“Elbet ölümün zincirleri bileklerimizi kavrayacak Taehyung… Bileklerimizi.” † Pencereden yansıyan sıcaklıkla gözlerimi açmaya çalıştım. Güneş sanki irislerimi eritmek istercesine kaynar bir sıcaklık veriyordu. Tanrı muhtemelen yaptıklarımdan dolayı beni cezalandırmak istiyor. Güldüm. Kafamda kurduğum her şeyi bir kenara atıp içi boş olan midemin kendini kasmasıyla yatakta biraz kıvrandım, gözlerim direkt duvardaki saate çarpmış akrep ile yelkovanın mücadelesini izliyordum. Üstümdeki ince çarşafı yatağın kenarına fırlatıp kaburgalarımı istemdışı kontrol ederek doğruldum, boynum tutulmuştu ve kafamı çevirip kütlettiğimde sinirlerimden bir parça kopmuştu. Telefona bakıp gelen mesajları kontrol ettiğimde Namjoon’un adını gördüm. Dudaklarımı bastırıp üst bildirimden mesajı okuduğumda “Taehyung için hala haber yok…” yazısıyla sırıttım. Telefonun ekranını kapatıp etrafa bakındığımda güneş ışığı bu sefer de sırtımı kavurmaya başladı. Telefonu elimde biraz daha sıktım. Namjoon’un yazdıkları zihnimin köşelerine kazındı. Onların hiçbir şeyden haberi yoktu. Gülüşüm dudağımın kenarında donup kaldı.Gözüm odanın kapısına kaydı. İncecik bir aralık, içeriden hâlâ sabun kokusu geliyor gibiydi. Dün gece parmak uçlarımda dolaşan sıcaklık zihnimde yeniden belirdi. Onu ellerimle temizlemiştim, her zerresine kadar. Kimsenin hakkı olmayan bir şeyi ben saklıyordum.Kaburgamın arasına saplanan açlığı bastırmak için derin nefes aldım. Açlığım yiyecekten değildi; Taehyung’un bana ait olduğuna dair o tek gerçeği defalarca duymak istiyordum.Avuçlarımı dizlerimin üzerinde gezdirerek doğruldum. Parmak boğumlarımda çıkan çıtırtı, odanın sessizliğinde yankılandı, çıplak ayaklarımın parkelere değmesiyle içimde tuhaf bir ürperti gezindi.Mutfakla oda arasındaki mesafe aslında kısaydı ama her adımda zihnimdeki fısıltılar uzuyordu. Raflardan bir bardak aldım, musluktan akan suyun berraklığına gözlerimi diktim. Soğuk sıvı dudaklarımdan içeri aktığında boğazımda bir anlığına Taehyung’un nefesini hissettim; titredim.Tezgâhın köşesinde duran küçük anahtar avuçlarımda dönüp durdu. Metalin soğukluğu hoşuma gidiyordu, çünkü aynı soğukluk onun bileklerine de dokunuyordu. “Zincirlerimiz…” dedim fısıltıyla, gülüşüm boğazımda hapsoldu.Dolabın kapağını açtım, rafların derininde duran küçük şişeye gözüm kaydı. İçinde berrak bir sıvı, koku vermeyen, görünmeyen ama etkisi ağır olan… Benim kontrolüm. Kapağını açmadan yalnızca baktım. Onu saklamamın sebebi, en doğru anı beklememdi.Elimle tezgâhı sıyırarak geriye çekildim. Kalbim sanki midemin boşluğuna vuruyordu, ama acıkmamın nedeni yiyecek değildi. Yavaşça tekrar odaya yürürken, kapının ardındaki nefesin varlığını duyar gibi oldum. O oradaydı. Ve ben, hazırlığımı bitirmiştim. Anahtarı yuvaya yerleştirdim, her çevirişimde kalbimin hızı biraz daha artıyordu. Nefesimin ritmini kontrol altında tutmaya çalışırken zihnimde tek bir şey vardı: kapıyı açmak.Ve açtım.İşte oradaydı. Tertemiz görünüyordu; esmer teni parlıyordu, saçları ipek gibi tane tane ayrılmıştı… Çok güzeldi. Gözlerim bileklerine kaydı; yatağa bağlanmaktan incinmiş miydi, bilemedim. Sanki zorlamıştı, izler vardı… Fakat önemsizdi.“Taehyung.” dedim, kendimden emin bir sesle. Odaya adım atıp kapıyı kapattım, kilidi üstünde bırakarak. Adını söylememe rağmen hiçbir tepki vermedi. Bunun üzerine sandalyeyi çektim, yatağın kenarına yaklaştırıp oturdum.Önce onu seyrettim. Yarı uzanmış, omuzları kamburlaşmıştı. Saçları gözlerini örtüyor, yüzünü gölge gibi gizliyordu; sakalları hafiften uzamıştı. Parmağımı uzatıp o saç tellerini aralamak, sakallarının arasına dokunmak istiyordum. Yemin ederim, istiyordum. Onu hissetmek, varlığını avuçlarımda duymak istiyordum.Ama hayır… İstek dışı bir şeye el süremezdim.Alt dudağımı ısırarak gözlerimi ona diktim.“Cevap versene, Taehyung.” dedim kendimden emin bir sesle.Ama hayır… Yine sustu. Yine o lanet olası başı eğikti. Sanki aptal bir köle gibiydi.Öfkem kabardı.“Taehyung, cevap ver.” diye bu kez emrivaki bir tonla seslendim. Fakat hiçbir hareket yoktu; yalnızca parmağı hafifçe kıpırdadı, o kadar.İçimdeki siniri bastıramayıp güldüm. Ardından hızla ayağa kalktım. Bir anda boynunu kavrayıp onu yatağa yatırdım, bastırdım. Şimdi yüzü görünüyordu; ipek saçları geriye doğru akıyor, her bir tel tane tane dökülüyordu.Parmak uçlarımı bastırmaya devam ederken dudaklarına doğru eğildim, fısıltım odada yankılandı:“Düşmanın mıyım senin, ha?”Sözlerimle birlikte baskıyı artırdım. Onun nefesi daraldıkça gözleri küçülüyor, bakışları bulanıklaşıyordu. Çırpınışlarını hissetmek içimdeki ateşi daha da körüklüyordu.“CEVAP VER!” diye haykırdığım anda, bedeninde ilk sarsıntılar başladı.Parmaklarımın arasında çırpınıyordu. Önce küçük titreyişlerle başladı; boğazının derinliklerinden çıkan kısık hırıltılar odayı doldurdu. Nefesi kesildikçe göğsü yukarı kalkıyor, ardından çaresizce iniyordu.Gözlerime baktığında, orada yalnızca korku vardı. İşte istediğim şey buydu.Baskımı biraz daha artırdım. Boynundaki damarları gerildi, yüzüne yayılan o solgunluk gittikçe belirginleşti. Dudak kenarları morarmaya başlamıştı, göz kapakları titreyerek yukarı kalkıyor, sonra güçsüzce kapanıyordu. Tüm bedeni zincirlerin izin verdiği kadar kıvranıyordu; bileklerindeki metal izleri daha da koyulaştı.Ben eğildikçe saçlarının kokusu burnuma doluyordu. İpeksi teller boğazımın üstünden kayıyor, sanki onun son nefesini benliğime armağan ediyordu. Çırpındıkça parmak uçlarımda daha sertleşen nabzını hissettim, giderek zayıflıyordu.“Bak bana.” diye fısıldadım, gözlerimi onunkilere kilitleyerek.Zorlukla araladığı bakışlarında bulanık bir boşluk vardı. Dudakları titredi ama tek bir kelime bile çıkmadı. Gözbebekleri küçülüyor, yanaklarına ölümün beyazı yayılıyordu.Onu bıraktığımda göğsü sertçe havayı yutmaya çalıştı; boğazından kesik öksürükler yükseldi. Zincirlerin gölgesinde küçülmüş, omuzları kamburlaşmıştı. Saçları dağınık teller hâlinde alnına yapışmış, dudaklarının kenarında solgun bir morluk bırakmıştı. Esmer teni gerilmiş, göz altları koyulaşmıştı. Yarı baygın, yorgun ama hâlâ… güzeldi.Çok güzeldi.Ve bu güzellik, sadece bana aitti.Yavaşça eğildim, dudaklarım neredeyse tenine değecek kadar yakındı. Nefesimi hissettiğini biliyordum; öksürüklerinin arasında bile tedirginliği bütün vücuduna yayılmıştı. Elleri zincirlerin arasında kıvranıyor, ama kaçacak hiçbir yeri olmadığını çok iyi biliyordu.“Böyle mi bakacaksın bana?” dedim kısık bir sesle, parmak uçlarımı çenesinin altına bastırarak. Yüzünü yukarı kaldırmaya zorladım. Çaresizce gözlerimi buldu, bakışları korku ile bulanıktı.Tam istediğim şeydi.Sandalyeyi tek hamlede kenara ittim, yatağın kenarına daha da yaklaştım. Dizlerimle bacaklarını sabitledim, kaçmaya yeltense bile hareket edemeyeceği bir şekilde. Elim hâlâ boynunda, diğer elimle saçlarını geriye doğru sıyırdım.İpeksi teller parmaklarımın arasından kayarken hırıltılı bir kahkaha attım.“Güzelsin Taehyung… ama güzelliğinin kime ait olduğunu unutmamalısın.”Sesim, oda kadar karanlıktı.O ise sessizdi. Dudakları titredi ama çıkacak kelimeyi yuttu. Sanki korkusuyla beni daha da besliyordu. Ben eğildikçe nefesi hızlandı, zincirler gerginleşti, bilekleri kızardı.Bastırdım. Daha sert. Daha derin.Çırpınışları arttıkça içimde yükselen o tatmin duygusu bütün damarlarıma yayıldı. Onu seyretmek, acısını görmek, bana boyun eğişini izlemek… işte gerçek haz buydu. Çırpınışlarını bir süre daha seyrettim. Her nefesinde, zincirlerin metal sesi odada yankılanıyordu. Bilekleri kızarmış, göğsü inip kalkarken ter damlaları şakaklarından süzülüyordu.“Bak bana.” dedim bu kez sert, buyurgan bir sesle.Gözlerini kaçırmaya çalıştı, başını yana eğdi. Parmağımla çenesini yakalayıp yüzünü zorla çevirdim. “Sana bak dedim.”Göz göze geldiğimizde, içinde korkunun yanı sıra çaresiz bir öfke de vardı. Bu hoşuma gitti. Dudaklarımın kenarı kıvrıldı.“Cevap vereceksin.” dedim, sesimi alçaltarak. “Sadece bana. Sadece benim sözlerime.”Elimi göğsüne bastırdım, kalp atışlarının hızlandığını hissettim. Daha fazla direnmeyeceğini biliyordum.“Şimdi…” dedim eğilerek, dudaklarımı kulağına yaklaştırıp fısıldar gibi.“Benim adımı söyle.”Sözlerim odaya ağır bir sessizlik gibi düştü. Onun dudakları titredi, nefesi kesik kesikti. Zincirlerin gerginliğiyle birlikte kısık bir inilti çıktı boğazından.“Jungkook.” diyecekti, biliyordum. Çünkü başka seçeneği yoktu.“Benim adımı söyle.”Sözlerimden sonra dudakları aralandı, ama tek bir ses bile çıkmadı. Sessizliği beni delirtmeye yetti.Çenemi sıktım, bakışlarımı üzerine kilitleyip bekledim. Ama hâlâ inat ediyordu.Öfkem kabardı. Avucum aniden yüzüne indi. Tokadın yankısı odada çınladı; başı yana savruldu. Yanağında kızarıklık hemen belirmişti.“Duydun mu?” dedim dişlerimin arasından. “Söyleyeceksin.”O hâlâ susuyordu. Dudakları titriyor, boğazı kurumuş gibi yutkunuyordu.Gülümseyerek eğildim, parmak uçlarımı yüzünde gezdirdim. Ardından yumruğum göğsüne indi; sarsılarak nefesini kesti. Zincirler gerginleşti, bilekleri metalin keskinliğiyle daha da kızardı.“Beni sinirlendirme.” diye fısıldadım, dudaklarım kulak hizasında. “Bir kelime… sadece bir kelime.”Elim tekrar boynuna indi, bastırdım. Yüzü kızardıkça gözleri bulanıklaştı.“Adımı söyle Taehyung!”Her sözcüğümle birlikte yumruğum gövdesine indi, nefesi daha kesik, daha hırıltılı çıkmaya başladı. Saçları darmadağın, alnına yapışmıştı. Ama ben daha da yaklaştım, gözlerimin içine bakmaya zorladım onu.“Benim adımı söylemeden kurtuluşun yok.”dudak kenarından kan süzüldü, çenesine doğru ince bir çizgi bıraktı. Yanağı kıpkırmızı kesilmişti.Ama hâlâ sessizdi.Bu inat, bu suskunluk beni çıldırtıyordu. Yumruğum bir kez daha karnına indi; acıyla iki büklüm oldu, nefesi yarıda kesildi.“Beni duymuyor musun?!” diye haykırdım, boynunu kavrayıp yüzünü zorla yukarı kaldırdım.Artık gözleri yaşlarla bulanmıştı, kararmış bakışlarının içinde korku, acı ve çaresizlik iç içeydi. Dudakları aralanıyor ama ses çıkmıyordu.Bastırdım daha da, tırnaklarım çenesine iz bırakacak kadar derine gömüldü.“Bir. Tek. Kelime.” dedim fısıltıyla, ama her hecede nefretim tıslıyordu.Ve işte o an… kısık, titrek bir ses dudaklarından döküldü.“…Jungkook.”Dudaklarından çıkan adım, kanın metalik tadına karışarak yankılandı. Nefesi yarım yamalaktı, sesi neredeyse boğulmuş gibiydi. Ama duydum. Her harfi duydum.Gözlerim kısıldı, dudaklarımın kenarıyla gülümsedim.“İşte böyle.” dedim, parmaklarımı yavaşça çenesinden çekerek.Taehyung zincirlerin altında yığılıp kalmıştı; saçları alnına yapışmış, dudak kenarı kanlı, gözleri bulanık ve nemliydi. Yarı baygın, nefesi düzensiz… ama hâlâ güzeldi. Hâlâ bana aitti.
O