. Onlar arabaya binerken biraz gerilerinde ben de ilerledim. Üç saat kadar süren yolda ne kadar yorulsam da sonunda mağaravarimsi bir yere gelmiştik. Sessizce yakınlardaki bir ağacın dalına konup onları izlemeye başladım. Arabadan inen avcılardan biri bagajı açtığında içeride bir tilki gördüm. İnsan formundan tilki formuna dönüşmüştü. Eh, Kanuis ateşinde dövülmüş demirlerin vücuduna temasını az da olsa kestiği için akıllı sayılabilirdi. Avcı tilkiyi postundan tuttuğu gibi kaldırdığında zincirler tilkinin bacağından kayıp düştü. Adam mağaranın içine girdiğinde hiç bir şey göremez oldum. Biraz daha yaklaşmayı isterdim ama canımı tehlikeye atmak pek de benlik değildi. Kanatlarımı açarak daha yüksek bir dala konmak için havalandım. Yeni doğan güneşin mağaranın içini aydınlatmaya başladığını fark ettiğimde daha farklı bir açıyla mağaranın içine baktım. Tam o sırada avcının tilkiyi bir kovuktan aşağı attığını gördüm. Tekrar arkasını döndüğünde apaçık ortadaydım. Havalanıp gözlerden uzağa uçmaya başladım. Avcı beni görmüş olacak ki arabanın içindeki arbaletini çıkarmış, bana nişan almaya başlamıştı. Diğer avcılarda arabadan çıkıp avcının gösterdiği yere yani bana nişan almaya başlamışlardı. Kanatlarımı hafiften kırarak aşağı doğru uçmaya başladım. Ormanın içerisinde kaybolmuştum ve beni artık bulmaları imkansızdı. Tabii, başka bir ava gönderdikleri köpekleri tekrar getirmezlerse. Uçarken neredeyse ölümcül derecede sessiz olduğumdan dolayı işleri bir hayli zorlaşıyordu onlar için. Ara vermeden bir kaç saat boyunca uçmalıydım ve benim buna hiç mecalim yoktu.

Yeterince uzaklaştığımı düşündüğümde bir dala konup kendimi gizlemeye çalıştım. Birkaç saat orada dinlenip tekrar yola çıkabilirdim. Daha, doğru düzgün etrafı kolaçan etmeden gözlerim kapanmıştı.

Kaç saat geçmişti bilmiyorum ama güneşin tam tepede olması demek öğle zamanında olduğumuz demekti. Altı saattir uyuduğumu fark ettiğimde ani bir şaşkınlıkla ağzım açık kaldı. Hızla kanatlarımı açıp kafamı öne doğru verip esnedim. Yakalanmadığıma şükür ederek kanatlanırken aşağıdan gelen bir ok tam kafamın üstüne saplandı. Sessizce kanatlarımı kırıp olabildiğince küçüldüm. Kalın dalın en yukarısına çıkıp ağaçla bütünleştim. Bir süre daha oklar gelirken olabildiğince sessiz oldum. Oklar gelmeyi bıraktığında aşağı doğru baktım. Yaprakların beni gizlemesini umarak etrafa göz gezdirdim. On kişiye yakın bir eğitim grubu aşağıdaydı. Beni avlamak istediklerini pek sanmıyordum. Kafamı kaldırıp yukarıya baktığımda bu ağacın avcılar için olduğunu anladım. Eğitim ağaçlarından birinde uyumuş olmam benim için tamamıyla tehlikeli ve aptalca bir hareketti.

Eğitim ağaçları yeni avcı olmak isteyenler için seçiliyordu. Bu ağaçlar, oldukça kalın ve gür ağaçlar oluyordu ki hedef daha da zorlaşsın. Bazı dalları hedef olarak belirler ve o dala atışlar yapılırdı. Ve bu dal şu an benim üstümde duran daldı. Korkuyla titrek bir nefes verip kanatlanmaya hazırlandım.

Kanatlarımı açıp sessizce dalların arasından uçmaya başladım. Beni fark edemezlerdi. Hem sessiz hem de gür ağaçların arasında uçuyordum. Tabii, bunların arasında sessiz avcı diye anılmam da boşuna değildi. Tehlikeye girmeden kanatlarımı yükselterek eğimimi artırdım. Yukarıya doğru uçarken ağaçların arasından çıkarak havayı ciğerlerime doldurdum. Sekiz saatlik bir uçuş yapmam gerekiyordu. Gündüz uçuşu her ne kadar bana göre olmasa da ağaçların arasından uçarak kısa sürede oraya varabilirdim. Ağaçların arasına dalıp son hızla uçmaya başladım.

Yolun yarısından fazlası bitmişti ve kanatlarım iflas etmeye başlamıştı bile. Hem gündüz olması hem de ağaçların arasından dolambaçlı yollarla gitmek beni tüketmişti. Yukarıya çıkıp kanatlarımı özgürce açtım. Kaslarım esnerken derin nefesler alıp verdim. Bugün diğer günlerden daha rüzgarlıydı ve bu beni zorluyordu.

Nihayet gökyüzü karanlıkla buluşurken ben tavernaya ulaşmıştım. Biraz daha gerideki ağacın dalına kondum. İnsan formuna dönüşüp dalın üstünden atladım. Üstümdeki kahverengi hırkayı düzeltip saçlarımı geriye attım. Tavernanın arka kapısından girip akşamın yoğun kalabalığının içerisine girdim. Her köşe başında başka bir adamın beni yanına çağırdığını ve ahlaksız tekliflerini duymamazlıktan gelerek tezgahın arkasına geçtim. Uzun boyu ve geniş omuzlarıyla küçücük tezgahın arkasında insanlara yetişmeye çalışıyordu ama bu hali onu daha komik bir duruma düşürüyordu. Onu dürtükleyip bana bakmasını sağladım.

"Sen aşağıya geç, buraya ben bakarım."

"Emin misin? Sonra gelip bana yakınmayacaksın değil mi?"

"Kesinlikle yakınacağım, Turan." Dediğime gülüp tezgahın altındaki dolaplardan birini açıp merdivenlerden inmeye başladı. Dolabı kapatıp hızlıca müşterilere baktım. Gece on ikiye kadar buradaydım. Ve bu kesinlikle beni meşgul edecekti. Aklım tilkiye kayıyordu ve bana meşkale çıkması en iyi şeydi. Titrek bir nefes verip işe koyuldum.

Gece on iki de kimsenin kalmayacağını sanmam kesinlikle aptalcaydı. Yedi saattir çalışıyordum ve artık tilkiyi düşünmek değil sabahın yorgunluğunu üstümden atmak istiyordum. İçerde bir kaç kişi kalmıştı. Tabure çekip elimdeki suyu kafaya diktim. Karşıya baktığımda elindeki sazı bırakan Cangar'ı gördüm. Akşam saatlerinde daha hareketli şarkılar çalarken bir kaç saat önce yavaş ve hüzünlü şarkılara başlamıştı. Şimdi de elindeki sazı bırakmış tezgaha doğru geliyordu.

"Selam, Mir."

"Selam," dedim ayağa kalkarken. Son birkaç bardağı da temizleyip yerine koyacaktım. Cangar, bir diğer bezi eline alıp bana yardım etmeyi teklif etmeden kalan son birkaç bardağı benle temizlemeye başladı. Beş dakika da işi bitirirken Cangar içerde kalan son bir kaç ayyaşı kovup kapıyı kilitledi. Dolabı açıp içeriye girdim. Merdivenlerden inerken Cangar arkamdan geliyordu. Dolabı kapatıp eğer bir tehlike olursa diye arkasına rafı sabitledi. Aşağı indiğimizde Turan kanepeye uzanmış tavana bakıyordu.

"Naber, abi?" dedi Cangar.

"İyidir." Turan kalkıp oturduğunda Cangar yanına yerleşti. Ben de kendimi yere atıp ayaklarımı kanepeye koydum. Tavanı seyretmeye başladım.

"Ne yaptın?" dedi Turan. "Daha doğrusu neredeydin?"

Ayağa kalkıp konuşmaya ve saatlerdir içimde birikenleri dökmeye başladım. Olayı başından sonuna kadar ikisine de anlattım. Sessizce beni dinlediler. Ve konuşmam bittiğinde ikisi de ağzını açmadı.

"Gitmeyeceksin." dedi Turan net bir şekilde. Kaşlarımı kaldırıp ne zamandan beri ondan emir aldığımı sorguladım. Cangar ise banane dercesine omuzlarını silkti.

"Yürek yedin herhalde Mirena. Oraya adımını bile atamazsın. Attığın gibi ölürsün. Hatta ölmek bir yana yakalanırsın. Beni dinle."

"Yeterince konuştun, ben kendi kararımı verdim. Bildiğim kadarıyla bu evde özgürlük vardı. Kim ne isterse onu yapardı. Ki ben ne istediğimi size kesin bir dille anlattım. Sadece size sorduğum şey, beni yalnız bırakacak mısınız?"

Turan derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Odanın diğer tarafındaki tazgaha yaslanıp düşünmeye başladı. Cangar kaşlarını çatmış düşünüyordu. Turan kafasını kaldırıp gözlerime baktı. Emin olup olmadığımı sorguluyordu. Her ne kadar kafasında binlerce şüphe olsa da ben emindim ve o buna karışamayacağını adım gibi biliyordu.

"Vazgeçmeyeceksin değil mi?" dedi gülerek. "İnadım inattır bilirsin." Cangar gülerek bizi izliyordu. İkisi de karar vermişti. Beni yalnız bırakmayacaklardı.

Yalnız bırakmayacaklardı çünkü biz hayatımızın büyük bir kısmını yalnız geçirmiştik. Yalnız ve savunmasız. Cangar neredeyse iki yıl laboratuvarda kalmıştı. Kaçabilmeyi başarmıştı çünkü o henüz bizim kadar iyi dönüşemiyordu. Hatalı İHYA'ydı. Onların işine yaramazdı. Aslında kaçabilmiş değildi, kaçmasına izin verilmişti.

Turan onun kadar şanslı değildi, hayatının bir kısmını laboratuvar da bir kısmını ise sirkler de geçirmişti. Sirkler, bazılarının şans yuvası bazılarının ise işkence yuvasıydı. Şans yuvası diyorlardı çünkü onlara göre laboratuvardan daha iyiydi. İşkence yuvası diyorlardı çünkü sizi sergilemek için en iyisi yapmaya çalışıyorlardı. Ölecek duruma getirecek antrenmanlar, sahiplerin bizi istedikleri zaman tecavüz etmeleri, parası verildiğinde fahişe gibi kullanılmamıza izin verilmesi ve daha nicesi. Ama bazıları için şans yuvasıydı. Özgürlüklerinin olmaması onlar için bir şey ifade etmiyordu, yaşasalar yeterdi.

Turan da yirmi üç yaşında laboratuvara bir sirk tarafından yapılan saldırı sonucunda laboratuvardan kurtulduğunu sanmıştı. Sirkten kurtulmak onun için zorlu olmamıştı. Çamaşır torbasının içine girmiş ve öylece kaçmıştı. Sirkteki herkesten kalıplı olması ve diğer formunun korkutucu bir kurt olması kaçmasına yardımcı olmuştu elbette. Yirmi beş yirmi altı yaşlarında kaçmış ve şu an çalıştığımız yerde işe girmişti. Buranın sahibi Fatih Amca ona iyi niyetli yaklaşıp tavernanın altında kalan sığınma yerini ona vermişti. Bunları yapmasının sebebinin oğlunun da laboratuvara hapsolmuş İHYA'lardan birisi olmasıydı. Hepimiz zamanla burada toplanmış ve kuvvetli bir dostluk bağı kurmuştuk.

Hepimiz hayatımızın bir kısmında yalnız kalmıştık. Ve şu an herhangi birimiz bir diğerini yalnız bırakmak istemezdi. Vicdanı el vermezdi.

"Ölme ihtimalimiz yaşama ihtimalimizden daha düşük olsa da seni yalnız bırakmayacağım." dedi Cangar. Aslında o gelmeli miydi bilmiyordum. Sansar formundayken en fazla birkaç saat dayanabilirdi yürümeye. Aslında eskiden daha kötü bir durumdaydı. Turan'la yaptıkları antrenmanlar sayesinde vücudu kendini toparlamıştı ama hala yeterli değildi.

"Bende varım o zaman." dedi Turan. Sonra Cangar'a dönüp "Dayanabilir misin?" diye sordu.

Kesinlikle dayanamazdı, bunu hepimiz biliyorduk ama ardımızda birini bırakmak içimize sığmıyordu. Cangar başını ağır ağır sağa sola doğru çevirdiğinde Turan bir çözüm üretmeye çalışıyordu.

"Gidebildiğin kadar git sonrasında ben taşırım seni." Cangar, birine yük olmayı sevmediğini söylerken Turan itiraz etti.

"Bana mı yük olacaksın, abartma istersen. Sansar halinde maksimum üç kilo falansın." Bunu söylemesinin amacı Cangar'ın içini rahatlatmaktı.

"Tamam," dedi usulca. Sonra bana dönüp "bu yolculuk kaç saat olacak?" diye sordu.

"Orman içerisinde değil de gökyüzünden uçarsam beş veya altı saat. Ama orman içerisinde ve yere yakın bir şekilde uçarsam sekiz saati bulur." Kafasında kısa bir hesaplama yaparken dediklerimi zihnine not ediyordu.

"Avcılarla karşılaşma ihtimalimizi de varsayarsak dokuz, dokuz buçuk saati bulur. Altı saat koşabileceğimi düşünürsek üç saat koşup üç saat Turan'la gidersem geriye kalan yolu koşabilirim. Bu sayede laboratuvara geldiğimizde hala az da olsa bir enerjim kalacak." Dediklerini onaylayıp devam ettim. "Yanımızda ve enerjik olman bizim için avantajlı olur. Kazma yeteneğini boşa harcamamalıyız." dedim gülerek. Başıyla onaylayıp işe yaradığı düşüncesiyle gülümsedi.

"Yarın hava karardığında yola çıkarız." dedi Turan ve devam etti. "Şimdi gidip uyuyun, özellikle senin iyi dinlenmen lazım Mir." Başımla onaylayıp iki odalı evin diğer odasına geçtim. Burada tek kız ben olduğum için tek kişilik yatak odası bana kalmıştı. Ve açıkçası bundan da şikayetçi değildim.

Karyolanın dibindeki sandığı çıkarıp içindeki günlüğü aldım. Masanın üstündeki mumu yakıp oturdum. Hırkamın cebindeki kalemi çıkarıp günlüğü açtım. Yeni bir sayfayı titrek mum ışığında kara cümlelerle doldurmaya başladım. Unutmamalıydım. Geçmişi, geleceği veya herhangi bir şeyi unutmamalıydım. Önemli olan anılar değildi, önemli olan unutmamaktı. Eğer bir kere unutursam bir daha hatırlayamazdım. Hatırlayamamaktan korkuyordum. Orada bir yerde varlığımın olması bir şeyi değiştirmeyecekti, ruhumun derinliklerindeki benliği kaybedecektim. Ve bu da beni en çok korkutan şeydi.

Karaladığım satırları zihnimde evirip çevirdim. Hatırlarımı yokladım, en ufak bir detayı bile kaçırmak istemiyordum. Sayfayı doldurup diğer sayfaya geçtim. En ufak detayına kadar yazdım. Satırlar dolmuş, ellerim mürekkep içinde kalmıştı. Sonra geriye döndüm bu hafıza defterinde. Hafızamdaki boşlukları doldurdum.

Defteri kapatıp karyolanın altına koydum tekrar. Sonra odadan dışarıya çıktım. Cangar elindeki sazın tellerini düzeltiyordu. Kanepeye gidip yanına kuruldum. Turan ise çoktan diğer kanepede ayaklarını uzatmış uyuyordu. Cangar sazla uğraşmayı bırakıp dizlerime uzandı. Gözleri benim üzerimdeydi.

"Neden?" diye sordu kısaca. Uzatmayı sevmezdi. Neden onu kurtarmak istediğimi soruyordu. Ben bencildim. Hayattaki herkes kadar değil, hayat kadar bencildim. Hayat nasıl kendi kadarsa, bende kendim kadardım. Neden bu kadar bencilken onu kurtarmak istediğimi soruyordu. Vicdan desem inanmazdı ama en büyük etkenlerden biriydi. O beni hareket geçiren sebebi istiyordu.

"Gözleri," dedim usulca. "hayat ışığıyla yanıp tutuşan gözlerine inandım." Derin bir nefes alıp devam ettim. "Onun gün doğumu saçları bize ışığı götürecek gibiydi. O bizim için devrimdi Cangar." Sustu ve sadece beni dinledi. Ben hatıralarını bile elinde tutamayan biriydim ama onun bizim kaderimizdeki devrimin olacağına inanmıştım.

"O soytarıydı." dedim son olarak.

Bana inanmıştı. Açık kahverengi saçlarının geriye yatırıp yüzüne baktım. Orada yıllardır görmediğim bir ifade gördüm. Umut. Ellerimle gözlerini kapatıp "Uyumalısın" diye fısıldadım.

Birkaç dakika sonra uykuya dalmıştı bile. Burnundan çıkan horlamaya benzer ama benim ve Turan'ın domuz sesi olarak adlandırdığımız ses yükselince uyuduğuna daha da emin oldum. Kafasını kaldırıp yastığa koydum ve diğer odaya geçtim.

Yatağa uzanıp derin düşüncelerde ve eksilen hatırlarda gezindim. Korkuyordum. Özgür olamamaktan, göklerde uçamamaktan, yalnız kalmaktan ve en çok da unutmaktan korkuyordum. Gözlerimi kapattım. Uyku beni bir başka kabusa taşırken ben ellerimden kayıp giden hatırlarıma baktım.

<>

Ayakkabılarımı giyip dışarıya çıktım. Sabahın erken saatleri olduğundan dışarısı soğuktu. Sesli bir nefes verip ağzımdan çıkan buharı izledim. Bu buhar bana geride bıraktığım hatıraları anımsattı. Ellerimi cebime koyup ormana daldım. Sığınağıma. Ağaçların yaprakları kuvvetli bir rüzgarla sarsılırken kendimi bir ağacın tepesinde buldum. Kanatlarımı kendime çekip rüzgarı hissetmeye çalıştım. Dönüşmüştüm ve bu halimle özgür olmanın tadını çıkarmaya çalışıyordum. O ise orada sonsuz bir esarete mahkumdu. Ve ben onu o esarete muhtaç bırakmıştım.

Vicdanım onu orada bırakmaya el vermiyordu. Beynim her ne kadar bencil olsa da kalbim daha üstün çıkıyordu. Düşüncelerimi kendimden uzaklaştırıp kanatlarımı açtım. Yavaş yavaş yükselip ağaçları ardımda bıraktım. Yeni doğan güneşle beraber koyu turuncu bir renge bürünmüş gökyüzüne çıktım. Kanatlarım rüzgarı es geçerken daha da hızlandım. Yeterince uzaklaştığımı düşündüğümde güneş tamamen doğmuş gökyüzünü maviye bırakmıştı. Yüksek bir ağacın dalına konup gözlerimi kapattım.

Bacaklarımı esnetip dalın üstüne uzandım. Baykuş formundan insan formuna geçmek bazen zorlayıcı olabiliyordu. Hele ki uçtuktan hemen sonra dönüşmek zorunda kalıyorsam. Orada birkaç dakika durup dinlendikten sonra tavernaya geri döndüm.

İçeriye girdiğimde Turan bar taburelerinin üzerinde bir şey düşünüyordu. Kafası karmaşıktı. Bunu biliyordum çünkü ne zaman kafası karışık olsa taburenin üzerine oturur kafasını ellerinin arasına alır ve dalıp giderdi. Aslında bu onun bir nevi düşüncelerinden korunma şekliydi.

Geldiğimi fark ettiğinde başını kaldırıp bana baktı. Yanındaki tabureye oturup kafamı tezgaha koydum. Hiçbir şey söylemeden orada bir süre durduk. Bugün taverna kapalıydı. Ve hiçbirimiz kafamızı meşgul edecek bir şeyler bulamıyorduk. Bu tuhaf sessizliğe son vermek için konuşmaya başladım.

"Nasıl hissediyorsun?"

"Nasıl hissetmeliyim?" Dediğine gülüp devam ettim.

"Hey, ilk ben sordum mızıkçılık yapma." dedim kinayeyle. Sırıttı.

"Nasıl hissetmem gerekiyorsa öyleyim. Korku içerisinde ama seni yalnız bırakmak istemiyorum. Ve sana güveniyorum." Gözlerime bakarak büyük bir ciddiyetle söylemişti bunları. Ve bende söylediklerine güvendim. Tezgahın altından gelen büyük gürültüyle yerimden fırladım. Arkasına geçip dolabı açtım. Cangar elindeki kırık dolapla bana masum masum gülüyordu. Bu haline kıkırdayıp yanına gittim. Elindeki dolabı alıp hasar kontrol yaptığımda pek de bir şeyin olmadığını gördüm

"Ya, sadece dışarı çıkmak istiyordum, çıkarırken elimden kaydı."

"Tamam açıklamana gerek yok." dedim elimdeki dolabı bir kenara bırakırken. Arkamdan gelen Turan "Demiyor sizi dinlerken dolabı düşürdüm." dedi. Cangar suçlu bir ifadeyle bana ve Turan'a baktı. İkimizde tedirgin ve suçlu tavırlarına gülerken bize gücenmiş bakışlarla cevap verdi.

Hepimiz yukarı çıkıp taburelere oturduk. Aramızdaki sıcaklık artarken havanın kararmasını hep beraber bekledik. Onlar konuşamaya dalmışken ben kaybolan hatıraları, ve gün doğumu turuncusu saçları düşünmeye başladım.

Hava nihayet karardığında hepimiz üstümüze kalın giysiler almıştık. Yola çıkmak için ihtiyacımız olan bir şey yoktu çünkü biz doğanın bir ürünüydük. Doğa bize karşı çıkmazdı, doğa bize zarar vermezdi. Biz doğaydık, doğa biz. Uyum içinde yaşardık. Uyum içinde yaşamak zorundaydık.

"Ben yer altından gidebilirim." dedi Cangar. Turan daha o cümlesini bitirmeden başını sağa sola doğru itiraz eder biçimde salladı. Buna ne ben ne de Turan izin verirdi. Bu kesinlikle onun için çok tehlikeliydi. Gücü buna yetmezdi.

"Daha hızlı gidebilirim, lütfen." diyerek yalvarmaya başladı.

"Buna izin veremem. Ne kadar hızlı gitsen de bedenin aşırı derecede yorulacak. Orada kalırsan seni kurtarabileceğimizi de sanmıyorum." Turan'ın söylediklerini başımla onaylayarak Cangar'a baktım.

"Hem ben de uçarak daha hızlı gidebilirim. Ama sizi yalnız bırakmak istemiyorum." dedim usulca. Onu ikna etmek çok zordu. Kendi kendine bize yük olmak hakkında birkaç şeyler geveledi ağzında. Turan başıyla onu susturup yola koyulmamız için kapıyı açtı. Biz çıkarken o da arkamızdan çıkıp kapıyı kilitledi.

"Ben önden gideyim ve kontrol edeyim birileri var mı diye?" Turan ve Cangar başıyla onaylayıp dönüştüler. Bende dönüşüp arkalarından havalandım.

Gökyüzündeki ay ışığını üstümüze vuruyordu. Kararan havayı aydınlığıyla yarıyor bize yardımcı oluyordu. Ben gecelere ve karanlık gökyüzüne alışkındım. En azından aşağıdakilere yardım ediyordu yollarını bulabilmeleri için. Kanatlarımı büküp ağaçların üstünden uçmaya başladım. Biraz daha hızlanıp yolu kontrol ettim. Şanslıysak sadece a

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.