"Haykırmaya ihtiyacı olan biri ses çıkarmaz."
Ağaçların arasında olabildiğince hızlı koşmaya çalışıyordum. Ama karanlık ormanda güneş gibi doğuyordum. Fark edilmemem imkansızdı. İnsan formuna dönüşmek de riskliydi, ne kaçabilirdim ne de saklanabilirdim. Başka biri gibi davranmak bile olanaksızdı, saçlarım beni ele verirdi. Koşarken arka bacaklarıma daha fazla yüklendim.
Arkamdaki sesler gittikçe yaklaşıyordu. Bir kovuk veya çukura saklanmak iyi bir fikirdi, fakat o iğrenç köpekler kokumu on mil öteden alabilirdi. Soluklanmadan koşmaya devam ediyordum. Bu sırada büyük bir haykırış ormanda yankılandı. Bir baykuşun acı dolu sesiydi bu. Feryat ediyor gibiydi. Sanki acısını tüm orman duymuş gibi sessizlik içindeydi her yer. Sonra zifiri karanlığın arasında bir çift kahverengi göz gördüm. Acı dolu gözleri. Gagasını sıkı sıkı kapatmıştı. Birileri onu duydu mu diye korkuyla etrafına bakınmaya başladı. Gözleri bana ulaştığında şaşkınlıkla irkildi. Arkamdan bir hırlama duyduğumda durduğumu fark ettim. Tekrar baykuşa baktığımda orada değildi. Gitmiş olmalıydı. Aptal baykuş.
Sinirle arkama döndüğümde karşımda dört köpek ve altı insan gördüm. Dişlerimi gösterdiğimde amacım saldırmak değildi, tam tersine zorluk çıkarmayacaktım çünkü bu benim zararıma olurdu. Ama beni zapt etmek için bu kadar kişi ve avcı köpeği göndermeleri garipti. Sanki onlar zorluk çıkaracaktı. İnsan formuna geçip ellerimi kaldırdım, aralarında en uzun boylu olanın yüzünde bir gülümseme belirdi. Siyah -geceden bile koyu- saçları asker tıraşı ile kesilmişti. Gri gözünü kesen yara izi, keskin yüzünü daha korkunç bir hale getirmişti. Yüzündeki gülümseme, karanlık ormanı aydınlatan beyaz dişlerini ortaya çıkarmıştı.
"Selam," dedim neşeli ve gıcık edici bir sırıtmayla. Köpekler sinir olmuş olacak ki hırlamaya başladılar. Birinin tasması açılıp yere düştü.
"Sana da selam, tüh şansa bak tasması bozuldu." dedi ve güldü en köşedeki kadın. "Seni soytarı, ne yapacaksın şimdi?" Saçları en az diğerininki kadar koyuydu. Bakışlarımı önünde duran köpeğe döndürdüğümde sırtı gerilmiş saldırıya hazırlanıyordu. Dişlerini gösterip durmadan üstüme atıldı. Tilki formuma dönene kadar boğazımı parçalardı bile. İki şaklabanlık yapmanın zamanı gelmişti demek.
Köpek bana doğru atladığında zıplayıp yana kaydım. Boşa düştüğünde fırsattan istifade tilki formuna dönüştüm, arkasına dönüp bana baktığında iriliği gözümü korkutmuştu. Bunu kimsenin fark etmemesi için tanrıya yalvararak öne atıldım. Bedenlerimiz birbirine çarpmadan önce pençelerimi çıkardım. Kendi pençelerini bana saplamadan boynunu kavrayıp sırtına atladım. İriliğinden bu zor olmuştu. Postuna pençelerimi batırarak kendimi sabitledim. Köpek altımda acıyla uluduğunda orman derin bir sessizliğe gömüldü. Ellerini sırtına ulaştırmaya beni yakalamaya çalışıyordu. Fakat hem ben minik olduğumdan hem de o çok iri olduğundan yakalayabilmesi mümkün değildi. Pençelerimi boğazında gezdirip yavaşça ve acı çektirerek canını almayı planlıyordum.
Arkamdan biri boynumu kavramıştı. Daha doğrusu bir avcı köpeği. Pençelerini bana batırmış, sonra da yere atmıştı. Acıyla inlediğimde kafamın üstünde bir çift göz gördüm. Simsiyah gözler. Petrol gibi sıvı, iğrenç bir göz rengine sahipti. Kürkü parlak bir siyahtı. Ayağa kalkmaya çalıştığımda pençelerini ön ayaklarıma sapladı. Ben acıyla kıvranırken biri kahkaha attı. Bu kahkaha rahatsız edici bir kapı gıcırtısına benziyordu. Kafamı kaldırıp yüzüne bakma arzumu bastırmaya çalışarak debelendim. Bir türlü kurtulamadım, hatta kurtulmaktan çok kendime zarar verdim. Çırpınmam pek bir şey değiştirmediğinde uslu bir çocuk gibi yerimde durdum.
Aklımda bir plan dönmeye başladı. Fakat işe yarayıp yaramayacağı bile tam olarak belli değildi. Fazladan birkaç yaranın bana bir zararı olmazdı. Gözlerimi kapatıp soluklandım. Kendime geldiğimde insan formuna dönüşürken ters takla attım. Köpeğin pençeleri ellerimde çok da derin olmayan çizikler oluşturmuştu. Gövdesine vurup sarsılmasını sağladım. Köpeğin önüne düşmüştüm. Gerinip önüme baktım. İki köpek yan yana gelmiş bana ters gözlerle bakıyorlardı.
"Uslu uslu teslim oluyorum, illaki zarar vereceksiniz değil mi?" Gri gözlü olan dişlerini göstererek gülümsedi. Ona doğru yürüdüğümde irkilmişti fakat belli etmemeye çalışıyordu. En yakındaki köpek onu korumak için yanında yer edindi. Tam karşısına geldiğimde yüzüne tükürmemek için kendimi zor tuttum. Boyumuz neredeyse aynıydı; tahminen bir seksen, bir seksen beş boylarındaydı. Yüzündeki o aptal gülümsemeyi silmek için şu an nelerimi vermezdim ki. Çenesine bir yumruk atmayı düşledim. Bunun yerine suratıma aptalca bir sırıtma yerleştirdim. Bunu yaptığımda yumruk yemişçesine suratı düşmüştü. Gri gözü sanki görüyormuşçasına beni süzdü.
"Bu kadar güçsüz olmamalıydın, soytarı." Söylediği her kelime için bir dişini dökmek istiyordum. Onun yerine gülümsememi daha da büyüttüm.
"En azından karşına tek çıkabiliyorum, timsah. Tabi yanında yılanını getirmemeni takdir ettim. Ne de olsa-" Suratıma bir yumruk yemiştim. Kafam sola doğru yattığında köşedeki kadını gördüm. Ağzı kulaklarında bizi izliyordu. Ona baktığımı fark ettiğinde gözleri korkuyla titredi. Bakışlarını üzerimden çekip tekrar gülümsemeye çalıştı. Başımı kaldırmadan yere çöktüm. Dizlerimin üstündeydim. Bu sefer gri gözlü adamın yanındaki ensemden kavradı. Ve başımı ona doğru çevirdi. Yüzünde tatmin olmuşçasına bir ifade vardı.
"İtaat etmeyi öğreniyorsun piç kurusu." Biraz duraksayıp devam etti. "Pek bir beklentim yoktu senden." Boğazından inlemeye benzer bir kıkırdama çıktı. "Ama neyseki sirkte öğretmişler."
Sikik.
Başımı eğdim. Sakin olmalıydım. Bu adam aptalın tekiydi. Yüksek sesle nefes verip tekrar başımı kaldırdım. Bu sefer suratımda ne bir sırıtma ne de alaycı bir ifade vardı. Bu öfkeydi. Bunu o da biliyordu. Ayağa kalktım. Boğazımdan yükselen iğrenç, kanla karışık sıvıyı yüzüne tükürdüm. Üzerine giydiği avcı üniformasının koluyla yüzünü temizledi.
"Hıh, soytarı işte ne bekliyorsun." dedi. Yüzüne sağlam bir yumruğu hak ediyordu. Ama bunun yerine sustum. Her zaman yaptığımız gibi. Bize öğretildiği gibi. Uzun bir bekleyişten sonra -büyük ihtimalle cevap vermiyeceğimi anladığında- devam etti. "Zincirleyin şunu. Sonra götürün atın arabaya." Bir şeyi hatırlamışçasına gözleri parıldadı bir an. "Kanuis ateşlerinde dövülen zincirler olsun." Korkuyla ona baktığımda yüzünde geniş bir gülümseme vardı. Kanuis ateşi deride bulunan her hücreyi ızdırap verici şekilde yakıyordu. Ama o ateşde dövülen demirler benim gibilerin derisini yakmakla kalmıyor sinir hücrelerini zedeliyordu. Gözlerimdeki korkuyu görmüştü, bu sefer saklıyamamıştım.
"Taşkınlık yapmayacaktın, tilki." dedi. Bu bana ilk tilki deyişiydi. Ve bu, beni zayıf düşürmek yerine kim olduğumu hatırlamamı sağladı. Ben Ulteç. Soytarı Ulteç. Adım ve lakabım kim olduğumu tam olarak yansıtıyordu. Ben kurnaz tilkiyim. Ama onların gözünde ucubenin tekiyim.
Timsahın yanında duran iki adam, kollarımın altından tutup beni sürüklemeye başladılar. Ayaklarım taşlara çarparak canımı acıtsa da pek bir şey diyemiyordum. Beni arabanın arkasına fırlatıp ellerimi ve bacaklarımı zincirlediler. Zincirin soğukluğu tenime değer değmez dudaklarımdan acı dolu bir çığlık fırladı. Soğukluğuyla beni yakarken gözyaşlarım yanaklarımdan süzülüyordu. Kafamı kaldırıp onlara baktım. İkiside beyaz dişlerini göstererek gülüyordu. İkisi de acı çekmemden zevk alıyordu. Sinirle soludum, ama sinirlendiğimi onlara belli etmedim. Olabilecek en sakin şekilde cevap verdim. Onlar gibi sinir bozucu bir şekilde sırıttım. İkisininde yüzündeki gülümseme kaybolmuştu. Biri bir şey yapmamak için arabanın ön tarafına geçerken diğeri yanımdan ayrılmadı. Karnıma ayağının dibiyle sertçe vurup bagajın kapısını kapattı.
Acıyla kıvranıyordum. İçerisi sadece kapının altında sızan ışıkla -yeni doğan güneşin ışığıyla- aydınlanıyordu. Ne halde olduğumu kontrol etmek için yeterli bir seviyede ışık yoktu. İçerisi çok sıkışıktı. Rahat etmem pek mümkün değildi. Fakat tilki formuna dönüşmekte çok yorucu olacaktı. Kendimi zorlayarak tilki formuna dönüştüm. Ama vücudumda tekrar insan formuna dönüşebilecek kadar enerji olduğunu sanmıyordum. Olduğum yerde uyuklamamak için zar zor dayanıyordum. Gözlerim yavaşça kapanırken araba sallanmaya başlamıştı.
«»
"Kalk soytarı, kalk!" Başım fena bir şekilde ağrıyordu. Gözlerimi açtığımda hala aynı yerde olduğumu fark ettim. Biri kürkümden sanki bir çöpmüşüm gibi tutup dışarı çıkardı. Zincirler insan halindeyken bağlandığı için dışarı çıkar çıkmaz yere düştü. Acele ile etrafımı incelemeye, nerede olduğuma dair birkaç ipucu bulmaya çalıştım. Her yer kömür karasıydı ve pek de bir şey göremiyordum.
"Hey, beni buraya neden getirdiğini söylemeyecek misin?" Arkamda olmasına rağmen gülümsediğini hissedebiliyordum. "Seni cehennemin dibine getirdim. Daha fazla şaklabanlık yapabil diye." Söyledikleri karşısında sinirlenmemeye çalışıp etrafı kontrol etmeye devam ettim. Her yer kömür karası taşlarla kaplıydı. Bir mağarayı andırıyordu. Eğer az da olsa dikkatliyseniz buranın sadece bir mağara değil; tünellerle, gizli kovuklarla ve anahtar delikleriyle dolu bir mağara olduğunu anlardınız. Kürkümü daha fazla sıkarak mağaranın orta bir yerlerinde durdu. Beni büyük bir tünelin içine attı. Aşağı doğru kayıyordum. Birkaç saniye sonra kıçımın üzerinde bulmuştum kendimi.
Her yerim yara bere içindeydi. Canım yanıyordu ve bu hafife alınacak bir acı değildi. Etrafıma baktığımda iğrenç ve pislik dolu bir odada olduğumu gördüm. Tabii buna oda denirse. Burası olsa olsa ahır olurdu. Tam önüme baktığımda parmaklıkların ardındaki beyaz odayı gördüm. Karanlığa alışan gözlerim, bir anda aydınlığa çıktığım için kamaşmaya başladı. Bu odada olmayabilirdim. O aptal baykuş olmasaydı burada olmayabilirdim. Kuş beyinli. Baykuş guguklamaları kafamın içini doldururken aklıma baykuşun gözleri düştü. O da benim g
ibiydi, o da bizim gibiydi.
O da İHYA'ydı.