İçeriğe geç

two ghosts | devam ediyor

Bölüm 1 · 9 dk okuma

two ghosts | devam ediyor

Bölüm 1

pt 1

bugün dövüş eğitiminin test günüydü, son testleri bugün yapıyorduk ve ben altıncı nesildim. bizi bazı operasyonlarda ve koruma olmamız için görevlendiriyorlardı, bugün testlerin kontrol edildiği salondaydım. üç kişi girdiğinde bir tanesinde siyah kuşak görmüştüm, diğerlerine göre çok daha iyiydi ve etkileyici görünüyordu, profesyonel olduğu belliydi. “çok profesyonel görünüyorsun.” testin ilk aşaması bittiğinde durdu ve gri saçlarını geriye attı. “altıncı nesilim, sertifika testimdi.” beline bağladığı mendili çıkarıp terini sildi ve yere oturup karşısını işaret etti. “sen de altı gibi duruyorsun.” karşısına oturdum ve bağdaş kurdum. “altıyım, testlerim dün bitti. şuana kadar sana hiç rastlamadım.” başıyla onayladı ve gülümsedi, yaptığı işe göre oldukça yumuşak birine benziyordu. anlaşabileceğim biriydi. “diğer binadan geldim, seokjin hyung'un kardeşiyle görevim varmış.” kaşlarımı çattım, abimin kardeşi, yani benimle mi, jungkook’la mı? “ismi neymiş?” bezi yeniden kuşağına sıkıştırdı. “kim youra.”

nefes verdim, rahatlamalı mıydım bilmiyordum ama kiminle görev yapacağımı öğrenmiş olmuştum. “seokjin’in kardeşi benim, memnun oldum.” gözlerini açtı ve gülmeye başladı. “park jimin, ben de. birlikte olmamıza sevindim. görev detayını birazdan verecekler.” başımla onayladım, eğitmen geldiğinde testi bitirdi, ardından üzerini değiştireceğini işaret etti. geri geldiğinde kargo pantolon ve bol tişört üzerine mont giymişti, aynı kombin bende de vardı ve gülme sırası bu sefer bendeydi. “aynı giyindik, jungkook dalga geçecek.” gülümsedi ve oradan ayrıldık, toplantı odasına girdiğimizde zaten adamın içeride olduğunu gördüm. hızlıca oturduğumuzda adam anlatmaya başladı. “bir baloya davet edildiniz, balonun sahibi özellikle sizi davet etti ama diğer davetliler bunun farkında olduğu için ellerinden geldiğince yalnız bırakmayacaklardır. göreviniz diğer davetliler anlamadan sahipten o emaneti almanız. bize ulaştırılması gereken emaneti koruyarak merkeze getirmelisiniz.” başımla onayladım, eğer diğerlerinin bilmemesi gerekiyorsa neden davet etmişti ki? “youra, diğerleri bize ulaştıracaklarını bildiği için davetliler ve önlerinde böyle bir olay olmadığını kanıtlamak için orada olacaklar.” abimin hocasıydı, o yüzden abimden dolayı ne düşüneceğimi tahmin edebiliyorlardı. bu bazen iyi bir şeydi. “çift olarak gidiyormuşsunuz, isimleriniz değişmeyecek. balo akşam altıda başlıyor, kişiliğinizle alakalı detayları youra’ya gönderdim, okursunuz. başarılar.” çıktığında telefonumu çıkardım ve mesaja baktım.

kim youra

yirmi dört yaşında, yanında her zaman kulaklık taşır. sade ama ihtişamlı şeyleri sever, giysi seçimini de buna göre yapar. dans etmeyi sever, ama zorlanmadıkça yapmaz, çünkü kendini sergilemekten hoşlanmaz. çevreye karşı saygılıdır ve mimiklerini aktif kullanır, beden dilini sevgilisi ve balo sahibiyle şifreli olarak kullanacaktır. sonbahar ve benzer temaları sever, hobisi yazı yazmak ve gitar çalmaktır. sade kahveyi sevmez, en sevdiği tatlı ise ekler’dir.

park jimin

enerjik birisidir, ama sevgilisi dışında hiç kimseye yumuşak yüzünü göstermez. giyim tarzları birbirine çok benzemektedir, sadelik ve gösterişi bir araya getirmeyi sever. sevgilisine karşılıklı bir bağlılık gösterir, o da sade kahve sevmez ama en sevdiği tatlı trileçe’dir. henüz yirmi beş yaşındadır, hobisi yağmurda yürümek, dans etmek ve tuval yapmaktır. farklı ülkeleri sevgilisiyle birlikte gezmiş ve pek çok anı biriktirmişlerdir.

not: doğaçlama kullanılabilir, hikayeleriniz örtüşecek şekilde davranın. herhangi bir yasaklama yoktur.

birlikte okuduğumuzda geriye yaslandı, sonra da saate baktı. “iki saat var. bir saat sonra ana salonda hazır buluşalım. bir de, numaranı verebilir misin?” başımla onayladım ve telefonunu uzattığında numaramı girdim. “ben çıkıyorum, haberleşiriz.” odadan çıktık ve ters koridorlara girdik. yukarıdaki kostüm odasına girip elbiselere bakmaya başladım, kremrengi bir elbise bulduğumda hoşuma gitmişti. fırfırlı ve kısa bir eteği vardı, parlak bir kumaştan yapılmıştı ve askılıydı, üzerine bir kemer takarsam güzel durabilirdi. bir topuklu giyip saçlarımı salık bırakırsam güzel durabilirdi, sade ama ihtişamlı kavramına tam uyuyordu. giydiğimde masaya oturdum ve saçlarımı tutturmadan saç spreyiyle şekillendirdim. açık renk bir ruj sürüp eyeliner çektiğimde fazlasına gerek olmadığını düşündüm. abimi aradım ve hoparlöre verdim. “youra?” telefonu elime aldım ve cüzdanlara bakmaya başladım. “görevim var, park jimin diye bir çocukla gidiyoruz, bir saat var sanırım. kostüm odasına uğrayabilir misin?”

“geliyorum, bekle.” telefonu kapattığımızda kremrengi bir el çantası aldım, içine kartımı, telefonumu ve biraz nakit para koyduğumda hazırdım. ayakkabılarımı giydiğimde abim de gelmişti. “vay, dünün sıpası bugünün modeli olmuş.” etrafımda döndü ve gülmeye başladı. omzuma elini koyduğunda başımı ona çevirdim. “jungkook görse gitmene izin vermezdi.” göz devirdim ve ayağımı geriye koydum. “sadece onunla veya seninle gidebilirdim, eğer görseydi. jimin’i tanıyor musun?” başıyla onayladı ve koltuğa oturdu. “iyi bir çocuk, ama soğuk biridir. herkese karşı yumuşak olduğunu görmedim.” oldukça yumuşak birine benziyordu, ama yumuşak davranabileceği kişiler arasındaydım sanırım. “anlaşırım, umarım. güzel bir görev olacak.” beni hala gururla izliyordu, önünde durdum ve kolundan çekiştirdim. “inelim aşağıya.” başıyla onayladı ve gülümsedi, sonra merdivenlere yöneldik. jungkook'u çıkarken gördüğümde dudağımı ısırdım, mesai başlıyordu. “şimdi gel de aşık olma. bekle, sen nereye gidiyorsun?” kulaklığını çıkarıp cebine koydu ve merdivende önümde durdu, elini belime koyduğunda küçük kardeş tavırlarına giriyordu. “balo görevi, kook. gideyim ve ses çıkarma, olmaz mı?” yüzünü yaklaştırdı ve kokladı, parfüm sıkmamıştım. cep parfümünü çıkarıp saçlarımın altına sıktığında derin nefes verdim. “şimdi oldu. dönünce haber ver.” saçını karıştırdım ve alnını öptüm. “teşekkür ederim.” burnumu sıktı ve yukarı çıktı, abimle aşağıya inip ana salona girdim. üzerinde siyah bir takım elbise vardı, kalın taban ayakkabı giymişti, saçları yanlarından geriye taranmıştı ve gerçekten yakışıklıydı. bizi gördüğünde ayağa kalkıp yanımıza geldi, abime eğilerek selam verdiğinde abim omzuna elini koydu. “jimin-ssi, sana güveniyorum.” başıyla onayladı ve yakasını düzeltti. “onu en iyi şekilde koruyacağım.” abimin onu kastetmediğini biliyordum, ama birileri beni ona emanet etmediği halde korumak istediğini anlamıştım. “pekala, yeniden görüşürüz. bol şanslar.” abim yanımızdan ayrıldığında bana döndü ve gülümsedi. “kutsanmış gibi görünüyorsun.” ona gülümsedim ve parmağımla ikimizi işaret ettim. “kutsanmış gibi görünüyoruz.” bana gözlerini kocaman açarak baktı ve gülümsedi. bunu söylediğime ben de inanmıyordum, ama doğruyu söylediğime emindim. “teşekkür ederim, sevgilim.” elimi tuttuğunda dışarı çıktık, sanırım ikimiz de şaşkındık. arabaya yürürken arabanın kapıları açıldı, mat siyah bir spor arabaydı. jungkook'un arabasının yan modeliydi, bindiğimizde cüzdanımı vitesin yanına koydum ve kemerimi taktım. “biraz hızlı gidelim, yoksa geç kalacağız.” arkama yaslandım ve arabayı çalıştırırken onu izledim. üzerine siyah sıçramamış bir beyaz gibi duruyordu.

onu belki sabaha kadar izleyebilirdim, etkisi altına alacak bir güzelliği vardı. hareket ettiğimizde telefonum çaldı. jungkook'un aradığını gördüğümde kulağıma götürdüm. “evet?” koştuğunu telefondan gelen rüzgar sesinden anlamıştım. “abim beni kovalıyor, senin- ametist kolyen var ya, onu almıştım- kendi yüzüğü sanıyor.” eğlendiği sesinden belliydi. “ona benim kolyemi aldığını söylemeyi denedin mi?” arkadan gelen sesler kesildi. “evet, senin eşyalarını almamam gerektiğini söyleyip kovalamaya devam etti. saklanıyorum, haber vermek için aradım.” gülümsedim ve yoldan gözlerimi çektim. “ona parolayı söyle, o zaman durur. kapatmam gerek, iyi şanslar.” telefonu kapattım ve vitesin yanına koydum, kendi telefonunu bıraktığında ona baktım. “abinle geçen yıl tanıştık. bir görevde namjoon hyung’la binaya gelmişlerdi, o zaman testlerimi izlemişti. daha sonra namjoon hyung’a çok soğuk göründüğümü, ama etkileyici olduğumu söylemiş.” başımla onayladım ve gözlerimi ondan ayırmadım, onu kesintisiz izleyebileceğim tek an şuandı. “haklı olabilir, yüzündeki ifade bazen bir buza dönüşebiliyor. ve, altıncı nesil olamayacak kadar profesyonelsin.” gülümsedi, beyaz sokak lambasının yansımasında yüzünün kızardığını farketmiştim. “daha senin dövüştüğünü görmedim, sen de az değilsin.” omuz silktim. “belki de.” biraz daha hız verdiğinde kilometre göstergesine baktım, yüz altmışa çıktığında konuşmamaya karar verdim. “neden sustun?” gözlerimi ellerim döndürdüm. “hız yaptığın için, dikkatin bozulur.” gazı yavaşça bıraktı, bakışlarımı ona döndürdüm. “seninle konuşmayı seviyorum, oraya gidince bunları yapacak vaktimiz kalmayacak.” hafifçe kıkırdadım. “o zaman bunu söylediğine pişman olabilirsin. sen neden bir şeyler söylemiyorsun?” bana baktı ve gülümsemeye devam etti, ortalama on dakikadır gülümsüyordu. “anlatabileceğim kadar çok şey yaşamadım, buraya on dokuz yaşında geldim, o zamandan beri görev alıyorum. yaklaşık iki yıldır tatile çıkmadım.” gözlerimi açtım, çok uzun bir süreydi. “neden? izin mi verilmedi?” başını sağa sola salladı. “ben çıkmadım, çıktığımda yapacak bir şey bulamıyorum çünkü. şehirdışına da üç aydır çıkmamıştım, şuan çıkıyorum.” başımla onayladım. “dışarıda görmek isteyeceğin birisi yok mu? benim yok, ama bizimkilerle çıkmayı severim.” burukça dudaklarını birbirine bastırdı. “ailem ben buraya gelmeden önce beni resmi ve manevi olarak tanımadılar, o yüzden dışarısı benim için tanıdıklarımı ifade etmiyor. bir de, aramızda kalsa? söylediğim ilk kişisin, son kişi kalmanı istiyorum.” dudaklarımı ıslattım ve başımla onayladım. “benim ebeveynlerim boşandıktan sonra bizimle hiç konuşmadı, ortalama sekiz yıldır onları görmedim.” mırıltıyla onayladı, geriye taranan saçları tamamen bozulmuştu. balonun yapılacağı salona geldiğimizde otoparka bıraktık ve arabadan indik. “jimin, bekle.” çantadaki küçük tarağı çıkardım ve önünde durup saçını düzeltmeye başladım. gözlerini gözlerimden ayırmıyordu, taradığımda gözlerine baktım, gülümseyip tarağı elimden aldı. çantama geri koyduğunda çantayı da aldı ve elimi tuttu. “şimdi oldu, gel.” yürümeye başladığımızda kapıdaki güvenlik durdurdu. “isminiz?” jimin başını adama döndürdü, az önceki gülümseyişinden iz kalmamıştı. “park jimin.” adam eğildiğinde içeri girdik, içerisi tamamen loş ışıklarla kaplıydı ve akustiği çok güzeldi. etrafı sisli gözleriyle izlerken sıcak eli elimi daha sıkı kavradı. “boş bir masaya gidelim. ayrıca, bana öyle bakmaya devam edersen ciddiyetimden eser kalmayacak.” başımı diğer tarafa döndürdüm ve gülmeye başladım, ona bakarken ciddi kalamıyordum. bir masaya geldiğimizde çantamı elinde tutmaya devam etti, elimi de bırakmamıştı. “youra, gülmeyi bırak.” ciddiyetimi takındım ve etrafı kolaçan ettim. bir masada dört kişi bir adamın etrafına doluşmuştu, adam ortalama yirmi altı yaşındaydı ve mimiklerine bakılırsa mesafeli ama laf cambazı birine benziyordu. kızaran teni güneşte çok kaldığına işaretti, balo sahibi değildi ama gözetleyenlerden biri olabilirdi.

içeriye giren iri yapılı, otuzunun üzerinde görünen adam bizi gördüğünde gülümsedi ve bize yönelmeden önce garsona bizi işaret etti. “jimin, hazır bekle.” bana baktığında gözlerine baktım, teması hızlıca kestiğinde adam gelmişti. “park jimin ve kim youra olmalısınız, sizi bekliyordum. sizsiz olmazdı.” başımla selam verdim, jimin devreye girdi. “buna ihtiyacımız vardı, uzun süredir yüksek rütbeli kişilerle görüşmüyorduk.” başıyla onayladı, ikimize de baktığında saçımı geriye attım. “ne alırdınız? kahve?” jimin'le göz göze geldiğimizde gülümsedim, aklıma yazıdaki kahve olayı geldi. “sade olmamak şartıyla kahve, sade içmiyoruz.” garson yaklaştığında söyledi ve garson gitti, bakışlarımı jimin'in masadaki elinden ayırıp adama döndürdüm. “sizinle alakalı çok şey duyduk, eminim bize verebileceğiniz bir şeyler vardır.” gülümsedi. “elbette, elbette. birbirimize vereceğimiz çok şey var. sizin için küçük hediyeler hazırlattım, umarım beğenirsiniz. iki küçük kutu çıkardığında üzerinde elmas bulunan iki küpe vardı, biri benim, biri de jimin içindi. “takın, lütfen, ihtiyacınız olacaktır. bir yere kadar gideceğim, kahvenizin tadını çıkarın.” masadan ayrıldığında kahveler geldi, küpeyi incelerken altındaki kulaklığı farkettim. “youra, takabilir misin? deliği bulamadım.” elime verdiğinde kulağına geçirdim, sonra benimkini de kendisi aldı. “ben de seninkini takayım.” saçlarımı kulağımdan uzaklaştırdığında yavaşça taktı, saçlarımı geri düzeltti. “şimdi oldu. güzel duruyor, bir tane almak lazım.” gözlerimi gözlerine çıkardığımda maskesinin düştüğünü gördüm, masaya dirseğini dayayıp beni izlemeye başladığında elimle saçlarını düzelttim. “bana öyle bakarsan ciddiyetten eser kalmayacak.” gülmeye başladığında elimle yüzünün kenarlarını kapattım. “maskeni düşürdüğüm için kendimle gurur duyuyorum.” bacaklarım acımaya başlamıştı, bir dans müziği çaldığında birkaç çift çıkmıştı. telefonumun kamerasını açıp masaya sabitlediğimde saçlarımı düzelttim, sonra kapattım ve çantaya kılıfını koyup eteğimin altına sabitlediğim çantaya koydum, çanta sadece göstermelikti. jimin önümde durup reverans yaptığında ona baktım. “prensesim, benimle dans eder misiniz?” oyununa ayak uydurdum ve reverans yapıp elimi eline koydum. “prensim, lütfen.” piste yürüdüğümüzde elini belime koydu, omzuna koyup ellerimizi birleştirdiğimizde ritme ayak uydurduk. benden gözlerini ayırmıyordu, yüzü ciddiydi ama gözleri aynı şeyi söylemiyordu. ciddiyetimi bozmadan gözlerine bakmaya devam ettim, bizden sonra birkaç kişi daha çıktığında ona gülümsedim. “daha önce hiç dans etmemiştim.” bakmaya devam etti. “ilk defa, açıkçası benim de.” sesi daha derindendi, omzumun üzerinden ellerimize baktığımda parmaklarımı kenetledim. nefesi yüzüme vurduğunda bir ses duydum. “gençler, hayatımda gördüğüm en güzel çift sizsiniz, buna emin olun ama göreve odaklanalım. youra-ssi, sol omzunun hizasındaki masada oturan adam gözetleyenlerden biri. iki dakika sonra dans bitecek, yerinize geri oturun ve bana haber verin.” jimin bana fısıldar gibi konuştu. “pekala, şimdi başlıyoruz.” bir süre konuşmadan birbirimizi izledik, dans bittiğinde yavaşça masaya yürüdük. “biz hazırız.”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.