İçeriğe geç

Trabzon Güzeli

Bölüm 4 · 10 dk okuma

Trabzon Güzeli

Bölüm 4

4.Bölüm- Cengiz Amca

Köye gelen köy arabasıyla köyden giden köy arabası bir değildi. Birbirlerinden farklılardı. Köye gelen araba epey konforlu büyük, güzel ve yeni bir araçtı. Köyden giden araba ise milattan kalma bir külüstürdü. Köyümüzü severdim. Fazlasıyla yeşil, manzarası bol ve sahile yakın olduğu için havadardı. Fakat köy arabaları sanki köye gelenlerin gözünü boyarcasına güzel gidenlere de yallah dercesine berbattı.

Köye gelen arabayı incelerken dalıp gitmiştim. O bilmediğim numarayla üniversiteler hakkında biraz konuştuktan sonra telefonu kapatmış ve kitap okumaya kaldığım yerden devam etmiştim. Köy arabasının sesiyle dağılmıştı dikkatim. Demek akşam olmuştu... Bulutların hafif grileşmesinden ve okuduğum sayfalara yansıyan batan güneşin turunu ışığından anlamıştım zamanın geçtiğini. Fakat köye gelen son araba ile tescillenmişti saat benim için.

Oturduğum yerden usulca kalkıp dağınıklığımı toparladım. Köy arabası hemen bizim alt yoldan Cengiz amcalara giden yolda durdu. Kaşlarımı kaldırdım. Fındık ayına daha vardı. Cengiz amcaların gelmesine de vardı yani. Toparladığım eşyalarımı çantama koyup alt yola doğru yürümeye başladım. Sahiden de Cengiz amcalardı… Emine abla ile birlikte valizlerini köy arabasından indiriyorlardı. Cengiz amca bizim köyün sayılı zenginlerindendi. Onu daha önce hiç köy arabasıyla buraya gelirken görmemiştim. Bizim yokuşu koşarak indim ve elimdeki eşyaları bizim fındıklıktaki duvara bırakıp onların evinin yoluna doğru gittim.

Köy arabası çoktan yola koyulmuştu ben gidene kadar. “Cengiz amca!” Cengiz amca bana doğru döndü.

Koşarak yanlarına yetiştim. “Hoş geldiniz. Yardım lazım mı?”

Nefes nefese kalmıştım. “Hoş bulduk güzel kızım benim. Valla ne iyi olur.”

Valizlerini taşımasında evlerine kadar yardım ettim. Arabaları köyün girişinde arıza yapmış. Servis çağırmışlar arabayı da Trabzon merkezdeki yetkili servise yönlendirmişler. O yüzden köy arabaları ile gelmişler.

Valizleri eve taşıdık. “Emine abla bir yıldır yoksunuz evde istersen ben temizliğe falan yardıma gelirim, ablama da söylerim. Tek başına koskoca eve girişme.”

“Sağ ol kuzum benim, Mine ve bizim kızları da çağıracağım ne kadar çok kişi olursak o kadar iyi valla.”

Evleri çok büyüktü. Yazdan yaza uğruyorlardı buraya neden bu kadar büyük ve güzel bir ev yaptırdıkları hakkında hiçbir fikrim yoktu aslında.

“O zaman ben yarın ablamla yardıma gelirim sana.”

Cengiz amca ve Emine ablaya veda edip kendi evime doğru yürümeye başladım. Hava epey kararmıştı. Ama gözümün önünü görebileceğim kadar aydınlıktı hala. Fındıklığın duvarına bıraktığım eşyalarımı aldım. Cengiz amcaların arabası Allah’tan köyün girişinde bozulmuş. Ya İstanbul’dan gelirken yolda arıza verseydi… Daha kötü olurdu onlar için. Ben çok severdim onları. Hatta ben bu köydeki herkesi çok severdim. Her birinin nerede yardıma ihtiyacı varsa ona koşmak gibi bir huyum vardı. Bu yüzden onlar da beni çok severdi.

“Anne!” diye seslendim kapıdan içeri girerken. “Cengiz amcalar gelmiş!”

“Evet, bu hafta geleceklerdi Emine söylemişti bana.”

Mutfaktan geliyordu sesi. “Arabaları bozulmuş köyün girişinde.”

Annemin doğradığı salatalıktan bir dilim alıp attım ağzıma. “Ciddi bir şey yok dimi?”

“Yok yok, servise yollamışlar haber bekliyorlar. Aman anne ciddi bir şey olsa ne olur sanki Cengiz amcaya dokunur mu o, alırlar yenisini.”

Güldüm bu dediğime. Annem de göz devirip cevap vermedi bana. “Cengiz amca mı gelmiş?”

Ablam elinde tepsiyle balkondan çıkarken bana baktı. “Evet, yarın Emine ablaya temizliğe gideceğiz ablamla gelir yardım ederiz dedim.”

“İyi demişsin bir yıldır toz bağlamıştır her yer.”

Akşam yemeğini yedikten sonra çay demledik balkonda oturarak geçen yılın son fındıklarını yemek için. Artık taze fındık toplayıp yeme zamanı gelmişti.

Yurtta kaldığım zaman yazları ve böyle kalabalık aile ortamlarımızı özlüyordum. Büyüdükçe daha da kalabalık oluyordu ailemiz. Mesela Okan abi katılmıştı aramıza. Belki ilerleyen zamanda teyze de olacaktım. Henüz bunun haberini almamıştık tabi. Evleneli çok uzun zaman da olmamıştı zaten.

Hava zifiri kararmış yıldızlar ortaya çıkmıştı. Ay da parlıyordu bulutların arasından. Gündüz ne kadar sıcaksa gece de o kadar serindi. Çay da çok güzel gitmişti bu havada. Cengiz amcaların evlerinin ışığı açıktı. Uzun zamandır orayı böyle görmediğim için garipsemiştim. Köy şenlenmişti. Artık kışın kapalı olan ışıklar hep açıktı. Tüm köy cıvıl cıvıl olmuştu. Yazın köyü ayrı bir seviyordum. Kış gelince ıssızlaşıyordu. Herkes göçüp gidiyordu.

“Ne düşünüyor benim güzelim?”

Abim yanıma oturup kolunun altına aldı beni. “Köy ne güzel oldu, herkes geldi.”

“Evet, şenlendi yine.”

“Mimar biriyle arkadaş oldum. Bana iç mimarlıktan bahsedecek. İç mimar olan arkadaşları da varmış. Tercihler bitene kadar buna da bakayım diye düşündüm. Neredeyse her mesleğe baktım ama iç mimarlığı hiç düşünmemiştim.”

Abim derin bir nefes aldı. “Çok iyi düşünmüşsün. Kim bu mimar arkadaş?”

Önemli biri değil ya sana yanlışlıkla mesaj atan şahıs… “Sen tanımazsın ya.”

“Tanıştırırsın o zaman.”

Başımı olumlu anlamda sallayıp konuyu kapatmaya çalıştım.

Geceye doğru yavaş yavaş herkes yatmaya gitti. Abim de beni yalnız bırakıp içeri geçtiğinde balkondaki sallanan sandalyeye kurulup gökyüzünü izlemeye başladım.

Hayatımla ilgili önemli bir karar vereceğim şu dönemde hayatımı düşündüm. Mis gibi bir hayatım vardı.

Telefonumun titremesiyle cebimden çıkarttım.

Uzay diye telefonuma kaydettiğim numaradan geliyordu mesaj. İsmi Uzay mıydı değil miydi umurumda değil, benim adım da Dünya değildi çünkü…

“Nasılsın?”

Telefonun diğer ucunda nasıl birinin oturduğunu bilmeden mesajlaşmak, konuşmak garipti. Ne yapıyordu mesela şu an? Masasının başında oturup bana mesaj mı atmıştı yoksa uzanıyor muydu yatağında? Ya da dışarıda mıydı? Bunları bilmeden, nasıl bir karakterle nasıl bir insanla konuştuğunu bilmeden… Garipti işte hele de benim gibi meraklı bir kız için…

“İyiyim, sen nasılsın?”

Mesajı atıp cevabını bekledim.

“Ben de iyiyim, neler yapıyorsun konuşmayalı?”

O da benim neler yaptığımı nasıl olduğumu merak ediyordu. Bu iyi hissettirmişti. “Balkonda oturuyorum saatlerdir, hava çok güzel. Sen neler yapıyorsun?”

“Ben de kendime sandviç hazırlıyorum mutfaktayım, köyünüz güzel mi?”

Kaşlarım çatıldı. Tahminlerimin hiçbiri doğru değildi demek ki… Bir dakika, ben köyde yaşadığımı söylemiş miydim?

“Köyde olduğumu nereden biliyorsun?” Mesajı attıktan sonra önceki mesajlarımıza bakmak için yukarı doğru çıktım ama onu engellediğim zaman önceki mesajların hepsini sildiğim geldi aklıma.

“Söylemiştin.”

Hatırlamıyordum söylediğimi.

“Ayrıca Trabzon’da yaşayıp da şehirde oturmak kendine yapacağın en büyük haksızlık olurdu.”

Demek o da benim gibi binaların ve insanların kirli kalabalığını Trabzon saymıyordu. Trabzon demek köy demekti.

“Haklısın, seni sevdim.”

Yazdığım mesaja baktım ve yolladım. Eğer ağır bir ergen değilse yazdığım mesajı yanlış anlamazdı.

“Ben de seni sevdim Dünya Güzeli.”

Attığı mesaja gözlerimi devirdim. Henüz beni görmemişti bile…

“Beni görmeden güzel kelimesini çok eskitiyorsun. Ya beklediğin gibi biri değilsem?”

Birkaç dakika bir şey yazmadı. Sonra kendine yemek hazırladığı geldi aklıma. İşi vardır diye düşündüğüm sırada yeni bir mesaj geldi.

“Güzel derken neyi kast ettiğimi nereden bilebilirsin ki?”

Kaşlarımı kaldırdım. Bu çok hoşuma gitmişti. Sıradan biri değildi. Naif birine benziyordu. Bu gerçekten hoşuma gitmişti.

“Geldin mi daha önce Trabzon’a.”

Konuyu değişmek istemiştim. Onunla konuşmak da hoşuma gitmişti.

“Evet geldim. Şu an biraz işim var sonra bu konuşmaya kaldığımız yerden devam etsek olur mu?”

Yazdığı mesaja olumlu bir cevap verip telefonu kapattım. Saat daha fazla geç olmadan ben de uyumaya gittim çünkü yarın Emine ablanın evini temizleyecektik.

***

“Yazdan yaza gelmek için fazla konforlu değil mi bu ev bir de çok büyük ya.”

Ablam Emine ablaların evinin yokuşunu çıkarken söyleniyordu. “Evet biraz öyle ama geleceği düşünmüşler herhalde torunlarını falan.”

Ablam gözlerini devirdi. “Ne torunu Allah aşkına tek çocukları yok muydu bunların? Tek çocuk on tane torun yapacak değil ya.”

Sahi çocukları neredeydi acaba? Ben hiç hatırlamıyordum onu. O kadar uzun süredir yalnız geliyorlardı ki köye.

“Yeğenleri de gelecekmiş, Mine falan bitiririz bugün temizliği.”

Emine abla akşamdan biraz toparlamıştı etrafı. Üst kattan başladık temizlemeye. Devasa bir eşya kalabalığı olmadığı için odalar kolay temizleniyordu. Misafir odaları bitti ve üst kattaki son odaya geldi sıra.

“Kızlar ben o odayı ve bizim yatak odasını temizledim buralarda yatacağız diye. Bu katta bir şey kalmadı merdivenleri birimiz silelim diğerleri alt kata inebilir.”

Hepimiz aşağı indik merdivenleri de Mine sildi aşağı kadar. Akşama doğru tüm temizliği bitirmiştik. Biz de bitmiştik gerçi…

“Güzel bir çayı hak ettik ellerinize sağlık kızlar valla tek başıma bir haftada bitiremezdim bu evi.”

Emine ablaların terasına oturup yaptığı çayı içmeye başladık.

O sırada kapının önündeki kırmızı araba çekti dikkatimi. “Arabanız geldi mi servisten?” diye sordum. Emine abla olumsuz anlamda salladı başını. Daha spor bir arabaydı bu pek Cengiz amcalık değildi aslında.

“Bizim Cengiz oğlanı çağırdı araba servisten gelene kadar lazım olursa diye araba.”

“Ee bizim araba vardı. İlker abime söyleseydiniz o verirdi acil zamanlarda size.”

Çayımdan bir yudum daha alıp arabaya baktım.

“34 Blt 61”

Plaka güzel gözüküyordu, araba zaten güzeldi…

“Ee nerede o?” diye sordum. Çocuklarının ismini unutmuştum resmen.

“Bizi rahatsız etmesin temizlik yaparken diye odasından çıkmamasını tembihledim ben. Yukarıda.”

Çaylarımızı bitirdikten sonra, “Biz kalkalım artık hava kararmadan.”

“Çok teşekkür ederim kızlar. Gülgün’ü de alın bir ara gelin oturmaya.”

Kapıdan çıkıp eve doğru yürürken arkamı dönüp eve bakıyordum. O sırada telefonum çalmaya başladı. Uzay arıyordu.

“Kim o kız?” diye sordu ablam. “Yeni biri, anlatırım bir ara.”

Telefonu açtım. “Efendim?”

“Merhaba, nasılsın?”

“İyiyim sen?”

“İyiyim ben de müsait misin seni biriyle konuşturacağım.”

Kaşlarım çatıldı. O sırada ayağım taşa takıldı ve ablama tutundum. “Aslında şu an müsait değilim, evde değilim yani. Tercihlerle alakalı biriyse eve geçtikten sonra konuşalım mı?”

“Tabi olur nasıl istersen. Neredesin?”

Etrafıma bakınma ihtiyacıyla doldum. Ardımda bıraktığım koca eve geri dönüp bakınca üst kattaki odanın perdesi kapandı. Deli dehşet bir gariplik sarmıştı etrafımı.

“Bir komşumuza yardıma gelmiştim eve dönüyorum. Sen neredesin?”

Bu soruyu sorma ihtiyacım içimdeki şüpheydi. Emine ablaların oğlu Uzay olabilir miydi? Nasıl bir paranoya bağladıysam artık…

“Evdeyim ben de.”

“Trabzon’a gelmiş olma ihtimalin var mı?”

Bunu demem üzerine güldü. Hem de epey sesli bir gülüştü bu.

“Bu ihtimal seni şu an görüyor olma ihtimalim kadar bir ihtimal.”

Bunu demesi üzerine dikkatli bir şekilde Emine ablaların evine baktım. Yutkundum. “Yardıma geldiğimiz komşumuzun evinde de biri var ve o da bugün İstanbul’dan geldi. O olma ihtimalini sorguluyorum şu an. Gerçi çocuğu hiç hatırlamıyorum yaşını adını falan da ama birden garip hissettirdi bu ikili çelişki o yüzden soruyorum. O sen misin?”

Buna da gülerek cevap verdi.

“Fazla hayalperest birisin Dünya. Keşke o olsaydım. Ama Trabzon’a şu sıralar gelebilme ihtimalim düşük, tabi dilersen senin için bir günlüğüne gelebilirim.”

Ablam beni ve yaptığım telefon konuşmasını hayretle izliyordu.

“Benim için neden gelesin. Beni tanımıyorsun bile.”

Yerimde durmayı bırakıp yürümeye devam ettim. Ablam da peşimden geldi. “Doğru diyorsun. Seni tanımıyorum ama dilersen yine de gelirim yüz yüze tanışmak telefondakinden daha sağlıklı olur.”

“Sen bilirsin, dilersen kendi isteğinle gelebilirsin. Benim için gelme. Emine ablanın oğlu olma ihtimalin düşüktü zaten. Sadece aklıma gelen her şeyi içimde tutamamak gibi bir huyum var. Şüphelendiğim her şeyi sana söyleyeceğim. Hayriye teyzenin Almanya’daki torunu bile olabilirsin sonuçta.”

Buna ben de güldüm. “Her neyse sonra konuşalım bu konuyu görüşmek üzere.” deyip telefonu kapattım. Çünkü ablam fazlasıyla meraklı bir şekilde beni izliyordu.

“İç mimarlığı araştırıyorum. Uzay ile de telefondan tanıştık. Benim Trabzonlu olduğumu biliyor ve ortak bir arkadaşımız varmış. İç mimarlık konusunda bana yardımcı olacak çünkü kendisi de bir mimar adayı. Onun kim olduğunu merak ediyorum ama bana kim olduğunu söylemiyor o yüzden ben de birtakım teoriler üretiyorum. Hepsi çürük teori gerçi. Merak ettiğin başka bir şey var mıydı ablacım?”

“Her şeyi özetledin teşekkür ederim.”

İkimiz de güldük, “Rica ederim, ne demek, her zaman.”

“Adı ne?

“Uzay galiba.”

Kesinlikle Uzay değildi…

“Emine ablalarının oğlunun adı Uzay değil. Hayriye teyzenin Almanya’daki torunun adı da Uzay değil.”

Onun adı da Uzay olmayabilirdi sonuçta.

“Çocuk bizim köyden bile değil abla ben boş teoriler üretiyorum sadece. Çocuk kim bilir ne zaman geldi Trabzon’a en son.”

Derin bir iç çektim. “İç mimarlık güzelmiş aslında. Puanın da çok iyi. En iyi okulu alabilirsin.”

Başımı olumlu anlamda salladım. “Sen canın sıkıldıkça bizim odanın eşyalarıyla oynuyorsun yerlerini falan değişiyorsun. Bazı eşyalardan alternatif eşyalar üretiyorsun. Hatırlıyorum küçükken çöpe atacağımız kutuları alır onlardan aksesuar ya da işe yarar bir eşya yapardın.”

O anlattıkça dikkatle dinledim. Çok doğru tespitlerdi bunlar. “Yani sen diyorsun ki sana uygun bir meslek bu.”

“Hıhım olabilir, seni masa başı bir işte hayal edemiyorum sahada olman lazım.”

İşte ablamı bu yüzden çok seviyordum. Herkesi her şeye anında ikna etmek gibi bir huyu olduğu gibi her an her şey için bizi cesaretlendirebiliyordu da…

“Sen bir tanesin. Neden evlenip gittin ki?”

Yolda yürürken sımsıkı sarıldım ona. “Düğünümde göbek atarken oh iyi ki gittin oda bana kaldı diye kahkaha atan da bendim dimi?”

Bu dediğine de kahkaha attık beraber. “Son Gün gelene kadar oda bana kalmıştı mis gibi.”

“Tamam, yürüyemiyorum bırak beni.”

Eve geldiğimizde kendimizi koltuklara attık. Oturunca anladık ne kadar yorulduğumuzu.

“Bugün bir davetiye geldi bize.” Annem elinde davetiyeyle odaya girdi. “Anne bir selam verseydin ya.” diye söylendim davetiyeyi elinden alırken.

“Aaa bizim Necla evleniyor. Bu kız benle yaşıt değil miydi ya? Ne ara nişanlandı da evleniyor? Hiç haberim olmadı.”

“Ankara’da nişanlanmış düğün de Ankara’da olacakmış normalde. Burada ufak bir düğün yapacaklarmış köy konağında Ankara’ya gidemeyecekler için.”

Davetiyeyi incelerken Rümeysa ile nasıl horon tepeceğimizi hayal ediyordum.

“Evlenme yaşına gelmişim vay be. Akranlarım bir bir uçtu yuvadan.”

Annem kafama bir tane patlattı. “Sen önce ne okuyacağına karar ver.”

“Of anne acıttın kafamı ya.”

Telefonumun sesiyle arayana baktım. Rümeysa arıyordu.

“Kızzz bizim Necla evleniyormuş. Bayadır düğün istiyorduk oynamak için.”

Evet telefonu aynen böyle açtı.

Bölüm sonu

3 yorum