adamın sesi yeniden duyuldu, jimin'in elini tuttum. “şimdi, bara yaklaşın ve birkaç içecek alın, adam size kurabiyeyle birlikte küçük bir anahtar verecek, o anahtarla masanızın üzerindeki bölmeyi açın. yanınıza geldiğimde içindeki kutuyu değiştireceğim.” bara ilerlediğimizde barmen hızlıca bize döndü. “sprite, ve kurabiye.” gülme isteğimi bastırmaya çalıştım, koskoca baloda sprite içiyorduk. adam verdiğinde bir tanesini ağzıma attım ve altındaki anahtarı aldım, masaya geri dönerken jimin etrafı kollamaya devam ediyordu, masadaki bölmeyi açtığımda adam geri geldi. “sayın davetliler, masanızdaki bölmelere sizlere özel hediyeler yerleştirilmiş durumda. severek kullanmanız dileğiyle.” birkaç masa dolaştıktan sonra yanımıza geldi ve kutuları değiştirdi. “iyi eğlenceler.” kutuyu jimin alıp iç cebine koyduğunda derin nefes verdim, en zor kısım bitmişti. jimin kulağıma yaklaştığında onu dinlemeye başladım, ama konuşmadan öylece bekledi. başımı döndürüp ona baktığımda gözleri kapalı durduğunu gördüm, başımı omzuna bıraktım. gözlerimi etrafta gezdirdiğimde herkesin kendi halinde olduğunu görmüştüm, gözlerimi kıstım ve derin bir nefes aldım. jimin'in kokusu burnuma dolduğunda parfümünün çok güzel koktuğunu farkettim, markasını bulup abime veya jungkook'a hediye olarak alabilirdim. başını kaldırdığında ben de kaldırdım, yüzünde yorgun bir gülümseme vardı. elimi ağzının önüne tuttuğumda etrafa baktım. “herkes görmemeli. ayrıca sıktı artık, gitsek iyi olacak.” gülmeye başladığında hızlıca durdurdu ve elimi tutup kalbinin üzerine koydu. “yaptığın şeye bak.” fazlasıyla hızlıydı, onun elini tutup kendi kalbime koydum. “eğer bir ilaç olsaydın, en hızlı etki yapan sen olurdun.” gözlerini kocaman açtı ve elini çekmeden bekledi, sonra gözleri kaybolana kadar gülümsedi. “sarılabilir miyim?” gülmeye başladım, ama hareketlilik vardı. “söz, buradan çıkınca istediğin kadar sarıl ama hareketlilik var.” kaşlarını çatıp etrafa baktığında yeniden elimi tuttu, parmaklarımı parmaklarına kenetledim ve etrafa baktım, adam salonun ortasına geçtim. “iyi ki geldiniz, yeniden gelmeniz dileğiyle. iyi geceler diliyorum.” herkes dağıldığında kalabalık dışarıya yöneldi, yavaşça dışarı çıktık ve otoparka adımladık. çok riskli değildi ve hızlı bitmişti, eğer bittiyse. arabanın önünde durduğumuzda elimi bıraktı ve sıkıca sarıldı. ellerimi beline sardım ve başımı omzuna yasladım. “şu ana kadar geçirdiğim en güzel görevdi, teşekkür ederim.” benden ayrıldığında gülümsedim ve başımla onayladım. “güzel görevdi, teşekkürler.” pişkince sırıttı ve kapıya yürüdü. “gidelim, sevgilim.” vay be, sadece bir kelimesiyle bu etkiyi yapabiliyordu.
arabaya binip kemerlerimizi taktık ve saçlarımı geriye attım. harekete geçtiğinde arabadaki aynayı açıp yüzümü kontrol ettim. cebimde küçük bir ıslak mendil vardı, yüzümü sildikten sonra cildimin nefes aldığını hissetmiştim. “makyajı sevmiyorum.” bana baktı ve gülümseyerek yola döndü. saçlarım kendini bırakmıştı zaten, onları da tarakla düzelttikten sonra arkama yaslandım. “böyleyken az öncekinden iyi duruyorsun, diğerinin gerçek olmadığı belli ve itici.” oturuşumu değiştirdim ve sırtımı torpidoya verecek şekilde oturup koltuğu yaklaştırdım. “çoğu makyajı kamufle etmek için kullanıyor.” telefonumu açtım ve abime yazdım.
youraswrld: geliyoruz
seokjily: ben yatıyorum jungkook uyanık
youraswrld: ok
telefonu geri kapattığımda dikkatle yola bakıyordu, gözlerindeki yorgun ifadeyi farkettiğimde dikkatini bozmamak için normal oturdum. “hız yapabilir miyim?” başımla onayladım. “şehre girince yavaşlarsın ama, yorgunsun.” mırıltıyla onayladı ve gaz verdi, yeniden onu izlemeye başladım.
gözleri çok güzeldi, minik bir burnu ve dolgun dudakları vardı. gülümsediğinde çenesinin keskin hatları ortaya çıkıyordu ve gamzeleri kendini belli ediyordu, dilini gülümserken hareket ettirmeyi seviyordu. potansiyelinin farkındaydı ve dövüş sanatlarında çok profesyoneldi. duygularını ve dışarıya yansıttığı kısmını iyi kontrol ediyordu, suratı buz kestiğinde aşılamaz bir duvara dönüşüyordu. koruma içgüdüsüne sahipti ve bunu sadece istediği kişiye veriyordu, bu onu daha özel kılmıştı. gerildiğinde çenesini sıkıyordu, ayrıca bir şeyi tutma gereği duyuyordu, onu sakinleştirecek bir şeye ihtiyacı var gibiydi. orada bulunduğumuz süre boyunca elimi tutmuştu, nedeni gerginliğini azaltmak ve korumaya çalışmaktı, bu şekilde kendisini de yalnız hissetmezdi.
telefonu çaldığında arabanın ekranında belirdi, telefonundan açtı. “evet efendim. dönüyoruz, yarım saat. evet, kendisiyleyim. tabii.” telefonu kulağından uzaklaştırdı ve bana döndü. “bina yöneticisi, seninle konuşmak istiyor.” şaşırmıştım, benimle ne işi olabilirdi ki? telefonu elinden aldım ve yavaşça kulağıma götürdüm. “alo?” sesi kalın bir adam konuştu. “kim youra, merhaba. jimin seninleymiş, o şuan nasıl? dün ve ondan önceki gün oldukça morali bozuk ve uykusuzdu, görevde çok sorun yaşamadı, değil mi?” ona çaktırmadan söyleyebilmenin bir yolu olmalıydı, bulunca hafifçe sırıttım. “oldukça iyi geçti, bayım. kolay ve zorlanmadan yaptığımız görevlerdendi, sorun yaşamadık.” güldüğünde dudaklarımı birbirine bastırdım. “biliyorsun laf cambazlığını, aferin. yarın binanıza geleceğim, seninle de konuşmak isterim, onunla alakalı.” mırıltıyla onayladıktan sonra bana veda etti ve telefonu kulağımdan uzaklaştırdım, ardından vitesin yanına koydum. “ne dedi?” başımı koltuğa yasladım ve ona bakmaya devam ettim. “nasıl geçti dedi, beni önceden tanıyor gibiydi.” bana başını geriye yatırarak baktı ve gazı bıraktı, sonra direksiyondaki bir düğmeye dokundu. “otomatik sürüş modu devrede. ikinci adrese gidiliyor.” geriye yaslandı ve derin nefes verdi, günün yorgunluğunun yüzüne vurduğu ikinci an. gözlerimi ondan ayırmadım, kulağındaki küpe aklıma geldiğinde ona yaklaştım. “bekle.” başına yaklaştım ve sol kulağından hafifçe çıkardım, kendi kulağımdakini de çıkardıktan sonra üzerindeki hoparlörü söktüm ve camdan aşağıya attım, böyleyken gerçekten güzel duruyordu. cebime koyduğumda beni izleme sırası ondaydı. başını kapıyla koltuğun arasına koymuştu, tamamen yığılmış haldeydi ve dudaklarında belirsiz bir gülümseme vardı. “seni sabaha kadar izlemek istiyorum.” onun gibi oturdum ve eteğimi düzelttim, sonra gözlerimi ona sabitledim. “gözlerinden uyku akıyor, sabaha kadar uyumadan durabilecek misin?” dudaklarını ıslattı. “uyuyamadığım için uyumuyorum, o yüzden izlerim.” kaşlarımı çattım, uyku problemi var. “uyumak için başka yöntemlere başvurdun mu?” başını olumsuz anlamda salladı ve esnedi. “gece dışarıyı izlemeyi severim, dört saatte bir binanın karşısındaki ağaçtan yaprak düşüyor.” sırıttığında dik oturdu. “beni sen uyutursan hemen uyurum, sevgilim.” güldüğümde gözlerini kırpıştırdı. “tamam, sırf uyu diye eve geç gidebiliriz.” gözleri aniden canlandı, arabayı kendi kontrolüne aldığında hafifçe kenara durdu. “araba sürmesini biliyor musun?” başımla onayladığımda kapıyı açıp arkaya bindi. “uyuyabildiğim zamanlarda hızlı uyuyordum, uyuduktan sonra eve sürersin. namjoon hyung'a söylersen o beni alır zaten.” arkaya geçtim ve oturduktan sonra başını dizime koydu, aniden gülmeye başladığında arkasına döndü. elimi gözlerine koydum. “uyu, park jimin.” başını karnıma yasladığında yumuşak saçlarını karıştırdım, konuşmayı bıraktık ve gözlerini kapattı. gerçekten uykusu vardı, bina yöneticisinin söylediklerine bakılırsa üç gündür uyumamıştı. bu haldeyken göreve bile gidiyordu, kafayı bulmuş gibi. on dakika kadar uyudu, sonra koltuktaki bir yastığı alıp yavaşça başının altına koydum ve kalktım. uykusu çok derinleşmişti, uykusuzluk sorunu çektiğine inanamayacağım kadar hızlıydı. sürücü koltuğuna oturdum ve arabayı çalıştırdım. şehre doğru sürmeye başladığımda dikiz aynasından sürekli kontrol ediyordum, uyurken ruhu çıkmış gibi görünüyordu. binaya geldiğimizde otoparka girdim ve arabayı park ettim, telefonunun kilit ekranında kendini alttan çektiği bie fotoğrafı vardı, gülümsedim ve açıp aramalara girdim. namjoon hyung yazısını gördüğümde bastım ve kulağıma götürdüm. “jimin, geldiniz mi?”
“namjoon, youra ben. otoparka gelebilir misin?” mırıltıyla onayladığında telefonu kapattım, bir dakika geçmeden geldiğinde arabadan indim. açık gri saçları vardı, jimin’le ortalama aynı boyda olduğumu düşünürsek en az beş santim uzundu, ayrıca yakışıklı ama benden büyük duruyordu. “gelirken uyuyordu, onu senin almanı tembihledi.” arabanın kapısını açıp jimin’i sırtladı, arkasından kapıyı kapattım. “birkaç gündür uyuyamıyordu, biraz garip bir yer ve zaman seçmiş.” otoparktan çıktık ve binaya yürümeye başladık. “bir bakıma, uyku sorunu olduğundan bahsetmişti.” bana baktı ve gülümsedi. “hakkında çok şey duydum, youra-ssi.” ona gülümseyerek karşılık verdim. “bırak, sen daha iyisin.” başını önüne çevirdiğinde binaya girdik. “seokjin hyung'la yakın arkadaşızdır, ona çok benziyorsun.” dudaklarımı ıslattım, ona benzediğim için kendimle gurur duyuyordum. “kardeşim senden eğitim almak istiyordu.” gülümsedi. “o kadar da değil, ama konuşmak isterim.” başımla onayladım ve asansöre bindik. “jimin güvenmediği kimsenin yanında durmazdı, üstüne üstlük uyumuş. onun sezgilerine inanırım, sana inanıyor.” başımla onayladım. “o özel biri, saf beyaz gibi. üzerine siyah sıçramamış bir beyaz.” gülümsedi. “yanında veya arkanda durabiliriz, her zaman.” indikten sonra koridoru adımladık, odalarının kapısına geldiğimizde jimin'in telefonunu ve anahtar kilidini sweatshirt'inin cebine koydum. “teşekkür ederim.” ona genişçe gülümsediğimde el salladım ve koridoru adımlamaya başladım. “iyi geceler, youra-ssi.” seslendiğinde arkamı döndüm. “iyi geceler, namjoon.” odaya girdiğimde jungkook kanepede yatıyordu, içeri girdiğimde oturur pozisyona geldi. “külkedisi modu açık.” göz devirdim ve topukluları çıkarıp çöpe attım. “prenses olmaktansa sıradan ama güzel biri olmayı tercih ederim.” lavaboya girip elimi yıkadıktan sonra çıktım. “yatalım mı artık?”
“üzerimi değiştireyim, yat sen, geliyorum.” üzerimi değiştirdikten sonra yatak odasına girdim. jungkook yatıyordu, yanına oturdum. “namjoon’la tanıştım.” bana baktı ve gözleri kocaman açıldı. “sen ciddi misin?” başımı aşağı yukarı salladım. “seninle konuşacak.” oturur pozisyona geldiğinde ben uzandım. “şaka yapıyorsun.” telefonuma mesaj geldiğinde sohbete girdim.