O kadar uzun süre telefondaki mesaja baktım ki, düşünmekten ve dalan gözlerimle birlikte bayılmaktan korkarak kendimi silkeledim. Bu numaranın asıl hedefi bendim yani. Yirmi bir yaşında, erkek ve ismi Uzay… İsminin Uzay olduğu konusunda kocaman şüphelerim vardı çünkü benim adım da Dünya değildi.
Abimin telefonundan o numarayı almış olmasaydım bu konuşma hiç yaşanmayacaktı. Ya abimi de beni de trolleyen bir numaraysa bu? Acaba ben de engelleyip hiç uğraşmasa mıydım? Yoksa kim olduğunu bulana kadar devam mı ettirseydim bu konuşmayı? Abim bunu duysa bana çok kızardı. Genelde ondan bir şeyleri saklamazdım ama bu da fena bir şekilde saklanacak bir şeydi. Rümeysa’ya mı anlatsam acaba?
Abim camdan bana seslenene kadar bu düşünceler devam etti. Işığı kapatıp içeri geçtiğimde Son Gün, Okan abinin getirdiği hediyeyi açıyordu. Her geldiğinde mutlaka ona bir oyun getirirdi.
“Bu sefer sana da bir hediyem var. Sınavda istediğin sonuca ulaşmanın şerefine.”
Okan abi elindeki kutuyu bana uzattı. Güzel bir şekilde paketlenmiş kutuyu aldım. Açtığımda ise çok güzel bir kulaklık olduğunu gördüm. “Bu ablan ve benden yeni telefonuna özel bir kulaklık.”
Çok zamandır almak istediğim bir kulaklıktı bu. Köydeki gizli yerlerimde her kaybolduğumda sayısızca müzik dinlerdim. Hani insanlara boş vakitlerinde ne yapmak istersin diye sorduklarında; kitap okurum, müzik dinlerim falan diye cevap verirler ya, benim cevabım da benzerdir. Müzik dinlerim ama öylesine değil. Müzik dinlemek böyle derin derin nefes almak gibi beni rahatlatan bir olay.
“Çok teşekkür ederim Okan abi ve ablacım.”
İkisine de sarıldım ve kulaklığı kurcalamaya başladım. "Abi değil enişte diyeceksin, hala alışamadın ablacım ya." Omuz silktim ve yeni gelecek telefonumu düşündüm.
Abimin bana sözü vardı. Ayfon alacaktı. Ayfon işte, şehir olan Afyon değil. Elmalı telefon markası olan ayfon. Marka takıntım olduğundan dolayı istemiyordum kesinlikle. Bana telefon dayanmıyordu. Sürekli telefon kırmaktan, suya düşürmekten çok sıkılmıştım. Bu telefonum da elbette aynı şeylere maruz kalacaktı ama daha dayanıklı olmasından dolayı ümitliydim.
“Kulaklığı geldi telefon yok ortalıkta.”
Sırıtarak abime baktım. “Mesleğe başladık maaşı yok ortalıkta.”
O da aynı şekilde bana sırıtarak baktığında, “Hemen para kazandıran bir meslek seçseydin sende.” diye karşılık verdim.
“Meslek beğendiremiyoruz hanımefendiye.”
Arkama yaslanıp söylediği cümleyi düşünmeye başladım. Sahi ben ne olacaktım?
“Karar verdin mi?” diye sordu Okan abi. Başımı olumsuz anlamda salladım. Benim kararsızlığım tüm sülalenin bir numaralı konusuydu. Çünkü sırf mesleğime karar verebilmek için sülalede hangi mesleği yapan kişi varsa gidip bir hafta başlarına ekşimiştim. Belki ilgimi çeken bir meslek olur da karar verebilirim diye.
“Olsun daha tercihlere var zaman. Üniversitelere ve bölümlere daha alıcı gözüyle baktıkça bir karar verebilirsin.”
Bu konu açıldığı için babam yine televizyonun sesini sonuna kadar açtı. Dudaklarımı birbirine bastırıp gülümseyişimi engelledim. Okan abi de uyarıyı alınca konuyu kapattı. İnsanları ne kadar bıktırdıysam artık…
Telefonum cebimde art arda titreyip duruyordu. Abim tam çaprazımda olduğu için açmaya da korkuyordum.
“Birinin telefonu mu titriyor?” dedi ablam. Etrafa bakındı. Benim cebimdeki telefonun titreyişini nereden görüyorsun allasen?
“Nefes seninki titriyor.” Abim cebimi gösterdi. Niye dar bir şey giymiştim ki sahiden?
“Aa hiç hissetmedim.”
Telefonu cebimden yavaşça çıkarıp ekrana baktım. Ekrandaki ismi görünce yüreğim öyle bir rahatladı ki derin bir nefes verdim. “Rümeysa arıyor. Mesajlarına da dönmedim. Açayım ben bunu.”
Gülümsemeye çalıştım ama aşırı gerilmiştim. “Evet aç, sen uyurken eve de geldi.”
Odadan hızla çıkıp Rümeysa’nın telefonunu açtım.
“Uyanmışsın!”
Telefona o kadar şiddetli bağırmıştı ki, “Kız sakin ol.” deme ihtiyacı hissettim.
“Tebrikler bebeğim. Çok sevindim gerçekten. Nasıl uyuyabildin o kadar heyecanla?”
Soluksuz konuşuyordu. Sanırsın ben değil o kazandı. “Ya uyumadım ki, bayıldım.”
O kadar normalleşmişti ki bu durum kimse garipsemiyordu artık. “Haaa anladım. Eee napıyorsun şimdi? Valla köpeklerden korkmasam hava karardı falan demeyip geleceğim yanına.”
Köydeki köpeklerden bir tek Rümeysa korkuyordu herhalde. Çünkü hepsi çok zararsızdı. Kapının önünde unuttuğum ayakkabılarımı parçalamak dışında zararsızlardı yani…
“Yarın görüşürüz aşkım, hem sana anlatmam gereken bir şey de var.”
Ayağımı parkelere sürtüp etrafımı inceliyordum. Duvarların boyası da eskimiş, boyatsak fena olmazdı.
“Kızım bu bana denir mi? Anlatacak bir şeyim var deyip yarın görüşürüz denir mi? Sen bendeki sabırsızlığı hiç mi bilmiyorsun?”
Gülümsedim, “Tamam o zamaaaan hadi görüşürüz.”
Telefonu aceleyle kapattım. Çünkü başımın etini yiyecekti. Sabaha kadar meraktan kendi kendini yesin.
Telefonumun titreyişinin tek sebebi Rümeysa değildi, bundan emindim zaten. Peş peşe bir sürü mesaj da gelmişti. Mesaj kutuma girdim.
“Neden cevap vermiyorsun?”
“Kim olduğumu öğrendiğin için mi?”
“Hadi ama, muhabbetimi seveceğine eminim.”
Başıma bir bela mı almıştım acaba ya? Kim olduğunu bile öğrenmemiştim ki. Ne saçmalıyordu? Uyduruk bir isim öğrendim diye kim olduğunu öğrenmiş mi oluyordum?
“Kim olduğunu öğrendiğimi düşünmüyorum. Uyduruk bir isimle beni kandırabileceğini düşünmüş olamazsın değil mi?”
Yazdığım mesajı kontrol edip yolladım. Telefonun başında beni bekliyormuş gibi anında cevap geldi.
“Niye senin ismin uyduruk mu?”
Mesajı okuduktan sonra gözlerimi devirmeden edemedim.
“Bu konuşmanın neden bu kadar fazla uzadığını anlayamıyorum. Tamam, abime yanlışlıkla mesaj atmışsın bunu öğrendim. Daha fazla konuşmaya gerek olduğunu düşünmüyorum.”
Odama geçip yeni kulaklığımı denedim. Sevdiğim müzik listemi açtım.
“Benim için konuşmamız daha yeni başlıyor Trabzon Güzeli.”
Konuştuğumuz uygulamadan profiline girip engelledim numarayı. Sıkmıştı. Kulağımdaki müzik sırayla çalmaya devam etti. İçimi yiyip bitiren bir merak vardı ama başıma bir iş de açmak istemiyordum.
*
*
Köyde günlerim güzel geçiyordu. Hiç boş kalamıyordum mesela, hep yapacak bir iş buluyordum. Son Gün’e bir sürü papatya toplatmıştım. Kapının önünde ona papatyadan taç yapıyordum. Kalkana kadar çok uğraşsam bile erken kalkmayı seviyordum. Rümeysa birazdan damlardı. Acaba abimin telefonundan aldığım numarayı anlatınca nasıl bir tepki verecekti.
İyi insan lafın üzerine gelirmiş… Rümeysa nefes nefese bizim evin yolunun yokuşunu çıkmış bize doğru geliyordu. “Çok fenasın, gece boyunca içim içimi yedi.”
Son Gün’ün yanağını sıkıp, “Naber kız?” diye sordu. Yanımıza oturdu, “Son Gün biraz daha papatya toplar mısın ablacım yetmeyecek galiba bu bize.”
Son Gün hevesle kalkıp fındıklığa doğru koştu. Papatyadan tacı o kadar çok seviyordu ki…
“Rüm ben bir halt yedim.”
“Gözlerin tam da o kurduğun cümleyi haykırıyor zaten.”
Gözlerimi büyüttüm, “Harbi mi? Abim anlamış mıdır?”
Rümeysa kahkaha atıp, “Valla İlk Er bu, anlamış da olabilir.” diyerek içime büyük bir kurt düşürdü.
“Anlamamıştır ya.”
“Anlatacak mısın artık aşırı merak ediyorum.”
Derin bir nefes aldım. “Hani abime bir numara mesaj atmıştı ya işte ben o numarayı ezberlemiştim. Kendi telefonuma kaydettim.”
Dudaklarımı birbirine bastırıp gözlerimi yumdum. “Ve o numaraya mesaj attım.”
“Neee?” Rümeysa’nın uzata uzata şaşırmasıyla gözlerimi araladım. “Neden yaptın bunu?” diye sordu.
“Çünkü merak ettim kim olduğunu.”
“Ee kim çıktı?”
Son Gün elinde papatyalarla bize doğru koşunca sustum. Çünkü kendisi çok iyi bir dinleyiciydi.
“Ablacım Rümüş ablana da yapalım bir tane taç, biraz daha topla istersen.”
Elindeki papatyaları aldım. “Hayır, yani sanki ben anlamıyorum ben duymayayım diye beni yolladığınızı.”
Afralı bir şekilde saçlarını savurup arkasını döndü. Kurduğu cümleler ise beni şok etti. “Hem abime mesaj atan numarayı sen niye merak edesin ki? Ben bile bu yaşımda bu kadar meraklı değilim.”
Son Gün söylene söylene papatya aramaya giderken abim göründü kapıda. Al işte… Umarım duymamıştır. Umarım.
“Aşkım İlk Er geliyor ben kaçsam mı birazcık?” diye sessiz sessiz konuşmaya çalıştı Rümeysa.
“Duymamıştır dimi Son Gün’ü?”
Abim bize bakıyordu ama tepkisizdi. “Abiii!” diye bağırdı Son Gün abimi gördüğü an.
Birden oturduğum yerden fırladım. “Son Gün.” diye uyardım. Ağzında asla ama asla bakla ıslanmazdı… Bana dil çıkarıp abime koştu ve kucağına atladı.
“Abi ablam senin telefonuna mesaj atan birinin numarasını ezberlemiş ve telefonuna kaydedip mesaj atmış.”
Son Gün’e yetişemeden yarı yolda tıkanmıştım.
“Buna ben bile şahit olmak istemiyorum şu an.” Rümeysa ayaklanıp fındıklığa doğru geri geri yürümeye başladı. “Rüm kessen mi bi sesini.” diye tısladım dişlerimin arasından.
“Oldu o zaman hadi size iyi geceler.”
Güneş tepeden bize gülümserken abim Rümeysa’ya bakıp, “Körleştin iyice sen.” dedi. E niye Son Gün’ün dediğine bir tepki vermiyordu ki?
“Ya şu an konumuz benim körleşmem mi cidden? Baksana kız kardeşin ne haltlar yiyor!” Gözlerimi sonuna kadar açıp Rümeysa’ya baktım. Ne yapmaya çalışıyordu bu kız?
Rümeysa yavaştan kaçmaya hazırlanıyordu ama neden?
“Bir adım daha atma Rümeysa!” Abimin uyarı dolu sesiyle etrafımda ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Rümeysa bir ayağı fındıklık tarafında bir ayağı yolda İlk Er abime sırıtarak bakıyordu. Abim ise sinirliydi ama böyle uyarı dolu bir tavrı vardı. Seni mahvedeceğim bakışları yoktu.
“Ne oluyor ya?” diye söylendim.
Rümeysa arkasını dönüp yoldan ileri koşmaya başladığı an abim Son Gün’ü kucağından indirip Rümeysa’nın peşinden koşmaya başladı.
“Kızım yirmi yaşındasın yirmi! Beş yaşında mıyız hala da yapıyorsun bunu bana!”
Abim Rümeysa’nın peşinden koşarken aynı zamanda bağırıyordu. Ben de fındıklığa daldım ve önlerine çıkmak için koşmaya başladım. Birbirlerine bağırmaya devam ediyorlardı.
“Sen de yirmi iki yaşındasın ama beni kovalıyorsun İlk Er ya! Bıraksana peşimi!”
Rümeysa benden daha büyük bir iş karıştırmıştı demek ki… Abim Son Gün’ün dediğini bile duymadı bence çünkü o sıra Rümeysa’yı nasıl yakalayacağını düşünüyordu. Yani umarım.
Biraz daha hızlı olursam duvardan atlayıp tam yola onların önüne düşerdim hatta Rümeysa’yı yakalayabilirdim de.
“Hayır yani yakalayıp ne yapacaksın ben onu anlamıyorum!”
Rümeysa hem koşuyor hem abime laf yetiştiriyordu. Fındıklığı bitirip duvara geldiğimde direk aşağı atladım. Rümeysa tam önüme doğru koşuyordu.
“Yakalıyorum abi!” diye bağırdım. Kollarımı iki yana açıp Rümeysa’yı karşılamaya çalıştım. “Hainsin hain!” Yolunu değiştirip alt fındıklığa doğru girdi. Beni atlattı ama abim ona çok yaklaşmıştı.
“Sensin hain, az önce beni öne sürerken iyiydi!” diye seslendim arkasından. Rümeysa alt fındıklıktan yola atlayacaktı ki abim yetişti. Kolundan tutup Rümeysa’yı durdururken, “Delirdin mi!” diye bağırıyordu. İkisi de nefes nefese kalmıştı.
“Araba geliyor altında kalacaksın.”
Abim Rümeysa'nın kolunu bıraktı ve eğilip dizlerine tutundu. Birkaç kere öksürdü. Ben yolun kenarında onları izlerken Son Gün de koşarak bize yetişmişti.
“Ne yapmış ne?” diye sordu. “Abla söylesene ne yapmış yine.”
Cevap vermeme bile fırsat vermeden peş peşe sorular soruyordu. “Kız ben de bilmiyorum ki.”
Rümeysa kolunu abimin elinden kurtarmaya çalışıyordu.
“Ya al yakaladın işte, ne yapacaksın? Sen de beni mi boyayacaksın?”
Hangi ara ne iş çevirmişti acaba?
“Düş önüme.”
Rümeysa’yı önüne doğru itti ama kolunu bırakmadı.
“Napmış napmış?” diye sordu Son Gün yine. “Ablacım ben de bilmiyorum dedim ya. Anlarız şimdi.”
Rümeysa ve abimin peşinden eve doğru yürümeye başladık.
“Abiş noldu hiçbir şey anlamıyoruz biz iki meraklı olarak?”
Abim derin bir nefes verdi. “Günlerdir aradığım Trabzonspor formamı buldum. Bilin bakalım nasıl buldum?”
Rümeysa kıkırdarken abimin yeni aldığı formayı hatırladım. Henüz giymeye bile fırsatı olmamıştı.
“Kesmiş mi?” diye sordum korkarak.
“Ne kesmesi ya kıyar mıyım hiç?”
Abim Rümeysa’ya ters ters baktı. “Çatlatmayın da anlatın ne olduğunu yahu!”
Rümeysa terden alnına yapışmış kahküllerini geri itti, “Ya formanın arkası çok boş duruyordu. Ben de İlk Er Güner 61 yazdım arkasına. Abin de beğenmemiş yazımı herhalde buralara kadar koşturduğuna göre beni.”
Dünya’nın en normal olayını anlatıyormuş gibi söyleniyordu.
“Beğenmemek ne kelime Rümeysa hanım. Rujunuzun markası neydi acaba? Silinirse üzerinden geçeceğim.”
Bunun üzerine gülmemek için dudaklarımı birbirine bastırdım. O da yetmedi elimi ağzıma bastırıp kahkahamı engellemeye çalıştım. Ama başaramadım. Abim o ters bakışlarını bana da atınca, “Çok pardon.” dedim boğuk çıkan sesimle.
Bundan sonrası tam bir felaketti. Abim koskocaman bir çamaşır leğenini bahçeye getirmiş Rümeysa’yı da başına oturtup formayı eliyle yıkatmıştı. Tabi bu formayı temizlemekten çok daha berbat hale getirmişti. Birkaç tur da formanın berbat hali için koşturmuşlardı köyde. Rümeysa rahat durmuyordu çünkü. Ben de onların yokluğunu fırsat bilip gizli yerlerimden birine kaçmıştım.
Bizim evin ilerisinde eski ahşap bir ev vardı. Orada kimse yaşamıyordu. Çok güzel bir bahçesi vardı. Bahçesinde erik ağacı, incir ağacı falan vardı. Ben o incir ağacına çıkmayı çok severdim. İncir ağacının tepesinden benim okuduğum ilkokulun bahçesi gözüküyordu. Yine o incir ağacının yanına gelmiştim. Bu sefer ağaca çıkmak yerine incir ağacının dibine yanımda getirdiğim örtüyü serip oturmayı tercih ettim.
Yanıma kitabımı da almıştım. Ders çalışmaktan çok bunaldığım zamanlar hep bunu yapardım. Bizim okul son dört ay bizi evlere yollamıştı. Son dört ayımı tamamen köyde geçirmiştim.
Kucağımdaki kitabı açtım, okumaya başlayacaktım ki telefonum çalmaya başladı. Yere ters koyduğum telefonumu elime alınca yutkunmaya çalıştım. Numarasını silmeyi unuttuğum o kişi arıyordu. “Kim bu ya?” diye telefonuma kaydettiğim numara.
Konuştuğumuz uygulamadan engellemiştim ama kendi numarasını engellememiştim. Açmalı mıydım telefonu?
Telefon çaldı çaldı ve kapandı. Hemen ardından tekrar çalmaya başladı. Telefonu açıp kulağıma götürdüm. Önce ses vermedim. O da ses vermedi. Kaç dakika daha susacaktık acaba?
“Engellemişsin.”
Tek kelimelik bir cümle beni şaşkına uğrattı. Konuşmasını gerçekten beklemiyordum. Ses tonu, çok farklıydı. Tek kelimelik sesinden nasıl tonunu algıladım bilmiyorum ama tuhaf hissettirmişti.
“Konuşmayacak mısın Trabzon Güzeli?”
Birkaç saniye daha duraksadım. Sonra kendimden emin bir şekilde konuşmaya başladım. “Beni tanıyor musun?”
“Tanımaya çalışıyorum.”
İyi ama neden!
“Ben seni tanımaya çalışmıyorum. Beni rahatsız ettiğinin farkında mısın?”
Bağdaş kurup oturdum ve diğer elimle tutmuş olduğum kitabı kapatıp yanıma koydum.
“Amacım seni rahatsız etmek değil.”
“Bu kadar ısrarcı olmanın sebebi ne? Beni tanımıyorsan benimle tanışmaya çalışmanın bir sebebi olmalı. Söylesene çok fazla mı boş vaktin var?”
Kurduğum cümleleri sindirmesini bekledim. Çünkü cevap vermemişti. Susmuştu.
“Bak benim senin gibi boş vaktim yok. Kusura bakma başta ben merak edip yazdım sana ama artık konuşmaya devam etmemizin bir anlamı yok. Numaranı sileceğim şimdi, sen de silersen çok memnun olurum.”
“Dur dur, lütfen silme. Engeli kaldır sana derdimi anlatabileyim.”
“Şu an telefonu kapatmadan önce de bana derdini anlatabilirsin.”
O kadar uzun süre cevap vermiyordu ki neyi düşünüyordu anlayamıyordum.
“Kim olduğumu merak etmiyor musun?” Elbette ediyordum. Ama bunu onun bilmesine gerek yok. “Ben senin kim olduğunu çok merak ediyorum.” dedi.
“Seni tanımama izin ver, belki çok iyi arkadaş olabiliriz.”
Benden cevap alamayınca peş peşe kurduğu cümlelere bir son verdi.
“Bizim köyde misin?” diyerek sessizliğimi bozdum.
Normal şartlarda bizim köydekileri tanırdım. Ama yazın köy epey kalabalık oluyordu ve benim tanımadığım yepyeni kişiler geliyordu. Sadece yazın fındık ayında falan köye uğrayan kişilerdi bunlar.
“Hayır, bir köyde değilim, İstanbul’dayım şu an.”
“Bana Trabzon Güzeli diye seslendiğine göre memleketimi biliyorsun.”
Buna cevap vermedi. Şu işine gelene cevap verme huyu beni deli etmişti.
“Abimin numarasını yanlışlıkla da olsa bulduğuna göre ikimizi de tanıyan birisi ortak arkadaşımız.”
Buna da sustu. Demek ki doğru yoldan gidiyordum. Rüm olabilir miydi? Oysa var ya bu sefer abimin eline ben kendi ellerimle teslim edeceğim onu.
“Okuyor musun?” diye sordum. Yirmi bir yaşında olduğuna göre okuyor olması yüksek ihtimaldi. Acaba ne okuyordu? Benim ilgimi çeken bir meslek olabilir miydi?
“Evet mimarlık 3. sınıfa geçtim.”
Mimarlık. Ben sayısalcı değildim ki. Tüm hayallerim suya düşmüştü. Çocukla konuşmak için bahane arıyorum demiyorum da.
“İç mimar mı olsam acaba?” diye sordum kendi kendime. Sonuçta iç mimarlık eşit ağırlıktan alabiliyordu.
“Anlamadım?”
Ağzımın içinde konuşmuştum, zaten amacım beni duyması da değildi.
“İç mimar arkadaşın var mı?”
“Evet var neden sordun?”
İç mimarlığı araştırmamıştım sanırım. Her meslek grubundan insanla tanışmıştım ama iç mimarlığı hiç araştırmamıştım.
“Zor mu mimarlık? Çizimler falan?”
Mimarlıkla ilgili bildiğim tek şey çizimlerdi. Sahi neden bu zamana kadar araştırmadım acaba?
“Lise öğrencisi misin?” diye sordu.
“Mezun oldum bu yıl. Sınav sonuçlarım da açıklandı. Tercih edebilecek bir bölüm arıyorum ve eşit ağırlık öğrencisiyim.”
Normalde bu yıl üniversite 2. sınıfa geçmiş olacaktım. Ama liseye başlamadan önce bir yıl İngilizce hazırlık okumuştum.
“Tercih dönemin yaklaşıyor demek. İstersen yardımcı olabilirim bu konuda çevrem geniştir.”
Gülümsedim. Bu bilmediğim numarayla konuşmak için bahanem hazır olmuştu. Artık onu tersleyip konuşmak istemediğim yalanını söylememe gerek yoktu. Bal gibi de kim olduğunu öğrenmek istiyordum işte…
