"Direnmek; her şeyin ya da hiç bir şeyin varlığını red etmek demektir."
Buraya geleli saatler olmuştu ve ben o saatleri uyuyarak geçirmiştim. Gece tekrar üstümüze çökmüştü. Acım daha da keskinleşmişti. Ne biri gelmişti ne de bir ses. Burada acı çekerek öleceğime inanmaya başlamıştım. Duvar köşesinde kıvrılmış, bedenimi kendime çekmiştim. İnsan formuna saatler önce dönüşmüştüm. Acımı ne kadar hafifletmeye çalışsam da hafiflediği yoktu.
Kan ve kusmuk içinde ne kadar rahat olunabiliyorsa o kadar rahattım. Çaresiz ve sefil bir haldeydim. Parmaklıkların ardında kalan laboratuvara baktım. Acaba orada su var mıydı? Su olma ihtimali boğazımı kurutmuş, yutkunma ihtiyacı doğurmuştu. Ayağa kalkıp tekrar parmakları zorlamak için ışığa çıktım. Tam o sırada ayak sesleri tüm odada yankılanmaya başladı. Sonra o göründü. Gazete manşetlerinde kahraman olarak tanıtılan ama bizim katilimiz. Beyaz önlüğüyle bir doktoru andırıyordu. Ama katildi. Gözlerini bedenime dikmişti. Durum değerlendirmesi yapıyor gibiydi. Altımda çamur ve kanla kaplı mavi bir kot pantolon vardı. Üstümde ise kan çamur ve kusmukla kaplı; solmuş, yırtık, turuncu bir kapşonlu vardı. Ayaklarım çıplaktı. Sanki bir şey ilgisini çekmiş gibi saçlarıma odaklandı. Bir adım daha öne çıktım. Gözlerime baksın istedim. Gözlerimdeki nefreti görsün istedim. Başımı dik tutmaya çalıştım, bakışları gözlerimin içine döndü.
"Soytarı, soytarı, soytarı birkaç şaklabanlık yap da güldür bizi bu aptal durumda." dedi Ladew. Gülümsedim, arsızca gülümsedim. Ama bunu umursamadı, etrafında bir şeyler arar gibi yapıp tam parmaklıkların önüne geldiğinde durdu. Baştan aşağı küçümseyici bir ifadeyle süzdü. Çamur, kusmuk, kan ve balçıkla kaplıydım. Gözleri tekrar yüzüme döndüğünde bana acıyor gibiydi. Saçlarıma baktı. Gün batımı rengindeydi. Turuncunun ahenginde can bulmuştu saçlarım. Sonra ne olduğumu hatırladı. İrkilmişti. Bize hayranlıkla bakmamalıydı. Biz ucubeydik. Onun irkilmesi, bana tekrar kim olduğumu hatırlattı. Büyük bir cesaretle konuşmaya başladım.
"Bana neden öyle bakıyorsun?" dedim alayla. Sanki önemsiz bir detaymışım gibi ne beni ne söylediklerimi umursadı. Gözleri hala beni keşfediyordu. Bu yaptığı iğrençti. Hem de çok iğrençti. Rahatsız olmuştum ve bunu biliyordu. Bunu neden yaptığını biliyordum. Ve bu daha iğrenç bir hale geliyordu.
"Biz dünyaya yayılmış bir hastalığız. Ucubeyiz, sevilmeyenleriz ve dışlananlarız. Siz adımızı her ne koymak istiyorsanız oyuz. Ama unutmayın sizden güçlüyüz. Sizi bir böcek gibi ezecek kadar güçlüyüz." Nefeslenmek için duraksadım. "Sen veya diğerleri bizim için doğal dengenin bir atığısınız. Siz ölümseniz, biz yaşamız. Ve emin ol ki..." Sırıtarak dişlerimi gösterdim. "Yaşam bazen ölüm olabilir." Demir parmaklıkların arasından ona baktım. Yüzü asılmış, gözlerinin ışıltısı solmuştu. "Seni kendi ellerimle öldüreceğim." dedi dişlerini sıkarak.
Sırıttım.
"Dene bakalım."
Bunu söylediğimde hayvan hırıltısına benzer, garip ve boğuk bir ses çıkardı. Parmaklıklara doğru ilerledi, bir şey olmamış gibi kafasını kaldırıp bana baktı. Bir şeyi hatırlamış gibiydi. Bir süre boyunca orada dikildi. Işıl ışıl olmuş gözleriyle beni inceledi, sonra gitti. Tek bir kelime etmeden, susarak, sinirlenmeden gitti.
Beni daha da deliye döndürmüştü. Saçlarımı kavradım. İçimden bağıra çağıra ağlamak gelse de sinirimi normal olmamı engelleyen saçlarımdan çıkardım. Saçlarım normal değildi, ben normal değildim. Zihnimden kaçıyordum. Onun getirdiği anormal düşüncelerden kaçıyordum şu an, zihnimden kaçıyordum. Sustum. Düşüncelerimi susturdum. Sonra gittim Bir duvarın köşesine çöktüm. Odanın en karanlık köşesine. Oranın da zihnimin karanlık köşeleri gibi aydınlanmasını istedim. Karanlıkta sakladım gözyaşlarımı. Kimse görmesin diye değil, ben görmeyeyim diye. Gözyaşlarım bana acizliğimi hatırlatmasın diye. Ayaklarımı kendime çekip çenemi dizime koydum. Gözlerimdeki yaşlar aktı, karanlık duvarlarda can buldu. Zihnimdeki karanlık köşelerde can bulan sorular gibi. Bir süre böyle geçti, düşüncelerle. Kendime bile açamadığım düşüncelerle. Karanlık duvarlara açtığım düşüncelerle geçti.
Kafamı kaldırdım, gözlerim kurumuştu. Yaşlar dinmişti. Zihnim susmuştu. Sonra kendime baktım. Kir, pislik, kusmuk, kan ve çamurla kaplı kendime. Tilki formuna dönüşmek benim için iyi olabilirdi. Ama ne enerjim yeterdi, ne de düşüncelerden arta kalan zihnim. Ayağa kalktım ve kendimi esnettim.
Buraya geldiğim oluktan dışarı baktım. Sonra yıldızlarla bezeli geceye baktım. Bir rüzgar esti. Bir rüzgar bana bir şey getirdi. Oluktan düştü. Ayaklarımın dibinde bitti. Bir tüy, kahverengi bir tüy. Ucundan bir şey damlıyordu. Elime aldım. Demirin kokusu burnuma ulaştı. Kandı. Kanla kaplı bir tüydü. Mürekkep damlamıyordu ucundan. Kan damlıyordu. Sonra kafamı kaldırdım. Bir çift kahverengi göz gördüm. Sonbahar yaprakları gibiydi göz rengi. Elimdeki tüyü alıp ışığa çıktım. Tekrar oluğa bakmadım çünkü gitmişti, biliyordum.
Duvara bir şeyler karalamaya başladım. Her bir çiziği bir bıçak darbesi gibi gördüm. Kan yetmedi. Kolumu dişleyip etimi parçaladım. Kendi kanımı onun kanına karıştırdım. Duvarla işim bittiğinde bir kaç adım gerileyip büyük resime baktım. Bir tilki vardı, arkasında bir çift göz. Kahverengi gözler. Tilkinin önünde kocaman kanla yazılı bir yazı.
DİRENİŞİN İLK EMARESİ; SAVAŞ.
Bunun için kendi kolumu parçalasamda değmişti. Saatlerim gitse de değmişti. Başım dönüyordu, büyük ihtimalle şekerim düşmüştü. Kapşonlunun kolunu yırtıp dişlediğim yeri sardım. Kan akışı bir türlü durmuyordu. Karanlık duvara gitmeden çöktüm. Başım feci şekilde dönüyordu, kolumun ağrısı tüm bedenimi uyuşturuyordu. Tavan sanki ayaklarımın altındaydı. Gözlerim kapanıyor, uyuyordum. Sonra bir ses geldi arkadan, rahatsız edici bir ses. Başıma feci şekilde bir ağrı saplandı. Çığlık atarak başımdaki ağrıdan kurtulmaya çalışıyordum. Görüş alanıma beyaz saçlı biri girdi. Üstünde beyaz bir gömlek vardı. Yüzünü tam seçemiyordum. Konuşuyordu ama ne dediği anlaşılmıyordu. Bilincim tekrar yerine geliyordu. Gözlerimdeki bulanıklık geçmeye başladığında beyaz saçlının Ladew olduğunu anladım.
"Tilki, uyan! Kalk, ayağa kalk tilki." Gözlerim zar zor açık tutarken karşımdakine baktım. Celladıma, celladımıza baktım. Ladew'e baktım. Kolumdan kaldırıp omzuyla beni parmaklıkların dışına taşıdı. Sonra beni bir yere oturttu. Koluma bakmak için sargıyı çıkardığında sinirle soludu.
"Aptal tilki, ben gelmeseydim kan kaybından ölecektin!" Gözlerimi onun gözlerine diktim. Bir şeyler söylemek istedim ama konuşacak gücü kendimde bulamadım. Ağzımı oynatabileceğimi bile sanmıyordum. Yorgundum ve beynim uyuşuyor gibiydi. Kolumun acısı daha da şiddetlenirken çığlığım tüm odayı doldurdu.
"Ben sen geldin diye öldüm zaten." dedi karanlıkta kalmış düşüncelerim. Aydınlığa muhtaç düşüncelerim. Koluma müdahele ederken bilincim yavaş yavaş kapanıyor uykum geliyordu. Sonunda gözlerim karanlıkla buluştuğunda aklımda sadece bir cümle dönüyordu. Direnmenin ilk emaresi; savaş. Bu onlara bıraktığım ilk hatıraydı. Son da olmayacaktı. Buraya ölümle kazınmış bir kader bırakacaktım. Ölümle kazınmış...
***
Gözlerimi açtığımda bir koltukta ellerim, ayaklarım ve belim zincirlenmiş şekilde oturuyordum. Sağ koluma serum takılmıştı. Bunu görür görmez yüzümde bir sırıtış belirdi. Bizi ölümden kurtarıyorlar ama kendi elleriyle de yavaş yavaş öldürüyorlardı. Ne kadar da tezat hareketler. Bir kaç dakika orada oturup boş boş duvarlara baktım. Kapı bir anda açıldı ve içeriye Ladew Lebleks girdi. Yüzündeki gülümseme beni gördüğünde daha da genişlemişti. Yanıma gelip serumun ne kadar kaldığına baktı.
"Kan kaybından ölecektin. Bir kaç gündür kendinde değildin. Yoğun bakıma almadıklarını şükür etmelisin." Bana dönüp kolumu kavradı. Pansumanı yenilemek için çıkardı. Canımın acıması onun için pek de önemli değildi. Arkasını dönüp pansumandan arta kalanı çöpe attı. Sonra odanın en köşesinde bulunan pansuman dolabından malzemeleri çıkardı.
"Sen, o tüyü nereden buldun?"
"Hangi tüyü?" dedim bilmemezlikten gelerek.
"Kana bulanmış kahverengi tüyü. İki farklı kan DNA'sının bulunduğu kahverengi tüyü. Bana cevap ver." Dişlerini sıkarak konuşuyordu. Sinirlendiğini belli etmişti. Aptal.
"İnanması zor ama ne dediğini anlamıyorum. Dün geceden ise gram bir şey hatırlamıyorum."
"Seni yalancı soytarı," Yanıma geçmiş alkollü bezle yarayı temizliyordu. Dikişlerin üzerine sertçe bastırıyordu ve bu canımı yakıyordu.
"Ne yalanımı gördün Ladew?" Koyu kahve gözleri bana döndü. Bezi yarama bastırarak daha da sinirlenmemi istedi. Sakince cevap vermeyi öğrenmiştim. Onun aksine.
"Tek takıldığını sanıyordum." Dedi çok da umrundaymış gibi. "O tüy kimin tüyüydü soytarı?"
"Sana dediğim gibi, hangi tüyden bahsediyorsun?" dedim sinir edici bir tonlamayla.
"O aptal yazıyı yazdığın tüyden bahsediyorum soytarı."
"Benden cevap alabileceğini sanıyorsun değil mi?"
"Senden cevap alabileceğimi sanmıyorum. Senden cevap alacağım." Dediğine güldüm. O cevabı ben bile alamamıştım. O mu alacaktı?
"Hayallere kapılma Ladew. Her ne kadar burda bağlı olan ben olsam da hala buradayım." Gözleri sinirle yaptığı işe kaydı. Daha dikkatsiz, daha acımasız olmuştu bu söylediğimle. Yüzümdeki gülüşü büyüttüm. Bu muydu?
"Bu kadar acımasız olma Ladew, lazımım sana." Durup bana baktı. Bana değil soytarıya. Ben olduğunu sandığı soytarıya baktı.
"Aciz tilki, daha ne kadar yalan atacaksın? Ah, doğru soytarıydın sen." Dediğini duymadım. Duymak istemedim. Ama susmadım. Oyunbozandan öğrendiğim gibi oynadım.
"Bunu söyleyen sen misin Ladew? Yoksa kaldıramadığın ve onun gibileri ezmek isteyen hayatın mı?" Bu son damlaydı. Bardağı taşıran değil. Gölü taşıran.
"Siktir git!" Bağırıyordu. Elindeki bezi bırakmış masanın üstündeki eşyaları tek tek benim olduğum duvara fırlatıyordu. "Senin gibiler acizin teki. Bana böyle diyemezsin. BANA BU ŞEKİLDE DAVRANAMAZSIN!" Saçını kavrayıp çekiştirmeye başladı. Asıl aciz olan oydu.
"Sirkten çıkan soytarının tekisin. Aptalsın. Kimse tarafından sevilmedin. Bana bunu diyemezsin." Parmağını kaldırmış tehditkar şekilde sallıyordu.
"Aciz olan sensin Ladew. Manşetlerde kahraman olarak ilan edildin diye sevilen sen mi oluyorsun." Sakindim. Hem de aşırı derecede sinir bozucu bir sakinlik vardı üstümde. "Ve benim gibiler senin görüşlerini pek önemsemezler. Yani senin düşüncelerin gram umrumda değil." Nefeslenip devam ettim "O aşağıladığın sirk oyunlarla dolu. Sinir bozucu oyunlarla. Sakin ol, oyun oynuyoruz." Masadaki tüm eşyaları kapının önüne fırlatıp bağırmaya başladı.
"Sanki o sirke kendi isteğinle gittin?" Yutkundum. Güldü, bir şeyler biliyordu. Aynı benim gibi. "Ah, o küçük zavallı Ulteç; annesi tarafından sirke bırakılmış o minik çocuk." Bileğimi koltuğa bağlamış zincirleri zorladım ama bir türlü kurtulamadım.
"Ne kadar üzülmüştün değil mi? Kaç yaşındaydın? On iki mi, on üç mü?" Gözlerimden yaşlar akıyordu. Boğazım patlarcasına bağırmaya başladım.
"Sus, sus, sus, sus!" Kulaklarımı kapatma arzusuyla yanıp tutuşuyordum. Ayaklarımı oynatmaya çalıştım. Olmuyordu. Bacaklarımı kendime çekemiyordum. Kulaklarımı kapatamıyordum. Sadece bağırabiliyordum. Bir neşteri bile alamıyordum elime. Boğazıma dayamayı arzuluyordum, zonklayan damarı hissetmeyi, iki parmağımın arasındaki neşterin üstündeki çağlayan kanı hissetmeye arzuluyordum. Arkama geçti. Vücudumu elleriyle koltuğa bastırdı. Sonra eğilip kulağıma fısıldadı.
"Sakin olmalısın soytarı, oyun oynuyoruz." Burnundan gelen hırıltılı kıkırdamayla konuşmaya devam etti. "Yoksa sinirlendin mi?" Kafamı arkaya doğru savurup ona vurdum. Arkamı göremiyordum ama burnundan gelen çat sesi beni tatmin etmişti. Burnunu tutarak görüş alanıma girdiğinde sakinleşmiştim. Söylediği gibi.
"Saat kaç ki? Çok sıkıldım burada." Dediğime cevap vermedi. Yutkunup bir süre öylece eli burnunda durdu. Ağzını açıp yüzüme tükürdüğünde kahkaha attım. Attığı balgam gibi yapış yapış sıvı yüzümden akarken Ladew dışarıya çıktı. Ellerim bağlıydı ve yüzümdeki tükürük ağzımın kenarlarından boğazıma kadar ilerledi. Kusmama ramak kalmıştı. Ağzımı sımsıkı kapattım. Boğazımdaki acı sıvıyı yutup kusmama engellemeye çalıştım ama tükürük göğsüme doğru ilerlerken bu imkansızdı.
Kapı nihayet açıldığında içeriye iki tane iri yara adam girmişti. Beni bağlarımdan kurtarıp kollarımın altından tuttular. Hücreye bir çöpmüşüm gibi atıp kapıyı üstüme kitlediler. Kapşonluyla yüzümü silip kusmamı engellemeye çalıştım. Üzerimdekini çıkarıp bir kenara attım. Üstümde hiçbir şey yoktu. Delikten gelen esinti göğsüme çarptığında dayanamayıp parmaklıkların önüne kustum. Midemdeki çağlayan volkan birkaç gün önce yediğim her şeyi oraya bıraktı. Neredeyse her yeri mahvetmiştim. Pantolonum da dahil. Üzerimdeki kusmuk kokusunu atabilmek için pantolonumu çıkarıp soğuk betona kıvrıldım. Üstümde sadece bir iç çamaşırı vardı ve o minik oluktan soğuk esintiler geliyordu. Bedenim donarken uyku beni tatlı kucağına almıştı bile.
***
Bedenim tir tir titrerken uyanmıştım. Uyandığımda yerdeki kusmuk temizlenmiş, parmaklıkların yanında bir çift ayakkabı, sürüyle kıyafet ve yorgan bırakılmıştı. Neredeyse iki haftadır banyo yapmıyordum. Ve kesinlikle şu an iyi bir banyo hayalimden de öte bir şeydi.
Laboratuvarın kapısı hızlı açıldığında elinde yemek tepsisi olan bir adam girmişti içeriye. Benle göz teması kurmaktan kaçınarak parmaklıkların arasından tek tek bıraktı yemekleri. Köpek kabında gelmişti yemekler. Kafamı kaldırıp tekrar getirene baktım. Sarı saçları şapkanın dışına taşıyordu. Üstünde beyaz bir personel kıyafeti vardı. Arkasını dönüp hızlıca çıktı, sanki ben onu ısıracaktım. Sanki kuduz bir köpektim. Yolun yarısındayken seslendim.
"Bu kadar korkma, yemem seni." Odanın içinde sesim yankılanırken koşarak odadan çıktı. Kapıyı çarpıp gittiğinde büyük bir sessizlik odayı kapladı. Ayağa kalkıp yemeğin yanına gittim. İçinde bir sebze karmaşası olan kaba baktığımda iştahım daha da açıldı. Hemen yanında beyaz bir çorba vardı. Diğer kapta ise su. Günlerdir düşlediğim su. Kabları tek tek kafama dikip yemeği ve çorbayı bitirdim. Su kabının yarısını içip yarısını bıraktım. Karnımı doyurmuştum ve bu iki gündür boş olan karnıma iyi gelmişti.
Kapta kalan suyu, sonraya mı saklasam yoksa yüzümü yıkayıp bedenimi mi temizlesem diye düşündüm. Sonraya saklamaya karar verip dün çıkardığım kıyafetlerle üstümde kalan kusmuk ve kan artıklarını temizledim. Bıraktıkları kıyafet yığınından pijama alıp giyindim. Yanındaki yorganı alıp kendime sardıktan sonra hücrenin en karanlık kısmına gittim. Gündüz gözüyle hiç hücreye bakmamıştım. Oluktan gelen ışıkla etrafa göz gezdirdim. Tam karşımda bir klozet gördüm. Demek bunu da düşünmüşlerdi. Yere oturup bacaklarımı uzattım. Kafamı duvara yaslayıp uykuyu bekledim.
Gözlerim kapanmaya başladığında tekrar laboratuvarın kapısı açıldı. Başımı kaldırıp baktığımda Ladew'in geldiğini gördüm. Tekrar uyumaya dönmek için kolumu yastık yapıp diğer tarafa döndüm. Parmaklıklar açıldığında uyuyamayacağımı anladım. Yorganı üstümden çekip yanıma çöktü.
"Uyuyacak mıydın tilki?"
"Belki, sen gelmeseydin uyuyacaktım." Dediğime gülüp kalktı. "Çabuk hazırlan, bekliyorum seni." Ayağa kalkıp kıyafet yığınından bir tişört aldım. Üstüme geçirip onu takip ettim. Kapının önünde durup kemerindeki kelepçeyi çıkardı. İtiraz etmeden ellerimi uzattım. O kelepçeyi takarken ben onu inceliyordum. Çenesini yamultmak nasıl hissettirirdi acaba?
"Sakın dönüşmeye kalkma tilki. Bu kelepçe dönüştüğün an seni çarpar ve bileğine yapışır. Ha, dönüşmek istiyorsan benlik bir sorun yok. İşime gelir." Gülüp kapıyı açtı. Dört gözle etrafa bakındım. Her tarafı tek tek incelemeye başladım. Bir umut, kaçacak bir yer, işime yarayacak bir şey aradım. Ama bembeyaz duvarların olduğu uzun bir koridordan başka bir şey değildi burası.
Fakat oyunu kuran bendim, kuralları yazan onlar.